27 Ocak 2012 Cuma

BAKARA (borsanın simgesi)



         Bakara sûresine adını veren ve pasajın eksenini de oluşturan  بقرة [bakara] sözcüğünün kökü, “yarmak, fethetmek ve genişletmek” anlamına gelen  ب ق ر [b-q-r] köküdür. Baqar, cins isim olup evcili ve vahşisi, erkeği ve dişisiyle cinse dahil olan tüm hayvanların adıdır, ki biz buna “sığır” diyoruz. Bu sözcük, “ıyal” [aile; aile efradı ve malıyla mülküyle] anlamındadır.
        Sığıra, genellikle toprağı sürmek sûretiyle yeri yarıp toprağı altüst ettiğinden dolayı “bakara” denilir.  Sığıra, sahiplerini zenginleştirdiğinden ve genişlettiğinden dolayı “bakara” denilir.

        Yusuf Suresinde Bakara kelimesini Yusuf Nebi ağzı ile rabbimiz Bolluk, ferahlatan anlamında tevil etmiştir.(Bknz: Yusuf Suresi 43 ve 46)

        Ayette İsrailoğullarına (ve onlar üzerinden bizlere) eski çağların ve özellikle de Mısır Firavunluğunda gücün ve kudretin sembolü olan “buzağı/boğa” (bakara) totemine yönelmemeleri, onunla ilişkilerini kesmeleri yani içlerindeki ona yönelik ihtirası söküp atmaları (buzağıyı/boğayı/ineği kesmeleri), bunun yerine Allah’ın doğal çevrede varolan nimetleri ile yetinmeleri, bitki köklerinin, kuş etlerinin zaten buna yeteceği, bu kadar para şehveti ve güç ihtirası içinde olmamaları öğütleniyor.
         Modern çağda para kazanma hırsının mabedi olan “borsa”nın sembolünün “boğa” olmasından da anlaşılacağı gibi Kur’an’da geçtiği şekliyle “bakara” (boğa/inek/öküz/buzağı) eski çağların mülk (iktidar, mal, para, zenginlik, güç) tanrısının sembolüydü. “İneği kesmek” veya “altından buzağı yapmak” gibi deyimler hep bununla ilgilidir. Onun için Hz. İsa aynı kandilin ışığından diyor ki: “Hem Allah’a hem Para’ya kulluk edemezsiniz!” Birini kabul ediyorsanız diğerini ‘kesmeniz’ gerekir.
 
 NEW YORK BORSASI

***

  
İMKB (İSTANBUL)

***
 
MÜTEŞÂBİHİN TE’VÎLİ

        Mûsâ kavmine, “Şüphesiz ki Allah, size bir sığır boğazlamanızı emrediyor” der. Herhangi belirti verilmeyip sadece sığır denmesi [kelimenin “nekre/belgisiz” kullanılması] sebebiyle İsrâîloğulları bu sözü anlamsız bulurlar. Zira sığır sözcüğü, “belgisiz” olduğundan, kasdedilen sığırın binlerce sığırdan ayırdedilmesi mümkün değildir. Buradaki “sığır” kelimesi, müteşâbihtir(benzeşen anlamlı). O nedenle İsrâîloğulları Mûsâ'ya, “Sen bizi alaya mı alıyorsun” demişlerdir. Mûsâ da, “Ben câhillerden biri olmaktan Allah'a sığınırım” diyerek işin ciddiyetini ve alay etmenin câhillik alâmeti olduğunu bildirir.

        İşin ciddi olduğunu anlayan İsrâîloğulları, Mûsâ'ya, “Bizim için Rabbine dua et, o [sığır] her ne ise onu bizim için açığa koysun” diyerek işin aslını öğrenmeyi isterler. Mûsâ da Allah'ın buyruğuyla, bu sığırın “yaşlı ve körpe olmayıp ikisi arası dinç” olduğunu bildirir. Ve hemen bu işi yapmalarını ister. Fakat İsrâîloğulları için bu tarif de yeterli değildir. Zira bu nitelikte de yüzlerce sığır vardır. Bu nedenle Mûsâ'ya tekrar, "Bizim için Rabbine dua et, onun rengi ne ise onu bizim için açığa koysun" ricasında bulunurlar. Mûsâ da, O [Rabbim] diyor ki”: “Şüphesiz o [sığır], rengi bakanlara sürur veren, sapsarı bir inektir" diye rengi ile ilgili de bilgi verir.


Mesele İsrâîloğulları için hâlâ netleşmemiştir, zira yaşlı ve körpe olmayıp ikisi arası dinç, rengi bakanlara sürur veren sapsarı onlarca inek bulmaları mümkündür. O yüzden de Mûsâ'ya, “Bizim için Rabbine dua et, o, nedir bizim için açığa koysun, şüphesiz ki o sığır, bize müteşâbih geldi ve biz şüphesiz Allah dilerse kesinlikle doğru yolu bulmuşlarız” derler.

Bu defa Mûsâ, O [Rabbim], diyor ki”: “O [sığır], zelil olmayan [çifte koşulmayan], arazi sürmeyen, ekin sulamayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır” açıklamasında bulunur. Bunun üzerine mesele, İsrâîloğulları için netleşir ve Mûsâ'ya, “İşte şimdi gerçeği getirdin” derler. Gönülsüz de olsa kendilerine verilen emri yerine getirirler.

Peki İsrâîloğulları'nın çözdükleri mesele neydi?
Onlara emredilen, yapmaları istenen neydi? Ve bunu nasıl anlayabilmişlerdi ?

Burada sığıra verilen nitelikleri göz önüne getirelim: Yaşlı ve körpe değil, ikisi arası dinç, rengi bakanlara sürur veren bir sarı, zelil olmayan [çifte koşulmayan], arazi sürmeyen, ekin sulamayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığır. Dünyada böyle bir sığır yoktur, buradaki özellikler altın'a aittir. Dolayısıyla, mesele “sığır kesme/kestirme” değil, “altına tapmaktan vazgeçirme”dir. Samirinin zinet eşyaları ile yaptığıda altın bir buzağı heykeli idi. Bu Altın buzağıya tapma sevgisi onların kalplerine içirilmişti.
 
A‘râf ve Tâ-Hâ sûrelerinde de İsrâîloğulları'nın altın tutkusu, müteşâbih olarak “buzağı edinme” şeklinde nitelenmişti.

72.         Ve hani siz bir nefsi öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmıştınız. Hâlbuki Allah, saklamış olduğunuzu çıkarandır.
73.         Sonra Biz, “Onun [öldürülen kişinin] ezası [ondan gelecek sıkıntı] sebebiyle o'nu [Mûsâ'yı] yola çıkarın” dedik. Allah ölüleri işte böyle diriltir ve akıllı davranasınız diye size âyetlerini gösterir.


Bu âyetlerde de İsrâîloğulları'nın geçmişlerinden başka bir kesit; atalarının işlemiş olduğu bir cürüm ve Allah'ın onlara verdiği emirler nakledilmekte; ayrıca Mûsâ'nın işlediği cinâyet nedeniyle başına gelebilecek sıkıntılardan kurtulması için o'nun Mısır'dan başka bir yere gönderilişi konu edilmektedir. Aynı konu Kasas sûresi'nde de yer almıştı.

Ve Mûsâ, şehir halkının habersiz olduğu bir anda şehre girdi. Sonra orada, biri kendi tarafından diğeri düşman tarafından savaşan [birbirlerini öldürmeye çalışan] iki adam buldu. Sonra kendi tarafı olan, düşmana karşı ondan [Mûsâ'dan] yardım diledi. Mûsâ da ötekine hemen bir yumruk indirdi de onun aleyhine gerçekleşti [o öldü]. O [Mûsâ], “Bu, şeytânın işindendir, şüphesiz o, saptırıcı, apaçık bir düşmandır” dedi. O [Mûsâ], “Rabbim! Şüphesiz kendime zulmettim. Artık beni bağışla!” dedi de O [Allah], o'nu bağışladı. Şüphesiz O, çok bağışlayıcının, çok merhamet edicinin ta kendisidir. O [Mûsâ], “Rabbim! Bana nimet olarak verdiğin şeylere andolsun ki, artık hiçbir zaman suçlulara arka olmayacağım” dedi. Sonra da o [Mûsâ], şehirde korku içinde, kontrol ederek sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen kimse feryat ederek o'ndan yardım istiyor. Mûsâ ona, “Şüphesiz sen, apaçık bir azgınsın!” dedi. Mûsâ, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, o [o adam], “Ey Mûsâ! Dün bir nefsi öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun? Sen sadece yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun ve sen düzelticilerden olmak istemiyorsun” dedi. Ve şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi, dedi ki: “Ey Mûsâ! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında müzakere ediyorlar. Derhal çık! Şüphesiz ki ben öğüt verenlerdenim.” Sonra da o [Mûsâ] korka korka, kontrol ederek oradan çıktı. “Rabbim! Beni zâlimler kavminden kurtar!” dedi. (Kasas/15-21)

Hani kızkardeşin yürüyordu da, ‘Sizi o'nun bakımını üstlenecek birine götüreyim mi?’ diyordu. Böylece gözü aydın olsun ve kederlenmesin diye seni annene geri döndürdük. Ve sen, bir can öldürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık. Ve Biz seni fitnelendirdikçe fitnelendirdik. Sonra da yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra bir kader üzerine geldin, ey Mûsâ! (Tâ-Hâ/40)

Ey iman etmiş kimseler! O [Elçi], sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah'a ve Elçi'ye icabet edin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz kesinkes O'nun huzurunda toplanacaksınız. (Enfâl/24)

       Bu paragraf, “sığır kesme” pasajının devamı olarak algılanmış, makul ve makbul olmayan iddialar öne sürülmüştür.


      Burada Mûsâ'nın elçiliğe hazırlanışı ve o'nun vahye muhatap olması nedeniyle sosyal ölülerin diriltilmesi söz konusudur. Âyetteki, Allah ölüleri işte böyle diriltir ve akıllı davranasınız diye size âyetlerini gösterir ifadesi de, buna işaret eder, cesedin canlanmasına değil. Nitekim Rasûlullah ve o'nun tebliğ ettiği vahiylerle ilgili de şöyle buyurulmuştur:


O [Mûsâ] dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz ben onlardan bir can öldürdüm, şimdi onların beni öldürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Hârûn'u da. O dil itibariyle benden daha fasihtir. O nedenle o'nu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Şüphesiz ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.” O [Allah] dedi ki: “Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve ikiniz için bir kudret kılacağız. Sonra da onlar âyetlerimiz sebebiyle size erişemeyecekler. Siz ikiniz ve size tâbi olanlar üstün olanlarsınız.” (Kasas/33-35)
 
       Hâlbuki, bu paragraf da daha öncekiler gibi İsrâîloğulları'nın hayatından kesit sunan bağımsız bir paragraftır. Bu yanılgının sebebi, âyetteki بعض [ba‘z] ve ضرب [darb] sözcüklerinin yanlış anlaşılması olduğundan bu sözcükler üzerinde duracağız.

       Âyette geçen
 بعض [ba‘z] sözcüğü, “kısım, parça” anlamında edat olduğu gibi, بَعُضَ [ba‘uza/eza etti, acıttı] fiilinin mastarı da olabilir. Klasik anlayış, sözcüğün “parça” anlamını [edat hâlini] dikkate almıştır.


BA‘Z
بعض [ba‘z] sözcüğü, “parça” anlamında kullanıldığı gibi, بعض [ba‘uza/dişledi, eziyet etti] fiilinin mastarı da olur. Hatta,  بعوضة [ba‘uzat/sivrisinek] sözcüğü de buradan gelir.

DARB
Bu sözcüğün de birçok anlamı vardır.
:  الضّرب [darb] sözcüğü, iyi bir müteşâbih sözcük örneği olup, Lisânü’l-Arab ve Tâcü’l-Arûs’un beyanlarına göre yüzlerce farklı anlamda kullanılmaktadır.

        Darb sözcüğünün hakikî manası, “bir şeyin üzerinde bir şey oluşturmak” demektir. Bir şey üzerinde bir şey oluşturmanın ise doğal olarak birçok yolu ve yöntemi olduğu için sözcük de mecazen pek çok anlamda kullanılabilmektedir. Meselâ, herhangi bir nesne üzerinde el, sopa, kılıç gibi birçok şey vasıtasıyla bir şeyler oluşturmak mümkündür. Bir nesne üzerinde el ile oluşturulan şey “dövmek” veya “çarpmak” sözleriyle, sopa ile oluşturulan şey “kırmak” veya “devirmek” sözleriyle, kılıç ile oluşturulan şey “kesmek”, “yaralamak” veya “çizmek” sözcükleriyle ifade edilen eylemler olabilir. İşte, tüm bu eylemler darb sözcüğünün anlamı kapsamındadır. Başka bir örnek olarak, herhangi bir metal parçası üzerinde yapılacak oyma veya kabartma eylemi de darb sözcüğüyle ifade edilir. Nitekim metal para basımına darb, para basılan yere de darbhâne adı verilmiştir. Osmanlı paralarının üstünde yazılı olan  ضرب فى قسطنطنيّه [duribe fî kostantıniyye] ibaresi de, “Kostantıniye’de [İstanbul’da] basılmıştır” anlamına gelmektedir. Yine başka bir örnek olarak, yollarda ayakla iz oluşturmak ve bu anlam ekseninde rızık, ticaret veya savaş için yola gitmek de darb sözcüğüyle ifade edilir. Ayrıca Araplar misafire  ضارب [dârib=yol tepen] derler. Mecaz anlamları arasında “dövmek” ve “çarpmak” anlamlarıyla meşhur olan darb sözcüğü; yağmurun topraktaki izi, Mûsâ peygamberin İsrâîloğulları’na denizde asasıyla yol açması, tuvalete def-i hacet için hızlı gitmek, çiş yapmak, bir yere bir şey dikmek, erkek hayvanın dişisinin üstüne çıkması, bir şeyi bir şeye çarpmak, karıştırmak, koyun boyamak, suda yüzmek, akrep sokması, kalp atışı, nabız vuruşu, bir şeyi kaldırmak, el ile işaret, sıkı tutmak, kavgadan-belâdan kaçmak, bir yere varıp dikilmek, örnek vermek ve daha bir çok anlamlarda kullanılır.
       Darb sözcüğünün değişik anlamlarıyla ilgili Kur’ân’da birçok örnek mevcut olduğundan, Kur’ân üzerinde çalışanların bu sözcüğün geçtiği pasajdaki anlamı yakalayabilmeleri için sözcük üzerinde iyi düşünmeleri gerekmektedir.

Drb: Kendisi ile anlaşılamayan kadının evden uzaklaştırılması, başörtünün omuz ve göğüslere kadar indirilmesi(baş yerinden omuza kadar yol aldırılması) anlamları ilede karşımıza çıkar

      Görüldüğü üzere darb sözcüğü, müteşâbih anlamlı bir sözcüktür. Bu sebeple sözcük, yer aldığı cümledeki veya bulunduğu pasajdaki söz ve anlam akışı dikkate alınarak te’vîl edilmeli, yani sözcüğün değişik anlamlarından birisi tercih edilmelidir.
       Bu pasajdaki konu akışı dikkate alındığında,  darb sözcüğü için en uygun anlam (emir kipi olarak), “Rızık aramak için yola çık, hicret et, bulunduğun yerden ayrıl!” anlamıdır.

       Sözcükler bu anlama alındığında mana şöyle olur: Öldürülen kişi sebebiyle Mûsâ'ya eza edilmemesi için o'nu Mısır'dan uzaklaştırın, yola koyultun. Burada emir, Mûsâ'ya Mısır'dan kaçmasını öneren kimseye verilmiş, o da Mûsâ'nın Mısır'dan kaçmasını sağlamıştır. Bu kişi Mü’min sûresi'nde, “Firavun'un yakınlarından olup imanını gizleyen biri” olarak nitelenmiştir. Biz bu kişinin, Firavun'un karısı –ki Kur’ân'da övülmektedir– olabilir.

 En iyisini Allah bilir.

İKİNCİ BÖLÜM

Mezopotamya’da tapınaklar banka görevi görürlerdi.

Rahipler, tanrıların adına iş yaptıklarından halk onlara güvenir ve mallarını teslim ederlerdi.

Tarihi kayıtlar, tapınaklar ile bankacıların gizli, girift ilişkisini ortaya koyuyor.

***

Britanika Ansiklopedisine göre, Babil’de IGIBI ailesinin kurduğu IGIBI bankaları, hükümetin/tapınağın kasasında duran mallara karşılık borç para üretiyordu.

Bu sistem Rothschild’lerin 18.yüzyıl Avrupasında uygulamaya başladığı sistemin yani
BDPS’nin aynısı idi.

IGIBI bankaları da kasadaki maldan çok daha fazla miktarda borç para üretiyor ve yepyeni ürettiği borç para ile ‘faiz’ kazancı elde ediyordu.

BDPS’ciler, Babil’de kil üzerinde yapıyorlarmış bu işi. Bugün ise plastik.

Para basmada devletüstü tekel güç olan ‘IGIBI’ ailesinin bankaları bu muazzam finansman yetkisini de arzusuna göre kullanabilir, menfaatine uygun projeleri destekleyebilirdi.

Babylonian Woe’ın yazarı David Astle’a göre Babil sürgününde İsrailoğullarından bir grup IGIBIbankacılık sisteminde önemli rol oynuyorlardı:

‘İsrailoğulları, Babil para endüstrisinde üst mevkilere yükselmiş olmalılar...Babil
zamanında, Hz. Musa’nın kanunlarına sırt çevirerek para ticaretinin en gizli sırlarını öğrenmişlerdi...Ne ilginçtir ki Pers güçlerinin Babil istilasından hemen sonra İsrailoğulları’nın anavatanlarına geri dönmelerine izin verildi. Ayrıca kabile hayatlarını ve tapınaklarını tekrar inşaa etmeleri için her türlü destek sağlandı...Bütün bu veriler Yahudi bankerlerinin Perslileri finanse ettiğini açıkça
ortaya koyuyor.’

***

Hz. Süleyman’ın ölümünden sonra İsrailoğulları ikiye bölünür.

Kuzeyde İsrail, güneyde Yahuda..

İsrail Asurlular tarafından, Yahuda ise Babiller tarafından sürgüne gönderilir.

İsrailoğullarının dönüm noktası Babil Sürgünü..

İsrailoğullarından bir grubun dinlerini hafife alıp Babil’in putperest yaşantısına asimile olması..

Ve Musa şeriatının dışında hareket eden bu putperest grubun Babil’de para sistemini ellerine geçirmeleri..

Günümüze kadar gelen uluslararası para sistemi işte bu dönemde keşfediliyor..

BDPS’nin 17. Yüzyıldan itibaren Avrupa’ya girmesi..

2.Dünya savaşı sonrasında ise İsrail’in tekrar kurulması..

Rothschild ve Rockefeller gibi bankerlerinin savaşın finansmanında oynadıkları rol...

Zamanında Perslileri Babil savaşında finanse ettikleri gibi..

İsrail’in bugünkü para birimi Shekel..

Ne tesadüf, Babil’lilerin para biriminin adı da Shekel...

***

BDPS, Babil’de ortaya çıkmış çok eski bir hile.

Her ne kadar İsrailoğullarının hepsi sistemin sahibi olmasa da çoğu, içlerinden bir avuç insanın BDPS’yi kullanarak zulüm yapmasına sessiz kalıyor ve hatta destekliyor.

Bir bakıma bugün Rothschild gibi aileler Samiri’nin rolünü oynuyorlar.

Ve diğerleri Samiri’ye uyuyorlar.

BDPS ise şehvet ateşinde erimiş nefislerin üzerine Samiri’nin attığı toprak misali..

Çünkü bu atılan toprak yani BDPS, ‘Frankçi, Sabatayist’lerin şeytani projelerinin ‘ses’ getirmesini sağlıyor.

BDPS ile körüklenen televizyonları, gazeteleri, filmleri, sanatçıları, yazarları, öğretmenleri, profesörleri ‘böğürüyorlar’ ve kötülüğün, günahın mümkün olduğunca yayılmasında ‘Hizbuşşeytan’ üyesi olarak görevlerini yerine getiriyorlar.

Ve günahı ‘kutsal’ gören Frankçi/Sabatayist zihniyetin ürünü olan bu Lusiferperest sistem ise diğer İsrailoğullarına ve elbette tüm insanlığa ‘altın buzağı’ olarak sunuluyor.

Lakin her ne kadar çoğunluk Samiri’ye uysa da İsrailoğullarının içlerinde az da olsa ‘Neturei Karta’ gibi Hz.Harun takipçileri de var.

Kısacası BDPS tüm İsrailoğullarının ortak projesi değil.

Bir grup ‘Lucifer’ yani ‘Şeytan’ a tapan Sabataycı/Frankçi bir grup putperestin ‘İblis’i dünyaya,insanların üzerine egemen kılmak adına uyguladıkları hain bir proje...

Lanetli olan ise bu şeytani grubun ‘sapkın’ zihniyeti..

***

Öte yandan gerçek soru ise şu: Bugün bu sistemi altın buzağı gören müslümanlara ne olacak?

Devir değişti, Musa dağa çıktı, artık Samiri’nin sistemine ayak uydurmalı; çağdaş, modern olmalı diyen müslümanlara...

Unutmamalı ki Hz. Musa da müslümandı, onu takip eden İsrailoğulları da.

Bir de olaylara bu zaviyeden bakmalı.

Günümüzde Samiri sadece Yahudi ırkına mı, yoksa tüm insanlığa mı ‘altın buzağıya’ tapmayı telkin ediyor?

Ve bugün altın buzağıya tapan sadece Yahudiler mi? Yoksa içinde Türk, Kürt, Arap müslümanlarının da olduğu milyarlar mı?

2 yorum:

  1. Sizi tanımaya çalıştım ama ya biz bulamadık veya sitede yok...

    Kuran-ı Kerimde muhkem ayetlerle beraber olan müteşabih ayetlerin tam anlamını Yüce allah bilir....Çalışmalarınızı incelemeye ve inceletmeye çalışacağız.

    Başarı ve saadet teslimiyetinize göredir.

    Sevgi ve dualarla.

    Abdullah Kaya Amasyalı
    (E) Dz. İkmal Assubay
    Şair, Mutasavvıf

    YanıtlaSil