27 Ocak 2012 Cuma

CİN NEDİR ?


Bulunan Sonuç : İçinde الجان kelimesi geçen  ayetler :  Hicr 27    Rahmân 15
Kur’an’ın metninde “cann” kelimesi geçtiği halde onu “cin”ni diye tercüme etmeleri onunla ilgili bütün ayetlerin yanlış anlaşılmasına sebep olmuştur. Cin, yabancı insan, insanın idraki dışı,hüner; can, ise insanı ayakta tutan ruhtur enerjidir.Kur’an’ı kerimin hiçbir yerinde cinni dumansız ateşten yarattık diye bir ayet yoktur. Şeytan, cin, can, iblis kelimelerini Kur’an’ın anlatış biçimine göre kavrayamadıkları için kavram kargaşası çıkmaktadır.
“Cinn” sözcüğü, “cenn” kökünden türemiş bir sözcük olup sözcüğünün asıl anlamı, “bir şeyi duyulardan saklamak”tır. “Cennehülleylü (gece onu örttü)”, “ecennehü (onu örttürdü)”, “cenne aleyhi (üzerine örttü)” şekillerinde kullanılır. Nitekim Kur’an’da İbrahim peygamberi konu alan bir pasajda “fellema cenne aleyhilleylü (ne zaman ki gece kendisini sakladı, iyice karanlık çöktü)” diye yer almıştır (En’âm; 76).

Aşağıdaki sözcükler de “cnn” kökünden türemiştir.

Cennet: “Toprağı ağaç yapraklarıyla saklanmış yer” demektir.
Cinnet: “aklı, fikri saklanmak, delirmek” demektir.
Cenin: “ana karnında saklandığı için bu adı almıştır.
Cünnet: Kalkan; kişiyi oktan mızraktan sakladığı için bu ad verilmiştir.
 
“Cinn” sözcüğü bütün eski ve yeni sözlüklerde “İnsanın beş duyusuyla kavrayamadığı, algılanamayan, ama somut veya soyut, varlığı kesin olan güçler” olarak yer alır.
Sözlüklerdeki bu tarife göre melek ve şeytan terimleri de cinn kavramı kapsamına girmektedirler. Yani her melek ve şeytan cinndir, ama her cinn şeytan veya melek değildir.

Cin sözcüğünü anlamak için Kuranda geçen bazı kalıp sözcüklere bakalım.

-         “Batı ve doğu” sözcükleri beraberce kullanıldıkları zaman iki yönü ifade etmeyip tüm yönleri  ve mekanı içine alır. Yani “Allah her yerin Rabbidir” demektir. Nur; 35, Bakara; 115, 142, 177, Şuara; 28, Rahman; 17, Müzzemmil; 9

-         “Dünya ve ahiret” sözcükleri beraber söylendikleri zaman “her yerde ve her zaman” anlamını ifade eder. Bakara; 217, 220, Âl-i Imran; 22, 45, 56, Nisa; 134, Tövbe; 69, 74, Yunus; 64, Yusuf; 101, Hacc; 14, Nur; 14, 19, 23 ve Ahzab; 57.

-         Yaş, kuru sözcükleri beraberce kullanıldıkları zaman “ her ne varsa, her şey” anlamını içerir. En’âm; 59. ayetindeki “… Yaş ve kuru hiçbir şey yok ki, apaçık bir kitapta bulunmasın.” ifadesi sadece yaşı ve kuruyu ifade etmeyip “her ne varsa canlı-cansız hepsini” ifade etmektedir.

-         Sabah, akşam sözcükleri de Kur’an’da farklı ifadelerle sıkça yer almakta ve “daima, her zaman” anlamına gelmektedir. A’râf; 205, Ra’d; 15, Nur; 36, Mümin; 46, 55, En’âm; 52, Kehf; 28, Meryem; 11, 62, Fetih; 9, Furkan; 5, Ahzab; 42, İnsan; 25, Âl-i Imran; 41.

-          İns ve cinn sözcükleri beraberce kullanıldıkları zaman; “gördüğünüz, görmediğiniz; bildiğiniz, bilmediğiniz; tanıdığınız, tanımadığınız: herkes” anlamına gelir:                Zariyat; 56: Ben, cinn ve insi (herkesi) yalnızca, bana ibadet/ kulluk etsinler diye yarattım.       İsra; 88: De ki: “İns ve cinn (herkes) bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler ve birbirlerine yardımcı olsalar, yine de, onun benzerini, ortaya koyamazlar.”        Cinn; 5: “Oysa biz, insanların ve cinlerin (herkesin) Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık.”Rahman; 33: Ey cinn ve ins toplulukları, eğer göklerin ve yerin bucaklarından aşıp geçmeye güç yetirebilirseniz,hemen aşın; ancak sultan/ üstün birgüç olmadan aşamazsınız.           

Rahman; 56: Orada daha önce ins ve cinn (hiç kimse) dokunmamış (elle vegözle değinilmemiş), bakışlarını eşine dikmiş eşler vardır. Ayrıca  En’âm; 112, 130, A’râf; 38, 179, Fussilet; 25, 29, Ahkâf; 18, Neml; 17, Rahman; 39, 74, Nas; 6, Hud; 119 ve Secde; 13.

Bulunan Sonuç : İçinde من الجن kelimesi geçen  ayetler: A’râf 38 (ins ve cin), A’râf 179(ins ve cin),  Kehf 50(İblis cinlerdendi.) Neml 17(ins ve cin) Neml 39(cinlerden bir ifrit)  Secde 13(hünerli zanaatkâr kimseler) Sebe’ 12(hünerli zanaatkâr kimseler) Fussilet 25(ins ve cin),Fussilet 29(ins ve cin) Ahkâf 18(ins ve cin), Ahkâf 29 Cin 1(yabancı kişiler(Medineli yahudiler)) Cin 6 yabancı kişiler, Nâs 6(yabancı kişiler)

Zâriyât / 56: Ve ben, Cinn-ü İnsi ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.

Ahzâb / 72: Evet, biz o emaneti(sorumluluk) Göklere, Yere ve Dağlara arzettik, onlar onu yüklenmeğe yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi, o cidden çok zalim, çok câhil bulunuyor.

Bu ayette göze çarpan bir hususta emanet insana ait. Peki cinler bu işin neresinde. Onlara emanet yüklenmediler ise imtihan olmuyorlar mı?

Bakara / 96 : ”Andolsun onları hayata karşı (diğer) insanlardan ve şirk koşanlardan (bile) daha ihtiraslı bulursun. (onlardan) her biri bin yıl yaşatılsın ister. Oysa bunca yaşaması onu azaptan kurtarmaz. Allah onların yapmakta olduklarını görendir”

Kur’an “ ben insanları ve cinleri” İfadesini kullanırken iki değişik ademden söz etmektedir.” Onları,insanlardan ve şirk koşanlardan” İfadesiyle de üç değişik yaşam biçimine sahip ademden söz etmektedir.               Ayette geçen onlar ifadesiyle Yahudilerden söz ederken insanlar ifadesiyle de yolu belirlenmemiş adamlardan, şirk koşanlar ifadesiyle de puta tapıcılardan söz etmektedir.

Neden Allah orada Cin de insanda adem olduğu halde İbadet ve kullukla görevli ayrı ayrı varlıktan bahsetmektedir.? Bakara suresinin 96. ayeti kerimesinde şirk koşan onlar ve insanlar adem yapısı altında insan olduğu halde sanki insandan ayrı ibadet ve kullukla görevli ayrı ayrı varlık olmadığını bunların hepsi davranış biçimleriyle birbirlerinden farklılaşarak insan oluyorsa “ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım “ ayetinde cin kelimesi neden insandan ayrı bir varlık olarak algılanıyor.

Bir başka açıdan bakalım

İsrâ/94 :Kendilerine hidayet geldiği zaman, insanları inanmaktan alıkoyan şey, onların: "Allah, elçi olarak bir beşeri mi gönderdi?" demelerinden başkası değildir.

İsrâ/95 :De ki: "Eğer yeryüzünde (insan değil de) tatmin bulmuş yürüyen melekler olsaydı, Biz de onlara gökten elçi olarak elbette melek gönderirdik."
Bu ayetlere göre insandan peygamber ancak insanlara peygamber olarak gönderildiğini eğer melek olsaydı meleklerden bir peygamber gönderileceğini vurgularken cinler beş duyu ile algılanamayan varlıklar ise beş duyu ile algılanamayan varlıklardan peygamber gelirdi. Öyleyse adamdan bir peygamberin beş duyu ile algılanamayan varlıklara elçi olarak gelmesi veya vahiy aktarması Kur’an’a ters, ilme ters, akla ters ve pratikte de böyle bir şey olmamıştır.

Bir başka açıdan bakalım

Cin/1- De ki: "Bana gerçekten şu vahy olundu: Cinlerden bir grup dinleyip de şöyle demişler: -Doğrusu biz, (büyük) hayranlık uyandıran bir Kur'an dinledik"
2- "O (Kur'an), 'gerçeğe ve doğruya' yöneltip-iletiyor. Bu yüzden ona iman ettik. Bundan böyle Rabbimiz'e hiç kimseyi ortak koşmayacağız."
3- Elbette, Rabbimiz'in şanı Yücedir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk."
4- "Doğrusu şu: Bizim beyinsizlerimiz, Allah'a karşı 'bir sürü saçma şeyler' söylemişler."
5- "Oysa biz, insanların ve cinlerin Allah'a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık."6- "Bir de şu gerçek var: İnsanlardan bazı adamlar, cinlerden bazı adamlara sığınırlardı. Öyle ki, onların azgınlıklarını arttırırlardı."
7- "Ve onlar, sizin de sandığınız gibi Allah'ın hiç kimseyi kesin olarak diriltmeyeceğini sanmışlardı."

Ademlerin dışında bütün varlıklarda akıl ve irade olmadığı halde cinlerin “doğrusu bizim beyinsizlerimiz Allah’a karşı saçma şeyler söylemişle” ifadesiyle aklı olduğu halde aklını kullanmayan cinlerden söz etmektedir. “ rabbimizin şanı yücedir o ne bir eş edinmiştir ne de bir çocuk”.

Cinler adem değilse nasıl olur da ademden olan bir peygamberden Kur’an dinler. İsra/94-95’e bak.

Cin Suresinde sözü söyleyen cinler Yahudiler ve Hıristiyanlardır.Kuran’ın bütünlüğünde bununla ilgili başka ayetlere baktığımız zaman bu sözü söyleyenlerin de Yahudi ve Hıristiyan oldukları anlaşılmaktadır.

Tevbe/30:” Yahudiler: "Üzeyir Allah'ın oğludur" dediler; Hıristiyanlar da: "Mesih Allah'ın oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarıyla söylemeleridir; onlar, bundan önceki inkar edenlerin sözlerini taklit ediyorlar. Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar?”
Bazı cinlerin Allah çocuk edindi demesiyle Yahudi ve Hıristiyan olanların Allah’ın oğlu demesi arasında ne fark vardır?. “insanlardan bazı adamlar cinlerden bazı adamlara sığınırlardı. Öyle ki onların azgınlıklarını arttırırlardı”. Kur’an’ın anlatım sanatına bir bakın sığınma olayı, ilah edinme rab edinme anlamında kullanılmıştır.
Tevbe  31. ayetten rab edinmeye bakabilirsiniz.  
*Cin Sözü Kur’anda “yabancı insanlar”, “insanın idraki dışı(İblis de dahil)”, “hüner, zanatkar” anlamında kullanmıştır.*

36 yorum:

  1. "Cânnı da, daha önce çok zehirli ateşten yarattık. " (el-Hicr, 15/27)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. "Cânnı da, daha önce çok zehirli ateşten yarattık. " (el-Hicr, 15/27)
      bu ayeti görmemişsiniz anlaşılan.bu ayette cinlerin ateşten yaratıldığı belirtiliyor

      Sil
    2. aynen kardeşim bak cin demek şeytan demektir ALLAH insanı melekleri ve cinleri yarattı cin demek şeytan demek

      Sil
  2. Sayın Sacettin, yazıyı tekrar okumanızı ve ilk bölümüne dikkatle bakmanızı tavsiye ediyorum.

    Bedendeki canın neden yaratıldı? Can bedenden çıkınca insan neden soğur. Hangi ateşi gidince soğuma başlar.

    YanıtlaSil
  3. "Biz göğe gerçekten dokunduk da onu titiz ve güçlü bekçilerle ve kayıp giden ışınlarla/alevlerle doldurulmuş bulduk." (Cin Suresi 8. Ayet)

    "Biz eskiden, onun, dinlemek için oturulan yerlerinde otururduk. Ama şu anda kim dinlemeye kalksa kendisini gözetleyen bir alev/ışık bulur." (Cin Suresi 9. Ayet)

    Peki burada bahsedien olay ve göğü dinleyenler kim? anlattıklarınız gayet mantıklı ve akla uygun şeyler fakat ayetler bütününe ve genel kanıya baktığımıza bu ayetler bize cinleri işaret etmmiyor mu?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ŞİHÂB-I MÜBÎN ve ŞİHÂB-I SÂKIB:
      Şihap sözcüğü, bildiğimiz "odun ve ot alevi'dir."

      Sözcük Hicr Sûresinde şihâb-ı mübîn = açık, parlak alev şeklinde, Sâffât Sûresinde ise şihab-ı sakıp = delici alev şeklinde kullanılmıştır. Her iki kullanış şekli birlikte değerlendirildiğinde, Âyetlerde sözü edilen alevin "delici ve parlak" olduğu anlaşılmaktadır.

      Bu delici, parlak alev; bize göre, bu ifadelerin geçtiği Âyetlerdeki fe-etbe'ahü = kendisini izler, kendisinin arkasından gelir fiilinin de ipucu olmasıyla bir uzay roketinin arkasındaki alevdir.

      Geçmiş zaman tefsircileri Âyetlerdeki bu ifadeleri "yıldız kayması, meteor düşmesi" olarak açıklamışlar ve yıldızlar ile meteorların, ne olduğunu anlayamadıkları Şeytânların arkasından bir top mermisi gibi fırlatıldığına inanmışlardır. Ama bu bombardımanın sonucuyla ilgili olarak Şeytânların bu parlak, delici alevlerden kurtulup kurtulamadıklarına, ölüp ölmediklerine dair bir yorum yapamamışlardır.

      AZ DA OLSA VAHYE KULAK VERME KULAK HIRSIZLIĞI:
      Hıcr Sûresi'nin 18. Âyetindeki isteraga fiili, genellikle "kulak hırsızlığı yapan" diye çevrilmiştir. Bu fiil Kur'ân'da sadece bu Âyette geçer. Fiilin üç harfli hali olan seraga'nın anlamı "çaldı, hırsızlık etti" demektir. Konumuz olan beş harfli kalıptan anlamı ise "kulak kabarttı, kulak misafiri oldu, kaş altından baktı, çaktırmadan gözüyle izledi" demektir. [40–24]
      Yani istirâg [hem kulak hem de gözle sinsice bir şeyler öğrenmek] demektir.

      Bu fiil konumuz olan Âyette من استرق السّمع - men isteraga's-sem'a = sem'a kulak kabartan cümlesi içinde yer almıştır. Burada sem' sözcüğü tümleç yapılmış olduğundan, isteraga fiili, (kulak kabartılarak ne kadar öğrenilebilirse) "dinleme yoluyla az bir bilgi edinen, az bir şey öğrenen" demektir.
      Diğer taraftan cümlede geçen sem' sözcüğü vahyi yani Kur'ân'ı işaret etmektedir. Bu yargıya ise aşağıdaki Âyetler delâlet etmektedir:
      (Mülk: 10) Ve yine derler ki: "Eğer kulak vermiş olsaydık veya akıl etmiş olsaydık, sair/cehennem halkı arasında olmazdık."
      (Furgân: 44) Yoksa onların çoğunu vahye kulak verir veya akıl eder mi sanıyorsun? Onlar sırf hayvan gibidirler, hatta gidişatça daha sapıktırlar.

      Bu konu ile ilgili olarak ayrıca şu Âyetler de tetkik edilebilir:
      A'râf Sûresi'nin 100; Yûnus Sûresi'nin 67; Nahl Sûresi'nin 65–69; Rûm Sûresi'nin 21–24; Secde Sûresi'nin 26; Enfâl Sûresi'nin 21–22; Kehf Sûresi'nin 101; Kaf Sûresi'nin 37. Âyetleri.
      Hicr Sûresi'nin 18. Âyetindeki isteraga fiili, Sâffât Sûresi'nin 10. Âyetinde men hatıfe'l-hatfete = bir kırıntı kapan diye açıklanmıştır.

      Sil
    2. MELE-İ A'LÂ:
      "Dolmak" anlamına gelen mil sözcüğünden türemiş olan mele sözcüğünün ilk anlamı "dolu olan [depo]" demektir. Sonraları reisler, başkanlar, bir toplumun ileri gelenleri, toplumun erdemlileri için de mele denilir olmuştur. Bunlara mele denilmesinin sebebi, kendilerinin ihtiyaç duyulan "bilgi, deneyim ve anlayışla dolu" olmalarıdır. Sözcük bu anlamıyla Kur'ân'da 28 kez geçmektedir.
      Araplar ayrıca "ahlâk"a da mele demektedirler [40–25]
      Eski tefsirciler mele sözcüğünün; "reisler, ileri gelenler [konsey], erdemliler" demek olan mecâz anlamını esas almışlar ve sözcüğün a'lâ = yüce sıfatıyla birlikte kullanıldığı el-melei'l-a'lâ deyimine yüce konsey demişlerdir. Ancak bu "yüce konsey"in ne olduğu ve kimlerden oluştuğu konusunda sağlam bir kanıt olmadığı için, bunun "göklerdeki melekler", mukarrebûn [Allah'a en yakın olan melekler] olduğunu söylemişlerdir. Böyle olunca da, Âyetlerde kulak hırsızlığı yapmaya çalışan Şeytânların bu meleklerin konuşmalarını dinlemek için göklere çıkmaya kalkıştıkları ve kayan yıldızlarla bombardımana tabi tutularak oradan kovuldukları yorumuna gitmişlerdir.
      Bize göre, sözlük anlamı "yüce dolular [yüce depo]" olan "mele-i a'lâ" sözcüğü "vahiy"dir, Kur'ân Âyetleridir. Çünkü Kur'ân, insanlığa lazım olabilecek her şeyi içermektedir, insanoğlunun ihtiyaç duyacağı tüm bilgilerle dopdoludur. Kur'ân'ın içindekiler önemsiz şeyler olmayıp en değerli ve yüce şeylerdir.
      Mele-i a'lâ ifadesi Kur'ân'da bu Âyetten başka bir de Sâd Sûresi'nin 69. Âyetinde geçmektedir. Bu Âyetin iyi anlaşılabilmesi için önünü ve arkasını birlikte ele almak gerekir:
      (Sâd: 65–70) De ki: "Ben sadece bir uyarıcıyım. O Vahid ve Kahhâr Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabbidir O. Azîz ve Gaffârdır... De ki: "Büyük bir haberdir o. [Kur'ân] Yüz çevirip duruyorsunuz ondan. Tartışıp durdukları mele-i a'lâya dair benim hiçbir bilgim yoktu. Bana sadece açık bir uyarıcı olduğum vahyediliyor."
      Görüldüğü gibi, mele-i a'lâ ifadesi bu Âyette de Kur'ân anlamında kullanılmıştır. Zira tartışılan Kur'ân'dır ve kendisine vahiy gelene kadar peygamberimizin Kur'ân hakkında hiçbir bilgisi yoktur.
      Yukarıdaki bilgiler ışığında her iki Sûrenin Âyetleri birlikte değerlendirildiğinde, Sem'a kulak kabartmak, Mele-i a'lâdan bir kırıntı kapmak, Kur'ân'dan azıcık da olsa istifade edebilmektir denebilir.
      Mele-i a'lâdan bir parça koparmakla [vahye kulak kabartmakla] elde edilenin ne olduğuna gelince: Kur'ân'da kozmolojiye ve astronomiye ait birçok Âyet vardır. Çağımızda bunlar eski çağlara göre binlerce kat daha iyi anlaşılmakta ve bu Âyetlerin her biri günümüzde taze birer mu'cize olmaktadır. Bu Âyetlerden bir tanesi de şudur:
      (Rahmân: 33) Ey ins ve cinn topluluğu! Göklerin ve yeryüzünün çaplarından aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa hemen aşın geçin. Ancak üstün bir güç [sultân] ile geçebilirsiniz.
      Âyette konu edilen sultân [üstün güç] bilim ve teknolojidir. Şihâb-ı sakıb, mübin/delici parlak alev ise sultân'ın bir göstergesi, işaretidir. Böyle bakıldığında, Âyetteki delici/parlak alevin bir roket alevi olduğu, bu teknolojik güçle gökyüzüne çıkılabileceği yorumu yapılabilir. Bu Âyet, istisnalı bir cümledir ve devamı olan Âyette Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz? diye sorulmak sûretiyle insanlara:
      "Gidin görün bakalım! O gördükleriniz karşısında "Rabbinizin hangi nimetini yalanlayabileceksiniz?" denilmektedir. Âyetin bu ifadesi insanlara acziyetlerini hatırlatan bir meydan okuma olduğu kadar, "Bu üstün güce sahip olursanız semâvat ve arzın çaplarından çıkabilirsiniz, ama bu üstün güce sahip olmazsanız bunu başaramazsınız" diyen bir yol göstermedir de...

      Sil
  4. Bu Âyetlerdeki ifadeden anlaşıldığına göre, Kur'ân dinleyerek gerçekleri görmüş ve imana gelmiş olan yabancılar, özeleştiri yaparak Kur'ân ile tanışmadan önceki durumlarını dile getirmektedirler. Çünkü konuşmacı olan cinn, daha önce müneccimlik yaptıklarını, umutlarını yıldızlardan alacakları bilgilere bağladıklarını, bu amaçla sürekli rasathanelere oturup beklediklerini, ama göklerin yıldızlarla ve meteorlarla dolu olduğunu, bunlara bakarak istedikleri bilgileri elde edemediklerini, sonuç olarak da hiç kimse için yarının ne getireceğini öğrenemediklerini sayıp dökmektedir.

    لمس - lems, mess anlamında olup "tecessüs etti, araştırdı, yokladı" manasında istiare yoluyla kullanılmıştır. Çünkü dokunan kimse, arayan ve tanımak isteyen kimsedir. Nitekim Arapçada "Dokundu; dokundu, araştırdı..." denilir. Ki, bunun bir benzeri de cess köküdür. Nitekim Arapçada "Onu gözleriyle takip ettiler; onun hakkında tecessüste bulundular" denir. Buna göre Âyetin manası, "Biz, semâya çıkıp da oradakilerin sözlerini dinlemek istedik" şeklinde olur. Hares الحرس, tıpkı hadem الخدم kelimesinin hizmetçiler anlamına gelmesi gibi, - el-harrâsu manasında tekil bir isimdir. İşte bundan dolayı müfret olan شديدا - - şedîden kelimesiyle nitelenmiştir. Şâyet bunun anlamı gözetilmiş olsaydı, o zaman شدادا - şidâden denilirdi.

    YanıtlaSil

  5. GÖKTEN KOVULMALARI: Sekizinci Nev: Cenâb-ı Hakk'ın, Hâlbuki hakikaten biz, dinlemek için, göğün bazı kısımlarında oturacak yerler bulup oturuyorduk. Fakat şimdi, kim dinleyecek olursa, kendisini gözetip duran bir şihâbın karşısında bulur "Cinn Sûresi'nin 9. Âyetinin" beyan ettiği husustur. Bu ifade, "Biz dinliyorduk, ama şu anda her ne zaman dinlemek istesek şihablarla kovuluyor ve taşlanıyoruz" demektir.

    ŞİHÂB: Âyetteki شهابا رصدا - şihâben rasaden tabiri hususunda şu izahlar yapılabilir:

    Mukâtil, "Şihâblann taşlaması, meleklerin de gözetmesi ile karşılaşırız" manasını vermiştir.

    Mananın böyle olması halinde kelamın takdirinin شهابا رصدا - şihâben rasaden şeklinde olması gerekir. Çünkü (gözetleyiciler) رصد شهابا - şihâben'den başka bir şey olup راصد - râsıd gözetleyen kelimesinin çoğuludur.

    Ferrâ da "Kendisini taşlamak için, gözetleyen bir şihab" anlamını vermiştir ki, buna göre رصدا - rasaden kelimesi شهابا - şihaben kelimesinin sıfatı olup mef'ûl anlamında bir mastardır.

    رصدا - rasaden kelimesinin ism-i fail anlamında راصدا - r'asıd olması da mümkündür. Çünkü o cinler için hazırlanmış olunca, sanki onları gözetleyen ve bekleyen gibi olmuş olur. Bil ki biz, bu meseleyi, Mülk Sûresi'nin 5. Âyetinin tefsirinde tafsilatlı bir biçimde ele almıştık.

    YanıtlaSil

  6. LEMS:
    لمس - Lems sözcüğü dokunmak, elle yoklamak demektir.

    Dokunmak eylemi genellikle bilgi almak, bir nesnenin sertlik, yumuşaklık, sıcaklık, soğukluk yönünden niteliğini öğrenmek amacıyla yapıldığı için, sözcük burada mecazen "bilgi almak maksadıyla gökteki yıldızlarla kurulan temas"ı, yani yıldızların incelemeye alınmasını ifade etmektedir.

    EL'AN = ŞİMDİ:

    Bu sözcük gökyüzü için değil, "cinn"ler [yabancılar] için kullanılmış olup onların iman etmiş hâllerini ifade etmektedir. Yani, eskiden, gerçek imana ermeden, Allah'ı tanımadan, tevhidi öğrenmeden önce, yıldızlara bakarak bir takım hesaplarla gaybe ait bilgileri öğrendiklerini iddia eden kâhinler tarafından kandırılan bu grup, şimdi, dinledikleri Kur'ân sayesinde hem Allah'ı tanımışlar hem de kâhinlerin yıldızlardan bir şey öğrenemediklerini ve onların sadece yalan söylediklerini anlamışlardır. Çünkü kâhinlerin (şimdiye kadar) herkesi, Allah'ın gökte melekleri ile sohbet ettiği, yarının [geleceğin] kimin için iyi, kimin için kötü olacağını konuştuğu, onlarla beraber plan program yaptığı masallarıyla uyuttukları ve gökte yapılan bu plânların emirleri altındaki cinnler tarafından kulak hırsızlığı yapılarak, yani kimseye çaktırmadan dinlenerek kendilerine aktarıldığı palavrasıyla sömürdükleri, Kur'ân sayesinde ortaya çıkmıştır. Şimdi artık Kur'ân dinleyenler bilmektedirler ki, gayb bilgisi sadece Allah'a mahsustur ve bu bilginin Allah'ın izni dışında öğrenilmesi asla mümkün değildir.

    Gizlice dinlemek sûretiyle gaybden haber alındığı yalanıyla yapılan sahtekârlık Hicr Sûresi'nin 16–18. ve Sâffât Sûresi'nin 6–10. Âyetleri içinde de söz konusu edilmiştir. Gerçi Hicr ve Sâffât sûrelerindeki kulak hırsızları Kur'ân'da "Şeytân-ı Racîm [İblis]" ve "Şeytân-ı marid" olarak nitelenmiştir ama konuyu suiistimal edenler bunları da duyum almak için oturulan yerlere oturan cinnlerle aynı telâkki etmişlerdir.

    YanıtlaSil
  7. KULAK HIRSIZLIĞI YAPAN ŞEYTÂNLAR:
    Bu konu Kur'ân'da Hicr Sûresi'nin 16–18. Âyetleri ile Sâffât Sûresi'nin 6–10. Âyetlerinde yer almaktadır. Mevcut meal ve tefsirlerin hemen hepsi konuyu aşağı yukarı aynı anlam doğrultusunda açıklamışlardır. Ancak günümüz teknolojisi bu Âyetlerdeki bazı ifadeleri Müteşabih sayılmaktan çıkarmış ve bugüne kadar bu Müteşabih ifadeleri açıklamak için uydurulmuş hikâyelere ters düşmesin diye bazı dilbilgisi kurallarını ihmal etmeye veya bilerek yanlış kullanmaya artık gerek kalmamıştır.
    Yukarıda sûre ve numaraları verilen Âyetler, eski tefsircilere göre Müteşabih sayıldığı için iyi anlaşılamamış ve bu konuda mantıksız, akıl dışı, hatta din dışı açıklamalar ve inançlar ortaya çıkmıştır. Yanlışların görülmesi bakımından bu inançların kısaca özetlenmesi yararlı olacaktır.
    Güya Kur'ân inmeye başlamadan önce Şeytânlar diledikleri gibi göklerde dolaşır, meleklerin arasına sızarak onların Allah'tan öğrendikleri geleceğe/gaybe ait bilgileri kapar, bu bilgilerin içine biraz da yalan katarak kâhinlere aktarırlarmış. Kâhinler de Şeytânlardan aldıkları bu bilgileri halka anlatırmış. Böylece peygamberler ile Şeytânlar arasında bir sürtüşmedir gidermiş. Bazılarına göre o zamanlar gökyüzünde yıldız yokmuş, bazılarına göre ise yıldızlar varmış ama kovalamaca işi yokmuş. Sonradan yıldızlar yaratılmış ve Şeytânlar gökyüzüne sokulamaz olmuş. Fakat yine de içlerinden bazıları, meleklerden bir şeyler öğrenmek için onların aralarına sızmaya çalışırmış. Meleklerin arasına sızmaya çalışan bu Şeytânlara yıldız fırlatılırmış ve alev topu halinde üzerilerine gelen yıldızı gören Şeytânlar gerisingeri dünyaya kaçarlar, elleri boş kalırmış. Yalnız bu inançta net olmayan bir nokta varmış: "Acaba yıldızlar yeni mi yaratılmış yoksa eskiden beri varmış da Şeytânlara karşı silâh olarak yeni kullanılmaya mı başlanmış?"

    YanıtlaSil

  8. BURC:
    Âyette geçen بروج - burc sözcüğü, burç sözcüğünün çoğuludur. Burç = yüksek köşk demektir. Gökte toplanan yıldız kümelerine de burûç adı verilmiştir.

    Âyette çoğul olarak kullanılmış olduğundan gökyüzünde birçok burûcun olduğu anlaşılır. Bazı tefsirciler on iki burûcun varlığını ileri sürmüş ve bunları koç, balık, kova... burçları olarak adlandırmışlardır. Henüz kozmoloji [evrenbilim] ve astronomi [gökbilim] tam kemale ermediğinden, burçların sayısını kesin ifade etmenin doğru olmayacağı kanaatindeyiz.

    ŞEYTÂN-I RÂCİM ve ŞEYTÂN-I MÂRİD. RACÎM:

    رجيم - Racîm sözcüğünün mastarı رجم - recm olup bu sözcüğün ilk anlamı قتل - gatl = öldürmek demektir. Öldürmeye recm denmesinin sebebi, Arapların öldürecekleri kimseyi taşlamak sûretiyle öldürmeleridir. Sonraları her öldürme işine recm denilir olmuştur. Kur'ân'da yeri olmamasına rağmen zinâ suçlularına verilen cezanın adı da buradan gelmektedir. Ne var ki, recm ve türevleri Kur'ân'da 14 kez yer almasına rağmen hiçbir yerde bu anlamda kullanılmamıştır.
    "Öldürmek" anlamı dışında recm sözcüğü şu anlamlarda da kullanılır olmuştur: "Taş atmak, lânet etmek, sövmek, yermek, hicran, tart etmek, kovmak, zan ve zanna dayalı söz söylemek." [40–21]
    Bu anlamların hepsi de uygun görülerek Şeytân'a -İsm-i Mef'ul anlamıyla- "taşlanmış Şeytân, lânetlenmiş Şeytân, kovulmuş Şeytân, sövülmüş Şeytân" denilmiştir.

    MÂRİD:
    مارد - Mârid sözcüğü, "azgın, karşı çıkan, inat ve isyanda benzerlerinden çok ileri giden" demektir.
    Sözcüğün mübalâğa kalıbına sokulmuş olan مريد - merid şeklindeki bir başka türevi Şeytân-ı merîd olarak Hacc Sûresi'nin 3. ve Nîsâ Sûresi'nin 117. Âyetlerinde geçmektedir. Sözcüğün geçmiş zaman kipiyle farklı bir kullanımı da مردوا على النّفاق - Meredû' ale'n-nifâgı = Münafıklık üzerine inatlarını sürdürdüler şeklinde Tövbe Sûresi'nin 101. Âyetinde yer almıştır. Mârid'i sözcüğünün mastarı olan مرد - merd sözcüğünün türevleri, kendi öz anlamı ekseninde olmak üzere, farklı kalıplarda değişik anlamlar kazanmıştır. Bunlardan en önemlisi, معرّى - soymak, soyunmuşluk anlamıdır. Araplar, yapraktan soyunmuş, yaprağı olmayan ağaca şecerün emred, bitki bitmeyen kumluklara remletin merdâi, sakalı bitmeyen köseye de emred derler.[40–22]
    تمرّد - temerrüt = uzun bir süre inat etme sözcüğü de aynı kökten türemedir.

    Mârid sözcüğü "soymak, soyunmuşluk, çıplaklık" anlamıyla değerlendirildiğinde Şeytân-ı mârid; ism-i mef'ul anlamıyla "hayırlardan, güzelliklerden soyunmuş Şeytân"; ism-i fail anlamıyla da "hayırlardan, güzelliklerden soyan Şeytân" demek olur. Bu anlam A'râf Sûresi'nin 27. Âyetinde farklı bir üslûp ile kullanılmıştır.
    Mârid sözcüğü ile İblis'e yakıştırılan "inat ve isyanda çok ileri gitme" sıfatı, Kur'ân'da anlatılan olaylardaki İblis'in [Şeytân-ı Racîm'in] davranışları ile birebir örtüşmektedir. "İblis'e 'Âdem'e secde et [boyun eğ!]" denildiğinde secde etmeyerek isyan etmiş, kendisine yapma denileni yapmış, yap denileni yapmamış, Âdem'i yaklaşılması yasaklanan ağaca yaklaştırmıştır.

    YanıtlaSil
  9. Cevabınız için teşekkürler hocam. Şu anda sorularıma tam cevap almanın mutluluğu ve kafamı kurcalayan sorulardan kurtulmanın huzuru içerisindeyim. Allah kaleminizi daima güçlü kılsın inşallah.

    YanıtlaSil
  10. yazınızı iligiyle okudum.yalnız bazı hocaların ve tür işlerle (yani cinlerle)uğraşanların olduğunu herkes biliyor.ve onların insanlara musallat olduklarını ve onları psikolojik yönden hasta ettikleride biliniyor.anladığım kadarıyla siz cin diye birşeyin olmadığını söylüyorsunuz.olabilir bazı insanların ayetleri kavrama ve anlama kabiliyetleri daha iyi olablir.ben şu ayetin Bütün ins-cin yani her şey, kâfirler dışındaki tüm yaratıkların hamdı Allah’ındır (13/Ra'd, 13). ne anlama geldigini merak ettim.selamlar.

    YanıtlaSil
  11. Ra’d / 13: Gök gürültüsü, O'nun övgüsüyle birlikte, melekler de O'nun korkusundan(خيفت)(yönetim gücünden (hakkından) çekinmek) dolayı O'nu tesbih (kendilerine biçilen görevi uygularlar) ederler. Ve O, yıldırımlar gönderir de onunla dilediğini çarpar. Onlar ise Allah hakkında mücâdele edip duruyorlar. Oysa O [Allah], çarpması pek çetin olandır. ((خيفت): korku, yönetim hakkı için çekinmek) kelimesi Rûm 28 ayetteki kullanımına bakınız. )

    YanıtlaSil
  12. 15: 26 Muhammed esed ayet açıklaması : Kur’an'da, insanın “balçıktan (tîn)” yahut “topraktan (turâb)” yaratıldığına dair pek çok referans bulunmaktadır; her iki terim de, hem insanın biyolojik menşeindeki basitliği, hem de insan bedeninin ya da organizmasının -başka terkipler ya da başka elementer biçimlenmeler içinde olsa da- toprakta ya da toprağın üstünde var olan organik ve inorganik muhtelif unsurlardan kompoze edilmiş olduğu gerçeğini işaret etmektedir. Üç kere bu surede, bir kere de 55:14'de geçen salsâl tabiri, toprak ya da balçık kavramına bir boyut daha eklemektedir. Pek çok filoloji otoritesine göre, bu tabir, vurulduğu zaman “ses çıkaran kuru balçık” anlamına gelmekte ve Kur’an'da münhasıran insanın yaratılışıyla ilgili olarak kullanıldığı gözönünde bulundurulursa, hem insanı öteki hayvan türlerinden ayıran konuşma ya da dil üretme yeteneğine, hem de insan varlığının kolay kırılabilir ve zayıf yaratılışına işaret etmektedir (karş. 55:14'de geçen “çömlek gibi” yahut “pişirilmiş balçık gibi” ifadesi). Cümlenin kuruluş tarzının da gösterdiği gibi, salsâl'in hame’den inkişaf ettiği ifade edilmektedir (Râzî). Hame’, bazı otoritelere göre, “kokuşmuş kara çamur” ya da “kara balçık” anlamına gelen hame’eh'nin çoğuludur. Hame’ ismini nitelendiren mesnûn sıfatı ise, Râzî'nin belirttiği gibi, hem terkip (bileşim) olarak “değiştirilmiş, tahvîl edilmiş”, hem de “biçim verilmiş” yahut “biçimlendirilmiş” anlamına geliyor: Bizim, çeviride kullandığımız “biçim verilebilir özlü ...” ifadesi de mesnûn sıfatının bu iki boyutlu anlamına işaret etmek çabasını yansıtmaktadır. Kanaatimizce burada, insanın, “ses veren balçık” sözüyle tanımlanan fiziksel varlığının biçim ve öz (kalıp ve terkip) olarak, içinde Allah'ın yaratılış planına göre inkişaf edip ya da evrimleşip geliştiği ilkel biyolojik çevre ve koşulların bir tasviriyle karşı karşıyayız.

    15: 27 Muhammed esed ayet açıklaması : şaşırtıcı/şaşkınlık verici bir ateşten (mâricin min nâr)”, yani maddî olmayan (ya da fizik ötesi) unsurlardan. Çeviriye “görünmeyen yaratıklar” şeklinde aktarılan cânn ismi, aslında tekil bir isim olup bütün “insanlığı” bir tür, bir cins olarak ifade etmekte kullanılan “insân” tekil ismi gibi, sözkonusu görünmeyen yaratıkları ya da güçleri tür/cins olarak ifade eden bir cins ismi durumundadır burada. 6:100'e ilişkin 86. notta (çoğulu cinn olan) cânn sözcüğünün etimolojisine kısaca temas edilmiştir.

    ÇOK ZOR BİR KONUYA GİRMİŞSİNİZ VE BENCE BÜYÜK MANTIK BOŞLUKLARI OLUŞMUŞ YAZINIZDA...




    YanıtlaSil
  13. Bu âyetlerde maddesel ve enerjik varlıkların yaratılışına değinilirken, aynı zamanda insanın maddî yapısı ve enerjik yapısına da işaret edilmektedir. İnsanın madde yapısı; el-ayak, göz-kulak, et-kemik vs. olarak görünen bedensel yapısıdır. Bir de insanın, akıl, zeka, dikkat, düşünme yetisi vs. gibi enerjik yapısı vardır. Böyle bir varlık, ancak Allah tarafından yaratılabilir ve bu hiç kimse tarafından yalanlanamaz.

    YanıtlaSil
  14. Medinedeki Cin mescidi kafama takıldı biraz araştırdım ama tam anlamıyla anlamadım sizin düşüncenin nedir

    YanıtlaSil
  15. Medinedeki Cin mescidi kafama takıldı biraz araştırdım ama tam anlamıyla anlamadım sizin düşüncenin nedir

    YanıtlaSil
  16. Medinedeki Cin mescidi kafama takıldı biraz araştırdım ama tam anlamıyla anlamadım sizin düşüncenin nedir

    YanıtlaSil
  17. Cin/1- De ki: "Bana gerçekten şu vahy olundu: Cinlerden bir grup dinleyip de şöyle demişler: -Doğrusu biz, (büyük) hayranlık uyandıran bir Kur'an dinledik"
    2- "O (Kur'an), 'gerçeğe ve doğruya' yöneltip-iletiyor. Bu yüzden ona iman ettik. Bundan böyle Rabbimiz'e hiç kimseyi ortak koşmayacağız."
    3- Elbette, Rabbimiz'in şanı Yücedir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk."
    4- "Doğrusu şu: Bizim beyinsizlerimiz, Allah'a karşı 'bir sürü saçma şeyler' söylemişler."
    5- "Oysa biz, insanların ve cinlerin Allah'a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık."6- "Bir de şu gerçek var: İnsanlardan bazı adamlar, cinlerden bazı adamlara sığınırlardı. Öyle ki, onların azgınlıklarını arttırırlardı."
    7- "Ve onlar, sizin de sandığınız gibi Allah'ın hiç kimseyi kesin olarak diriltmeyeceğini sanmışlardı."

    Ademlerin dışında bütün varlıklarda akıl ve irade olmadığı halde cinlerin “doğrusu bizim beyinsizlerimiz Allah’a karşı saçma şeyler söylemişle” ifadesiyle aklı olduğu halde aklını kullanmayan cinlerden söz etmektedir. “ rabbimizin şanı yücedir o ne bir eş edinmiştir ne de bir çocuk”.

    Cinler adem değilse nasıl olur da ademden olan bir peygamberden Kur’an dinler. İsra/94-95’e bak.

    Cin Suresinde sözü söyleyen cinler Yahudiler ve Hıristiyanlardır.Kuran’ın bütünlüğünde bununla ilgili başka ayetlere baktığımız zaman bu sözü söyleyenlerin de Yahudi ve Hıristiyan oldukları anlaşılmaktadır.

    Tevbe/30:” Yahudiler: "Üzeyir Allah'ın oğludur" dediler; Hıristiyanlar da: "Mesih Allah'ın oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarıyla söylemeleridir; onlar, bundan önceki inkar edenlerin sözlerini taklit ediyorlar. Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar?”
    Bazı cinlerin Allah çocuk edindi demesiyle Yahudi ve Hıristiyan olanların Allah’ın oğlu demesi arasında ne fark vardır?. “insanlardan bazı adamlar cinlerden bazı adamlara sığınırlardı. Öyle ki onların azgınlıklarını arttırırlardı”. Kur’an’ın anlatım sanatına bir bakın sığınma olayı, ilah edinme rab edinme anlamında kullanılmıştır. Tevbe 31. ayetten rab edinmeye bakabilirsiniz.
    *Cin Sözü Kur’anda “yabancı insanlar”, “insanın idraki dışı(İblis de dahil)”, “hüner, zanatkar” anlamında kullanmıştır.*

    YanıtlaSil
  18. peki, İşte o gün, insana da cann'na da günahı sorulmaz. Şimdi, Rabbinizin ahiretteki sorgulamasını nasıl inkâr edebilirsiniz?rahman 39...buradaki cann'nı nasıl yorumluyorsunuz?saygılarımla

    YanıtlaSil
  19. Rahman 39.Artık işte o gün, bildik-bilmedik, gelmiş-gelecek hiç kimse, bir başkasının günahından sorumlu tutulmaz.

    Rahman 39. âyet genellikle, “O gün ne inse ne cinne günahından sorulmaz” şeklinde çevrilmektedir. Hâlbuki âyetin teknik yapısı böyle bir anlama müsaade etmez. Zira âhirette peygamberler dâhil herkes sorgulanacaktır.

    Bu sorgulama, Allah’ın öğrenmesi için değil, adl-i ilâhînin teşhiri ve gösterimi içindir:

    A‘râf 6.Andolsun, kendilerine elçi gönderilmiş olanları da sorguya çekeceğiz, andolsun, gönderilen elçileri de sorguya çekeceğiz.


    YanıtlaSil
  20. İNS BİLİNENLER, CANN DA BİLİNMEYENLER ANLAMINDA....

    YanıtlaSil
  21. Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi? Derler ki: «Kendi aleyhimize şahitlik ederiz.» Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.enam suresi 130...eğer ins bilinenler cin de bilinmeyenlerden ise Allah'ın burada ki cin hitabı nasıl anlaşılacak.Allah'ın bilmediği tanımadığı kimse olur mu?burayı nasıl anlayacağız..saygılarımla

    YanıtlaSil
  22. De ki: Cinlerden bir topluluğun(kur'an'ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, doğru yola ileten hârikulâde güzel bir Kur'an dinledik de ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız.cin1...burada da görünmeyen bilinmeyen kimseler peygamberimizi dinliyorlar ama peygamberimiz onları görmüyor anlaşılan... ki bana vahyedildi diyor..burayı nasıl anlayacağız

    YanıtlaSil
  23. Sizin için de (hesap sorma) vaktimiz olacak, ey sorumluluk yüklenmiş iki varlık!rahman 31.burada ki 2 varlık nedir?nasıl anlamalıyız..rahman 31 burada geçen segalen(الثَّقَلَانِ)

    YanıtlaSil
  24. şimdiden teşekkür ediyorum..emeği geçen herkese selamlar...

    YanıtlaSil
  25. enam 130.Ey gizli, âşikar, geleceğin, bugünün insan topluluğu! Size âyetlerimi anlatan ve bugününüze kavuşacağınız hususunda sizi uyaran kendinizden elçiler gelmedi mi? Onlar, “Kendi aleyhimize şâhitiz” dediler. Basit dünya yaşamı onları aldattı ve onlar kendilerinin kesinlikle kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerin ta kendisi olduklarına şâhitlik ettiler.

    YanıtlaSil
  26. İsra 95 De ki: 'Yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler olsaydı onlara gökten bir meleği elçi gönderirdik.'

    eğer yer yüzünde cin diye bilinen varlıklar olsa idi cin paygamber gelirdi.

    YanıtlaSil
  27. rahman suresi

    33.Ey cin ve ins toplulukları! Eğer göklerin ve yerin kenarlarından aşıp geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın, ancak üstün bir güç olmadan aşamazsınız.

    34.Peki siz ikiniz, Rabbinizin güç yetirdiklerinin; eşsiz gücünün, eşsiz nimetlerinin hangisini yalanlıyorsunuz?

    31.Ey iki grup! Yakında sizin hesabınıza bakacağız.

    32.Peki siz ikiniz, Rabbinizin güç yetirdiklerinin; eşsiz gücünün, eşsiz nimetlerinin hangisini yalanlıyorsunuz?

    35.İkinizin de üzerine ateşten alev ve duman gönderilir de siz yardımlanamazsınız.

    36.Peki siz ikiniz, Rabbinizin güç yetirdiklerinin; eşsiz gücünün, eşsiz nimetlerinin hangisini yalanlıyorsunuz?


    Teknik olarak كُما[kümâ/ikiniz] zamirinin daha evvel geçmiş olması zaruretinden dolayı âyetlerde bulunur. yani iki topluluk bilinen bilinmeyen topluluk. bizler şu anda bilinenleriz ve 150 yıl sonra gelecek insanların kimler olduğunu da bilmemekteyiz.

    Bu âyetlerde tüm insanlar tehdit edilmekte ve dengeyi bozmaları, dengeyi ikâme etmemeleri neticesinde zarara uğrayacakları bildirilip bunun cezasını çekecekleri ve bu evrenden kaçamayacakları bildirilmektedir.

    Âyetteki ins-cinn terkibi, “bilinen, bilinmeyen, herkes” anlamını ifade eder. Bu konuya dair yazıda bilgi vermiştik.

    33. âyette tüm insanlara, Eğer göklerin ve yerin kenarlarından aşıp geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın; ancak sultan/üstün bir güç olmadan aşamazsınız buyurulmaktadır.


    YanıtlaSil
  28. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  29. ve Hz. Süleyman Sebe melikesinin tahtını getirmek istediğinde cinlerden birinin, o henüz yerinden kalkmadan tahtı getirebileceğini söylemesi eğer cinn can olsaydı nasıl bu ayet olurdu

    YanıtlaSil
  30. Cin demek şeytan demektir kuranı okuyun internete cinlerle ilgili ayetler yazınız orada cinlerin şeytan ve soyundan gelenler olduğunu anlayacaksınız.

    YanıtlaSil