9 Şubat 2012 Perşembe

ALAK "tertil/kıraat/tilavet"

          ANA SAYFA É

         Olduğu gibi okumak (Azgın müstağninin yapmadığı)

         Kur’an’da geçen “kıraat/qarae”, “tilavet/televe” ve “tertil/retele” kelimelerinin üçü de Türkçe meallerde genellikle “okumak” kelimesi ile karşılanmış. Türkçe’de “okumak” deyince, daha çok yazılı bir metnin yüzünden okunması anlaşılmaktadır. Oysa Arapça’daki bu üç kelime farklı anlamlar içermektedir. Dolayısıyla Kur’an’ın üç kelime ile ayrı ayrı anlatmak istedikleri, Türkçe’de bir kelimeye sıkıştırılarak anlam daralması meydana getirilmiştir. Bu konuda en ilginç örneklerden birisi, Araf Suresindeki 204. ayetin mevcut algılanmasıdır. Alak Suresindeki 1. ve 2. ayetlerin durumları zaten bir efsaneye dönüştürülmüş… Hâşâ!

        “Kur’an okunduğu zaman, O’nu can kulağıyla dinleyin ve sesinizi kesin ki, size merhamet edilsin” (Araf, 7/204). Bu ayetten yerleşik algılamaya göre anlaşılan; Mushaf yüzünden okunurken, diz çöküp beyaz (mavi, yeşil, lacivert)  takkeli/sarıklı kafayı yana yıkarak anlamını bilmeden/düşünmeden sessizce onu dinlemektir. Oysa O’nu duyuranı, anlatanı veya tebliğ edeni can kulağıyla dinleyip gereğini yerine getirmektir esas olan; yani amirini dinleyen memur, komutanını dinleyen asker, öğretmenini dinleyen öğrenci ya da babasının sözünü dinleyip ona göre davranan evlat gibi.

         “Oku, yaratan Rabbinin adı ile. İnsanı alâktan(/embriyo/kan pıhtısından) yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir(son derece cömert ve karşılık beklemeden, bol bol verendir.)” (Alak, 96/1–3).

          Bu ayetlerle ilgili rivayetler öyle anlatılır ki, zannedersiniz HAŞA Cebrail, Peygamber’e yazılı bir kâğıt veriyor ve O’na “oku bunu” deyince, O da “okuma bilmem” diyor ve devamı. …  Oysa Kur’an’ın yazılı değil sözlü bir vahiy olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir.

          O nedenle buradaki kökü “qarae” olan “iqra” kelimesinin duyurmak, iletmek, ,yüklenmek, toplamak, toparlamak ve dikkatle inceleyip araştırmak, açığa çıkarmak, seslenmek, sesleniş, çağırı ve dillendirme gibi anlamlarından hareketle “iqra” emrini; söyleneni dikkatle dinleyip onu anlamak ve başkalarına da duyurmak biçiminde düşünmek daha uygun olur.

            Bilindiği gibi toplumumuzda Kur’an’ın (bu bağlamda daha uygun deyimle Mushaf’ın) yüzünden sevabı için okunması, O’nun hükümlerinin bireysel ve toplumsal yaşama uygulanabilmesi için, anlamını bilerek okunmasından daha revaçtadır. Elbette bunun tarihin derinliklerine giden nedenleri var. Bunların başında Hilafet ve saltanat sistemi içinde iktidar olan egemenlerin dayatmaları gelmektedir.

            Bu bağlamda hayretle şunu görmekteyiz; yukarıda verdiğimiz ayetler dışında Kur’an’ın okunması ile ilgili başka ayetler de var ve bunların çoğundaki çeviriler Mushaf’ın yüzünden, anlamı bilinmeden ve düşünülmeden okunmasına yöneliktir. Hatta yazının başında da değindiğimiz gibi üç ayrı kelimeye tek mana verilerek “okumak” eylemi çıkmaza sokulmuş ve iş şu noktaya varmıştır: Kelimeyi şahadet getir, Cuma akşamları ve diğer zamanlarda ölülere yasin oku, okumayı bilmiyorsan okut ve ramazanlarda da mukabeleye katılarak hatim indir, senden daha dindar kimse olamaz… Böylece tilavet kıraat, kıraat tertil, tertil tilavet oluyor, ama bunların hiç birisi gerçek anlamda “Kur’an’ı okumak” olmuyor.

             Bu noktada konu ile ilgili örnek birkaç ayet numarası ile meali “okumak” olarak verilen Arapça kelimeleri görmekte yarar var.

Araf 7/204 (qarae/kıraat), Rad 13/30 (tetlu/tilavet), İsra 17/106 (qarae/kıraat), İsra 17/107 (yutla/tilavet), Fatır 35/29 (yetlu/tilavet), Furkan 25/32 (retele/tertil), Müzzemmil 73/4 (retele/tertil), Müzzemmil 73/20 (qarae/kıraat).

          Qarae/kıraat” kelimesinin anlamlarını yukarıda vermiştik. Şimdi de “televe” ve “retele” ye bakalım.

           Televe/tilavet:Yazılı bir metni okumak, tellalın yaptığı iş…

           Retele/Tertil: Bir nesnenin cüzlerinin/parçalarının bir araya toplanması; bütünü meydana getirecek bir cüzün/parçanın aralıksız, kesintisiz, diğerini takip edecek şekilde, düzenli ve doğru bir istikamet izlemesi; sağlam, doğru düzgün yerleştirilmesi, sıraya konması, dizilmesi veya düzenlenmesidir. Ayrıca tertil, kelimenin ağızdan kolaylıkla ve doğru düzgün çıkarılması ve telaffuz edilmesidir.

        Tertil kelimesinin anlamları, size de Kur’an’ın tedvinini; ayet ve surelerinin bir yönteme göre düzenlenip kitap haline getirilmesini çağrıştırmıyor mu? Ayrıca daha üçüncü surede (Müzemmil) geçmesi anlamlı gelmiyor mu? Tur Suresinin 2. ve 3. ayetlerini de bu bağlamda düşünürseniz, Kur’an’ı sağlam derilere düzgünce yazılmış ve ciltlenmiş olarak elinizde bulursunuz. Ondan sonra, Tevrat ve İncil’e nispet, ciltlerle olur- olmaz tedvin teorilerini dinlemekten kurtulur rahatlarsınız.

            Üç kelimenin bu anlamlarını gördükten sonra, sadece Furkan Suresinin 32. ayet mealini buraya alacağız.

“Yine kâfirler: Kur’an O’na bir defada toptan indirilseydi ya, diyorlar. Oysa Biz onu böyle tutarlı bir bütün oluşturacak şekilde belli bir düzenle bölümler halinde indiriyoruz ki, kalbine iyice yerleşsin. (Furkan 25/32).

           Bu ayetteki “tertil” kelimesinin anlamı için baktığım on altı Kur’an Meali kitabından onunda yazılı bir metni okumak anlamında “okumak” karşılığı, altı tanesinde kelimenin kök anlamlarından başka biri verilmiş. Tertil kelimesine daha uygun anlam verenler genellikle son birkaç yıl içinde meal yazanlar ve eskilerden sadece H. B. Çantay var.

           Ders çıkarımımızı, Alâk suresinin ilk sekiz ayeti bağlamında sürdürmek istiyoruz. Zaten denememizin başlığı ve konunun içeriğinin kaynağı(muharrik kuvveti) bu ayetlerdir. Mekke müşriklerinin, müstekbirlerinin ve azgın müstağni egemenlerin itikatlarını, kimyalarını, ezberlerini, düzen ve dünyalarını bozup sarsan ve Allah’ın içlerinden biri olan Muhammed’e indirdiği ilk mesajlar:

“İqra, yaratan Rabbinin adı ile/adına. İnsanı alâkadan  yarattı. İqra, Rabbin en büyük kerem sahibidir/karşılık beklemeden bol, bol verendir. Kalemle iyice öğretti. İnsana bilmediğini öğretti. Bütün bunlara karşı insan azgınlık eder. Kendisini müstağni/bildiklerini yeterli gördüğü için. Kesinlikle mercii (yetkili danışma ve başvuru makamı) Rabbindir.” (Alâk, 96/1–8).

         “(İqra) Oku, yaratan Rabbinin adı ile. İnsanı alâktan yarattı.” Bu ifadeyi “İnsanı alaktan yaratan Rabbinin adına oku” Şeklinde de okuyabiliriz. Böyle okuduğumuzda, şunu demiş oluruz:

          Allah’ın adlandırdığı gibi, olduğu şekliyle oku; öğren ve öğret, anla ve anlat, analiz et ve rapora olduğu ve bulduğun gibi yaz, mesajı ne eksik ne fazla aldığın gibi ilet/duyur. Örneğin; “insanı alaktan yarattı”; öyle ise insan için “taş”, yaratıldığı madde için de “cam” diyemezsin. Buna uygun olarak yaşadığın evrendeki olay ve varlıkları, Allah’ın yarattığı ve var olduğu biçimde okumalısın; çıkarlarına, heveslerine, ideolojine, keyfine göre değil… İşte “okumak” budur… Böyle bir okuma için, gerekli olan her şeyi Allah gerektiği kadar vermiştir. Kalemle/okuma-yazma ile bilmediğin her şeyi öğrenebilme yeteneğini sana vermiştir. Yeter ki, sen kendi bildiklerini kendine yeterli (kendini müstağni) görüp azgınlaşma…

           Toplumumuzda ne yazık ki, “çok okuyan sapıtır” söylem ve anlayışı pek yaygındır. Oysa yukarıda görüldüğü gibi, kendi bildiklerini kendisine yeterli görüp(kendini istiğna addedip/istisna sayıp) okumayan azgınlaşıyor. Danışılıp başvurulacak kesin ve son mercii Rab Allah iken, o kendisini zannediyor ve insanlara Rablık/efendilik (sahiplik) etmeye kalkıp onlara zulmediyor.

           Yanlış yollara saparak, azgınlık etmemek için Kur’an’ı öğrenip yaşamak her insanın görevidir. Rabbimizin insanları yaratması ve onlara bilmediklerini öğretmesine karşılık insanın nankörlük etmesi şaşılacak şeydir.  Ama maalesef insanların çoğu böyle; “ Bütün bunlara karşı insan azgınlık eder.  Kendisini müstağni gördüğü için.” Böyleleri yaşadıkları çevre içinde mal, evlat ve makam sahibi olabilmişlerse, kendilerine bir de gerekçe buluyorlar: bizim Kur’an okuyup, O’nun emirlerini öğrenmeye ihtiyacımız yok. Çünkü bizim her şeyimiz var. “Başkasında yok, bende var, o halde öyle gereksiz şeyler okuyup renkli hayatımın akışını bozamam vs.” diyen insanlar aslında azıp, sapıtmış zalim insanlardır. Çünkü onlar adalet, eşitlik, özgürlük, sevgi, saygı, korumak, korunmak, yetim hakkı, yoksul hakkı,  yolcu hakkı, başkasının bağımsızlık hakkı gibi kavramlardan habersiz ya da bilerek bu kavramları saptıran nankör insanlardır.  Onlar fitne çıkarıp, bozgunculuk yapan, akrabaların arasını açan, çıkarlarını korumak, emperyalist ve sömürü düzenlerini sürdürmek için her türlü azgınlığı yapan, vahşice cinayetler işleyen hayvandan da aşağı kör, sağır ve kütük gibi canlı cenazelerdir.  

           Yukarıda da kısmen değindiğimiz gibi, “Elbette dönüş/rucû Rabbinedir” ifadesinden sadece ölüm halinde Rabbe dönmeyi anlamamak gerekir. Buradaki dönüşün bu dünyadaki yaşantımızla da ilgisinin bulunduğunu görmeliyiz. Örneğin; “mercii”   danışılan, başvurulan kişi/makam ve “müracaat” da günlük yaşamda başvuru yapmak anlamında kullanılır. Buradan şunu çıkarabiliriz: İnsan bireysel ve toplumsal yaşantısında her konuda Rabbine dönmelidir. Yani, bireysel ve toplumsal yaşamımızı düzenlerken ve yaşarken, Rabbimize; Kur’an ve evrendeki ayetlere bakmamız, onları gerçek anlamda okumamız gerekir. Bireysel ve toplumsal kurtuluş ve mutluluğun kaynağı ve tek yolu budur.
         Azgın müstağniler işte bunu yapmıyorlar. Hiçbir şeyi olduğu gibi/doğru okumuyorlar.

          Sonuç; adaletsiz, eşitliksiz, özgürlüksüz, mutsuz ve güvensiz bir dünya… İnsanlık, özellikle de mustazaflar bir ses, bir sesleniş bekliyor; “İQRA!  Bİ İSMİ RABBİKELLEZİ HALAQ!” … Heva ve heveslerine/kaprislerine göre değil…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder