9 Şubat 2012 Perşembe

ASR " Asırlara / Cevhere ! "

 

Dikkat Et Öze/Cevhere!

         “Usare” kelimesi ‘özü, cevheri’ demektir. Herhangi bir meyveden çıkarılan özsu; gıdalarda bulunan ve esas besleyici olan besisuyu; bütün günler içinde zenginliğin, refahın, hayrın, en çok mutluluğun, verimin çıktığı sayılı günler; her şeyin özü, cevheri olan tohumun/çekirdeğin sığınağı, güvenle barındığı yuvası demektir ve bu kelime “Asr” kökünden türemiştir.

         Bilindiği gibi aynı kelime/kavram Kur’an’da bir surenin adıdır. Sure “Vel Asr” diye başlar ve Türkçesi yazımızın başlığındaki ifadeye tekabül eder. “Asr” kelimesinin, zaman ve zamanın bir dilimi; yasak, yasaklamak, hapsetmek; suyunu sıkmak; yağmur bulutu; vergi vermek gibi anlamları da var. Asr suresi ile ilgili yapılan meal ve tefsir çalışmalarında asr kelimesi genellikle ‘zaman/ikindi vakti’, ayetin başındaki vav da ‘yemin/and’ ile çevrilmiştir. ‘Vav’ aynı zamanda dikkat çekme ve uyarma seslenmeleri olarak da kullanılabilir. Burada söz konusu ayet için üç anlam yazacağız ve birincisi üzerinden tartışmayı sürdürmeye çalışacağız. Konu bütünlüğü açısından Surenin tamamının mealini görmek yerinde olacaktır:

1- a) Dikkat et öze/cevhere! b) Dikkat et, geçmekte olan zamana! c) Dikkat et, yasaklara/yasaklamalara!

2- Gerçekten insan hüsrandadır/kayıptadır.

3- Ancak iman edip, Salih amel işleyenler ile birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hüsranda değildir”(Asr 103/1–3).

          Bilindiği gibi Asr suresinin Kur’an’ın bir özeti olduğu, hatta Kur’an bu sureden ibaret olsaydı da yeterdi gibi ifadeler rivayetlerde dile getirilmiştir. Gerçekten de öze dikkat çekildikten sonra surenin devamında Müslümanlığın cevheri/özü olan kavram ve eylemler ortaya konuyor: iman, salih amel, hak, sabır ve tavsiye

         Bu noktada şunu açıkça görebiliyoruz:  Hüsranda olan ve olmayan insanlar… Ya da inananlar ve inanmayanlar; Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar. Değişik bir söylenişle; Allah’a itaat ve ibadet edenler ve tağutlara kul olup sürekli kayıpta olanlar…

         Şimdi insanın kayıp içinde olmadan Müslüman’ca bir hayat sürdürebilmesinin gereği olan beş özü(cevheri)n ne olduğuna bakalım:

         İman; gerçeği benimsemek, dağların dahi kabul etmediği emanetin bilincinde olan, benimsenen gerçekler hakkında tamamen emin olmak/inandığına hiçbir şüphe duymadan güvenmek, yani mü’min olmak. İman etmiş insan denince; inandığından kendisi emin ve etrafındakilere de güven veren, tam bir özgüven içinde olan insan anlaşılmalıdır.

 “İnsanların babalarından işiterek öğrendiği, bir Müslüman çocuğunun manasını, mahiyetini anlamaksızın diline doladığı, hamiyet sevkiyle müdafaasına kalkıştığı imana gelince, bunun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Çünkü herhangi bir dine mensup kişi de bu şekilde yetişir. Allah nezdinde kabul olunan iman, ancak ruhun o itminanıdır ki, ruh onun sayesinde,  ulvi bir cevherin içine sindiğinihisseder. Kalbin o itikadıdır ki kalp içindeki mevkiini yine kalp takdir eder. Ruhu hakiki hayata kavuşturan, ruhu kemale yükseltecek her şeyi hazırlayan iman; bu türlü imandır(M. Akif, Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Nakışlar yayınevi,1976-İstanbul).

           Salih Amel: Islahat faaliyetlerini yürüten, Barışçı, temiz, yararlı, sürdürülebilen iyilik ve güzelliklerle dolu, karşılıklı saygı ve sevgiye dayalı, insanı yücelten ve onurlandıran, her adımında adaleti gözeten, her zaman ve mekânda hayırlı sonuçlar verdiği herkesçe bilinen ve tanınan davranışlar, işler ve eylemler. İnsanların mutlulukları, onların insan temel hak ve özgürlüklere verdikleri değerle orantılıdır. İnsan için en değerli olan temel haklar deyince, elbette; yaşama, barınma, beslenme, giyinme, iş sahibi olma, inanç ve düşünce, seyahat, eğitim, sağlık, aile kurma gibi ihtiyaçlar anlaşılır. Bu evrensel bir durumdur. Bu anlayış ve beklentiler doğrudur, gerçektir ve gereklidir. İşte, bu ihtiyaçların karşılanması ve Allah’ın yarattığı nimetlerden yararlanması bağlamında insanın eylemlerinde “salih amel” üzerinde/içinde olmak diye bir görevi bulunmaktadır. Ya da böyle bir ilke, kaygı, görev anlayışı taşımalıdır.

          Salih amel bağlamında menasık(nüsük)ve ibadet kavramlarına değinmekte yarar görüyoruz. Menasık namaz(tesbih), oruç, abdest, hac gibi Müslümanların yapmakla yükümlü bulundukları görevleridir. İbadet ise, kişinin bireysel ve toplumsal yaşamını sürdürürken, inanıp benimsediği, doğruladığı ve kabul ettiği kurallara/yasalara uymasıdır(salat). Buna göre çalışmaları ve her türlü üretimleri bu kurallar çerçevesinde olmalıdır. Zaten ‘abd’ kökünden gelen ibadet kelimesi ‘üretmek’, ‘bir şey meydana getirmek demektir. Menasık bağlamındaki görevlerin toplumsal yanlarının bulunduğu bir gerçektir. Fakat ibadet, sorumluluğu ve bunun getirdiği görev ve borçlar bakımından toplumsal yaşamda adalet, eşitlik, özgürlük, barış, huzur ve güven için daha büyük bir önem taşıyor diye düşünüyoruz… Bu bağlamda şunu da söyleyebiliriz; ibadet kavramı daha geniş kapsamlıdır ve menasıkı da içine alır.

         Menasık/Nüsuk görevlerinin yerine getirilmesi, ibadeti destekler. Ancak burada bir problem var: toplumda ibadet ile menasıkı yerine getirme çoğu zaman birbirine karıştırılıyor. Genellikle Menasık içerikli eylemlerin/ritüellerin yerine getirilmesi, iyi bir “kul” olmanın işaretleri olarak kabul ediliyor. Evet, gerçek anlamda bir kul elbette namazını kılar , orucunu tutar, hacca gider ve Cumaya/Toplantıya katılır. Ama bunların kendileri salih amel olmaz, salih amelleri(günlük hayatta yapılan iyi işleri, düzeltici, yönlendirici, bilinçlendirici (ıslahat) faaliyetleri) destekleyen görevlerin yerine getirilmesi olur. O halde “salih amel sayılacak işler nelerdir?” diye bir soru sorulursa, şöyle örnekler verebiliriz:

-Bireyler ve toplumlar arasında barışı bozan, onları birbirine düşüren şer güçlere karşı koymak.
-Aile yapısı tehlikeye giren taraflar arasında olumlu arabuluculuk ve rehberlik yaparak ailenin huzurlu bir şekilde devamını sağlamak.
-Hayırlı bir eğitim programı içinde olan ancak, maddi yetersizlikler nedeni ile eğitimini sürdürmekte zorluk çeken insanlara yardımcı olmak.
- Evlenemeyen yoksul gençleri evlendirmek, onlara iş vermek ya da iş kurmak.
-Yeryüzünün imarı, çevrenin korunması ve yeryüzünden fitnenin kalkması için çaba göstermek.
-Allah yolunda cihat etmek ve cihat edenleri desteklemektir.
-İnsanlar ve diğer varlıklar için iyi, güzel ve yararlı olan işleri Allah Rızası için(kamu yararına), insanlardan bir karşılık beklemeden yapmak. Diğer insanları kendi hedef ve amaçları doğrultusunda araç olarak görmemek, onlara insan oldukları için saygı ve sevgi gösterip değer vermek.
- Ücreti/ödülü(sevabı) tamamen Allah’tan bekleyerek, başta Kur’an olmak üzere yararlı diğer fenni ve sosyal ilimleri öğrenmek, öğretmek ve gereğince uygulamak.
-Yeryüzünde bulunan nimetleri israf etmeden, gereği gibi kullanmaktır. İhtiyaç sahiplerini, yetimleri, yoksulları, yolda kalmışları gözetip kollamak, onlara maddi ve manevi olarak yardımcı olmak, elimizdekileri ve dertlerini paylaşmak.
-Bireysel ve toplumsal hayatı adaletli devlet yönetimi biçiminde(Darusselâm/adalet ve barış ülkesi) düzenlemek ve bunlar gibi söylemler ve eylemler…

         Hakk: Bir nesneyi hikmetin gerektirdiği şekilde var eden(Allah). Bir işi tam olarak gerektiği gibi yapmak(özüne/cevherine dikkat ederek hak üzere yapmak).Tam anlamıyla özüne, yaratılışına, hikmetine ve gereğine uygun olarak yapılmış olan. Allah’ın bütün yaptıkları haktır, ölüm ve diriliş gibi. Gerçek; bir şeyin kendi özü ile mutabık/uygun ve uyumlu olması. Gerektiği şekilde, gerektiği zamanda, gerektiği kadar yapılan iş ve söylenen söz. Vacip, gerekli, caiz, tam olarak uygun olandır.

         Müslümanlar birbirlerine hakkı tavsiye ederken, ne büyük iyilikte bulunduklarını görebiliyor muyuz? Bir insana diyorsunuz ki: “yapacağın işi gerektiği şekilde, gerektiği zamanda, gerektiği kadar yapmanı ve aynı şekilde söz söylerken de böyle olmanı sana hatırlatıyorum, lütfen buna dikkat eder misiniz?” Salih amel, işte böyle düzeltici ıslahatla bir tavsiyede(öğütte) bulunmak, çok makul(akıllıca) ve makbul(iyi karşılığı bulunan) ve değerli bir iştir. Her türlü çirkinlikten, kötülükten kaçınarak, herkesin bildiği ve kabul ettiği iyilik ve güzellikleri yapmak ve bunları inanan kardeşlerine tavsiye etmek tam bir salih ameldir ve bu ancak gerçek anlamda inanmış bir kişinin yapabileceği iştir. Hakkı tavsiye eden kişinin tavsiyesinin etkili olması için kendisinin de her şeyi ile hak üzerinde olması gereklidir. Bilindiği gibi kuru ağaçta meyve olmaz. “Kendileri ‘münkir’ olan şeylerden çekinmedikleri halde insanları “maruf” olan(makbul ve makul olan)  şeylere sevk etmek isteyenlerin muvaffak olmaları şöyle dursun, insanları vardırmak istedikleri gayeden büsbütün tiksindirirler. Kur’an’ ı Kerim ise ziyandan kurtuluşu evvelâ herkesin hak üzerinde olmasına, sonra o hakkı tavsiye etmesine bağlamaktadır(M. Akif)

          Sabır: Direnmek, karşılık vermek, Takat getirmek, zaruretlerin/İhtiyaçların korkunç hayaline karşı durmak, Hak üzerinde direnmektir. Doğru düşünce ve davranışlara süreklilik kazandırmak, sürdürülebilir salih amellerdir(erdem eylemleridir). Haksızlık karşısında bilgi, bilinç ve cesaret ile desteklenen baş kaldırmalar ve direnmelerdir. İman sabırdır, sabır da iman… Buradan şunu anlıyoruz: sabır, insanın kendi dışında meydana gelen kötülüklere karşı direnip onları ortadan kaldırmaya çabalaması ve kendisinin de kötülük yapmaması için kendisiyle olan mücadelesidir.

        Tavsiye:Vasiyet bırakma. Nasihat. Hatırlatmak. Öğütlemek. Salık vermek. Bir fiilin/işin yapılıp yapılmaması hakkında kanaat belirtme. Bir kimse hakkında iyi şahitlikte bulunma. Ismarlama, sipariş.

         Yukarıda üzerinde durduğumuz cevher kavramlarla ilgisi bulunan ‘Husr’ kelimesine kısaca değinmek istiyoruz.‘Husr’, ana maldan eksilmek. İnsanın zarar etmesi, ziyana uğramasıdır.  Mal ve dünyada itibar, değer, makam, mevki bakımından dışsal kazanımlarda zarara uğramak, ziyan etmek. Aynı şekilde sağlık, selâmet, akıl, iman ve sevap gibi içsel veya kişisel kazanımlarda açıkça zarara uğramak, ziyan etmek(açık hüsran). Kişinin kıyamet gününde terazisinin, tartısının eksik gelmesi, dalâl, helâk, noksan manalarına gelir. … Her şer husrdur(herkes için zarar ve ziyandır). Bu anlamlara bağlı olarak insan maddi ve manevi bir zarara/kayba uğramasa bile sürekli zaman kaybını yaşamaktadır. Onun için bu yönüyle bir husran söz konusudur.

Bu bağlamda Akif,  Safahat’ın altıncı kitabı Asım’da şunları söylüyor:

Hâlik’ın namütenahî adı var, en başı: Hak.
Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak!
Hani, Ashâb-ı Kirâm, ayrılalım derlerken,
Mutlaka “Sûre-i Vel Asr”ı okurmuş, bu neden?
Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felah:
Başta imani hakiki geliyor, sonra salâh,
Sonra hak, sonra sebat. İşte kuzum insanlık,
Dördü birleşti mi, yoktur sana hüsran artık”

***
Not:1-Kavramların anlamları için R. E. İsfahani’ nin El Müfredat, Elmalılı M. H. Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili, R. İ.Eliaçık’ın Yaşayan Kur’an/Meal-Tefsir, S. Akdemir’in Son Çağrı Kur’an adlı eserlerinden yararlanılmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder