9 Şubat 2012 Perşembe

FATİHA "ilk duyuru"

 

“Hamd, âlemlerin Rabbi Allah içindir. Rahmandır, Rahimdir. Din gününün sahibidir. Sadece senin için ibadet eder ve senden yardım isteriz. Bizi dosdoğru yola ilet. Nimet verdiğin kimselerin yoluna; Kendilerine gazap edilmişlerin ve sapıtmışların yoluna değil.” (Fatiha 1/1–7). (ilk duyuru)

 “Allah’ın yardımı ve fetih geldiği ve insanların dalgalar halinde Allah’ın dinine girdiğini gördüğün zaman, Rabbini hamd ile tesbih et, O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul dendir.” (Nasr 110/1–3). (son duyuru)

       Yukarıda meallerini verdiğimiz Fatiha ve Nasr surelerinin mesajları ve birbirleriyle olan ilişkileri bağlamında bir yolculuğa çıkacağız. Yürüyeceğimiz yolun “Rabbini hamd ile tesbih et” uyarısına uygun olarak Sırat-ı Müstakim olmasını dileriz…

       Kur’an’daki surelerin İniş sırasına göre baktığımızda rivayetlerin çoğuna göre bütün olarak inen ilk sure Fatiha, son sure ise Nasr suresidir. Fatiha suresi inmeden önce ayetleri değişik zamanlarda bölümler halinde inen Alak, Kalem, Müzzemmil ve Müddessir sureleri var. Bu surelerde verilen mesajları alan insan kendisini bir kapı eşiği önünde ve karar aşamasında bulur. Başka bir deyişle, adeta bir sözleşme yapıp yapmama ile karşı karşıya kalır…

        Dört suredeki mesajlarla yürüyen insan, geldiği hayat memat kapısı önünde kendisine şöyle bir soru sormayı gerekli görür/görmelidir; “Kapıyı açıp vahiy doğrultusunda Allah ile birlikte mi yürümeliyim, yoksa kapıdan geri dönüp kendi heva ve heveslerimin/kaprislerimin esiri olarak mı hayatımı sürdürmeliyim?” Şöyle de diyebiliriz; Şu geçici yaşamda insan olma sorumluluğunu yerine getirmek için Allah ile birlikte yürümek mi, yoksa heva ve heves peşinde, inkâr ve şirk batağında şeytanlarla/saptırıcılarla birlikte cehenneme doğru yol almak mı?

         Bu sorunun olumlu ve olumsuz cevapları, ikisi birden Fatiha Suresindedir. Bilindiği gibi “Fatiha” kavramı içinde geçmediği halde çok isabetli bir adlandırma ile surenin adı olmuştur ve anlamı; açılış, açma, başlangıç demektir. Kuranın Mushaflaşmasında Son nebi Kuranın ilk başına koyulması da manidardır.  Tekrar soruya dönersek; kişi aklını doğru kullanıp Allah ile birlikte yürümeye karar verirse, kararını Fatiha Suresinin tüm metnini okuyarak açıklayacaktır. Bunu yapmakla; “Ben, sırat-ı müstakim/ dosdoğru yol üzerinde Allah ile birlikte yürümeye söz veriyorum.” Demiş olacaktır. Bu noktada Nasr suresinin konu ile ilişkisi şöyledir; Nasr Suresindeki “Rabbini hamd ile tesbih et” ifadesi ile gelen bütün vahyin sonunda, “Müslümanlığını en baştaki samimiyet ve temizliğinle söz verdiğin gibi sürdür, yani bu hayatını taviz vermeden sürdürülebilir bir durumda taşı!” uyarısı yapılmış oluyor. “(Öyleyse) Rabbini hamd ile tesbih et” ifadesi Kur’an’da başka surelerdeki ayetlerde de geçmektedir; (Hicr 15/98; İsra 17/44; Furkan 25/58; Mü’min 40/55). Dolayısıyla uyarı belli aralıklarla yinelenmektedir.

        Cevabı olumsuz olan kişiler de; “Kendilerine gazap edilmişlerin ve sapıtmışların yoluna” devam edeceğizdemiş oluyorlar. Onlara, “O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul dendir” uyarısını yaptıktan sonra, uyarıdaki mesajın gereği gerçekleşmedikçe söyleyebileceğimiz bir şey yoktur.

       “Elhamdülillahi Rabbil âlemiin. Errahman, Errahiim. Maliki yewmiddiin. İyya ke na’budu ve iyya ke nestaiin.”Bu ifadeler tam olarak, Allah’ı tanımak (kabul etmek, benimsemek, koşulsuz olarak tek güvence edinmek) fiilinin beyanıdır. Hatta O’nun iyilik, iyiliğinde sürekli; sonsuz sevgi ve merhamet sahibi, kesin hesap(ceza ve ödül) gününün tek yöneticisi ve yetkilisi olduğu hakkında bir meydan okumadır. Bu meydan okumanın (O’na bağlılığın) kanıtı ve gerekçesi, sözleşme anlamında söylenen “iyya ke na’budu ve iyya ke nestaiin (yalnız senin için ibadet eder/üretir ve senden yardım/destek isteriz)” dir.

       Konumuz bağlamında hamd, ibadet, istiane ve tesbih kavramlarının anlamları üzerine birkaç söz söylemek istiyoruz.(kur’anda tesbih kavramı) Bilindiği gibi kavramların bir dilden diğer dillere çevrilmesinde çeviriciler genellikle içinde bulundukları kültür havzalarında geçerli olan anlayışlara uygun anlamlar vermeyi tercih ederler. Söz konusu kavramlarımız için de aynı durum geçerlidir ve genellikle verilen anlamlar şunlardır: Hamd; (Allah’ı) övmek. İbadet; salât, oruç, hac, gibi nüsuk/menasık/ritüeller’in yerine getirilmesi. İstiane; yardım istemek. Tesbih; Allah’ın adını anmak.

       Farklı bir yaklaşımla şunları söyleyebiliriz;

       Hamd; kalp ve lisan ile itiraf etmek; yani Allah’ın büyüklüğünü, yüceliğini kabul edip isteği doğrultusunda davranacağına dair söz vermek. Söz vermekle kalmadan, O’na olan saygıdan dolayı sorumluluğu tam olarak yerine getirmek.  Müslüman Allah’a hamd etmekle, O’na, Yolunun bağlısı bulunduğuna ve bundan vazgeçmeyeceğine dair söz vermiş oluyor.
   
      Hamd“Allah’a hamd olsun” demekle bitmeyecek bir söz vermedir. Hamd, söz ile verildiği halde, hemen sözün arkasından tutum ve davranışlarla ortaya konulacak çok önemli bir eylemdir. Bu nedenle yukarıda da değindiğim gibi, daha yolun başında kapıdan (Fatiha) girerken, “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah içindir.” Denmişti. İşte buna bağlı olarak Nasr ve diğer surelerde o söz verme hatırlatılarak, ‘Öyle ise şimdi Rabbine söz verdiğin gibi, O’nun kanunlarına uy, emirlerinin gereğini yerine getir’ anlamında uyarı yapılıyor…

      ‘İbadet’ kavramını en sona bırakıp diğer iki kavramın anlamları hakkında şunları söylemekle yetineceğiz;

       İstiane: Yardım istenecek tek merci ve makam Allah kabul edilerek yapılacak hayırlı işler(ibadet) için, yardım ve desteği sadece ve sadece O’ndan istemek. Bu tevhid (tabiat, tarih, yasa) bilinciyle yapılan bir davranıştır. Bunun dışında bir tutum ve davranış, yani Allahtan başka yardım ve destek istenecek herhangi bir iktidar/güç sahibi varlığın kabul edilmesi açıkça şirktir.

      Tesbih: Varlıkların Allah’ın kendileri için uygun gördüğü sünnete/yasaya uygun davranmalarıdır. Bu anlamda, zaten insandan başka hiçbir varlık tersi bir davranış için yetenek ve güce sahip değildir.
 Dolayısıyla insanların, bireysel ve toplumsal yaşamlarında Allah’ın koyduğu şeriata/sünnete uygun davranmaları/hareket etmeleri, Allah’ı tesbih etmektir. Meyve ağaçlarının meyve verip onu olgunlaştırmaları, güneşin ısıtması, çıraya ateş tutulduğunda yanması, suyun yukarıdan aşağıya akması vs, bunların hepsi söz konusu varlıkların Allah’ı tesbih etmesidir. Ama insan akıllı ve sorumlu bir varlık olduğu için, Allah’ın kendisine tanıdığı özgürlük alanı içinde Allah’ı tesbih ettiği gibi, etmiyor da olabilir. Bu kendi tercihidir ve sonucuna katlanacaktır.

      İbadet: Bir şey meydana getirmek; üretmek, ortaya çıkarmak; çalışmak demektir. Yapan, yaratan, değer üreten Allah ise buna bedaet, ibda, mubdi; fail insan ise ibadet, ubudiyet, taabbud deniyor (R. İ. Eliaçık, Nüzul sırasına göre Yaşayan Kur’an, Türkçe Meal/Tefsir, Kâfirun Suresi).

      İbadet kavramı sadece menasıkı yerine getirmek anlamında kullanılınca,  bilgi, düşünce ve eşyanın üretimi Allah’a karşı sorumluluk çerçevesi içinde görev olmaktan çıkmış ve başıboş kalmıştır. Daha doğrusu esaslı üretim işleri Müslümanların ilgi ve görev alanı dışında kalmış ve çoğu kapitalistlerin eline geçmiştir. Onlar da yeryüzündeki her türlü kaynakları israf/talan etmeye ayarlı bir düzen kurmuşlardır. Bu nedenle Müslüman bilincin, ibadet kavramı ile gerektirdiği eylemleri çok ciddi bir şekilde yeniden gözden geçirmesi gerekiyor.

        Üretim(tesneu/sanayi), insanların bireysel ve toplumsal yaşamlarında çok önemli yer tutan bir konudur. Günümüzde bütün sektörlerde üretim patlaması/azmanlaşması söz konusudur. Paylaşmamak ve bölüşmemek Adalet ve eşitsizliğin yegâne kaynağıdır diyemeyiz. Evet, bunda önemli payları vardır, ama tamamen sorumlu onlar değildir. Üreticinin ürettiği ihtiyaç fazlası stokların eritilmesi için kapitalist zihniyet gayri ahlaki yollarla tüketicinin kanına girip ona alış-veriş yaptırıyor. Sonuçta parası, kredisi ve bu yönde itibarı olan israfçı, diğer bir müsrifin ürettiği malları hiçbir şeyi hesaba katmadan alıyor, tüketiyor ve stokları eriyor ve yenisi/yeniden üretiliyor. Öbür tarafta da ihtiyaç sahibi birçok insan perişan durumdadır. Bunda ihtiyaç fazlası üretim yapan zalimlerin çok büyük payı var. Oysa gerektiği kadar, gerektiği zaman, gereken kalitede, gereken yerde ve gereken şeylerin uygun yöntemlerle üretimi yapılsa, adalet ve eşitliğin sağlanması daha kolay olabilir. Yani üretilenin tüketilmesinden çok, üretmenin niteliksel ve niceliksel yapısı üzerinde durmak gerekir.

        Din sembolik olarak yerine getirilen ritüellerden ibaret kalıp, ibadet de günlük dini ritüellerin yerine getirilmesine indirgenince, toplumda bir ayin sektörü ile mukallit (körü körüne birilerini izleyen) ve asalak, üretmeden tüketen kişi ve cemaatler ortaya çıkmış. Dolayısıyla herkes için, vahiyle gelen metinlerin dilini okuyup yazmanın da pek bir önemi/anlamı kalmamış. “Kilise Latincesi, Kur’an Arapçası, Sınav Çincesi vb. gibi kadim dillerin evrensel kutsal metinleriyle kurulan ilişkinin, okur-yazar olup olmamak noktasında aralarında pek fark yoktur. Okur-yazar olanlar toplumsal bir azınlık olarak ayrıcalıklı bir dini statü elde ettiler. Okur-yazar olmayanın, kutsal sözcükleri ezberleyerek ve derin bir ritüelle tekrar ederek okuyan ile sonuçta aynı kutsal daireye mensup olmasının önünde bir engel yoktur” (R.Yelken, Cemaatin dönüşümü, geç modern dönemde cemaat sosyolojisi, Vadi Yayınları, 1999/Ankara).

       Bu anlamda hamd, ibadet, istiane ve tesbih hepsi birer taklit aracı olmuşlardır. Oysa Hamd, sadece “Allah’a hamdolsun” demekle olmaz; hamdetmenin gereği; gerektiği gibi ibadet (hayırlı olanı üretmek)tir.

Engelleyicilere karşı rağbetimiz Rabbimizedir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder