7 Şubat 2012 Salı

FELAK; Özgürlüğe talip olmak

 

(Özgürlüğe talip olmak)

         Alemlerin Rabb’i Allah, insanlara özgür, eşit ve adaletli yaşamalarını, elçilerine indirdiği mesajlarıyla tavsiye etmiştir. Özgür, adaletli, onurlu ve eşitlik içinde yaşamak, ancak bu tavsiyelere uymaklamümkündür.  İnsanlar, Allah’ın öğütleri yerine, kendi heva ve heveslerine/kaprislerinekapılarak uydurdukları öğretilere sığınır(tabi olur)larsa, hiç şüphesiz kendi kendilerine esaret zincirlerini takmış olurlar. İnsanın Allah'a bağlı olabilmesi, O'nun yarattıklarından bağımsız olmasını gerektirir. Özgürlük denen durum da zaten budur. Allah'a bağlı olan insan, kendi özgürlüğüne kendisi zarar vermediği gibi, dışarıdan gelebilecek tehdit ve müdahalelere karşı da onu korumasını bilir.
        
         Özgürlüğün en büyük düşmanı, insanın kendi  hem cinsinden gördüğü engellemeler ve tahakkümlerdir. Oysa özgürlük, insanın zekâ, onur ve mutluluğunu geliştirebilmesi için kullanabileceği biricik yeteneğidir. İnsanın normal şartlarda bundan vazgeçmesi düşünülemez. Ancak, bireysel ve toplumsal hayatta insanların bir kısmının (belki de çoğunluğun) özgür olmadıkları da bilinen bir gerçektir. Ne var ki, insanların bir kısmı bunun farkında, bir kısmı değil. İnsanın özgürlüğünün elinden alınması çok kötü bir şeydir; en ağır bir şerdir. 

         Allah, insanın özgürlüğünü engelleyecek şer güçleri bildirerek onlardan kendisine sığınılmasını öğütlüyor; "De ki: Sığınırım, karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran Rabbe/felakın Rabbine. Yarattıklarının şerrinden, karanlık çöktüğünde gecenin şerrinden, akitlere zehir akıtanların şerrinden ve haset eden, hasetçinin şerrinden." (Felak  113/1-5)  

          Ayetlerde geçen 'felaq' ve'Şerr' kavramlarının Türkçe anlamları:

"Felaq" "yarmak, çatlamak, ortaya çıkarmak" demektir.
(iflaq) becerikli, maharetli olmak,
(infilaq) yarılma, çatlama, ayrılma, atlama;

(qul euuzu bi rebbi'lfelaq)' ta geçen "el felaq" sözcüğü, karanlığın içinden yarılarak çıkan aydınlık, gündüzün başlangıcı, ufkun güneşin ilk ışıklarıyla kızardığı tan vakti, sabah anlamındadır.

"Şer" kelimesi, hiç kimsenin arzulamadığı, istemediği, herkesin uzak durduğu, kaçındığı veya çekindiği bir kötülükleri ifade eder.

          Allah'tan  sığınma talep etmek, O'na sığınmak, O'na sıkı bir şekilde sarılıp/yapışıp birlikte yürümek, kendini O'na emanet edip himayesine girmeyi istemek, O'na bağlanıp koruyuculuğuna kesin olarak güvenmek ve tam olarak her şeyinle kendini ona ısmarlamak... Bütün bunlar günlük hayatta gerçekleşebilir mi? Bu sorunun cevabı çok önemlidir. Çünkü, insan birey ve toplum olarak bu durumu gerçekleştirebildiğinde, kendisini eşitlik, özgürlük ve adalet içinde bulacaktır. O halde bunun bir yolu olmalı, var;

"Hamd, âlemlerin Rabbi Allah içindir. Rahmandır, Rahimdir. Din gününün sahibidir. Yalnız sana kulluk eder ve sadece senden yardım isteriz. Bizi dosdoğru yola ilet. Nimet verdiklerinin yoluna. Gazaba uğrayanların ve sapıtanların yoluna değil." (Fatiha 1/1-7

         Felak Suresindeki "sığınırım" sözünün ardından, Fatiha Suresindeki onaylama, söz verme ve istekte bulunmaya dikkat edilirse, özgürlük, eşitlik ve adaletin hayal değil, gerçek olduğu kolayca görülebilir. Bunun yanında Allah, karşılıklı oturup konuşabileceğimiz, tartışıp bir karara varabileceğimiz, bizim gibi bir varlık olmadığından, O'nunla beraberliğimiz de başka bir biçimde olacaktır.
         
         Bu noktada Allah-İnsan ilişkisini düzenleyen bir sistemin gerekliliği açıkça kendini göstermektedir. Söz konusu sistemin, her şeyin şerrinden kendisine sığınılacak olan ve karanlığı yarıp aydınlık sabahı ortaya çıkaran alemlerin Rabbi tarafından belirleneceği, kabul edilmelidir.

         Bu sistem/kurallar bütünü Kur'an'da Din olarak adlandırılmış ve "Sözlükte “dyn” kökü mastar olarak “borç alıp vermek” manalarına geliyor. Arapça’da kullanılan din, şeriat mezhep, sünnet, şia, menhec, namus vb. kelimeler yol, uyum, kanun, kural anlamındadır… Bunların hepsinde anlatılmak istenen insanoğlunun “kanun üstünde kanun” olan yüce bir yola, merciye yaslanması, O’nu izlemesi, onunla uyum içinde olması, O’nunla yürümesi gerektiğidir… Görüldüğü gibi bütün bunlar “din” kavramının mana ve mefhumunda mündemiçtir.

          Şu halde din, esasında Arapça’da alt-üst, arka-ön şeklinde dört boyutlu bir ilişkiler ağının birden(dûne) ifade ettiği gibi, insanoğlu için de dört boyutlu bir ilişkiler ağının tümünü birden ifade etmektedir. Şöyle ki;

geriye doğru(adet, töre),
ileriye doğru(yol, yordam),
yukarıya doğru(itaat, bağlılık),
aşağıya doğru(hüküm, kural, ceza, mükâfat)

demek oluyor. Bunların hepsini birden topladığı(tedvin) için bir tek kelimeyle durumu din diye ifade ediyoruz." (R.İ. Eliaçık, Nuzul sırasına göre Yaşayan Kur'an, Türkçe Meal/Tefsir, Kâfirun Suresi)

         İnsanoğlu için dört boyutlu ilişkiler ağını ifade eden Dinin bu ilişkiler ağı aynı zamanda kişinin Allah ile olan ilişkilerini de gösterir. Bunlardan yukarıya ve aşağıya doğru olanı doğrudan Allah-İnsan ilişkilerini, geriye ve ileriye doğru olanları ise,  aynı zamanda insanlarla olan ilişkileri de kapsar. Şunu da söylemek gerekir ki; aslında insanın Allah ile olan ilişkisi, insan-insan ve insanın diğer varlıklarla olan ilişkilerinde ortaya çıkmaktadır.

        Şöyle de söyleyebiliriz; bireyin, birlikte yaşadığı insanlarla olan ilişkilerindeki tutum ve davranışları, tabiat ile olan ilişkileri ve kendi özüne yönelik olarak yaptığı yetiştirme ve geliştirme çalışmalarının tamamı, onun Allah ile olan bağının yansımalarıdır. Biraz daha somutlaştırırsak; kişi, insanlara yalan söylemiyor; onlar hakkında dedikodu yapmıyor; onların canına, namusuna, malına zarar vermiyor; insanların özgürlüklerine saygı gösteriyor, onlara eşit ve adaletli davranıyor; trafik kurallarına uyuyor; ticaretinde insanları kandırmıyor; anasına-babasına ve diğer aile bireylerine iyi davranıyor; kendisi için iyi gördüklerini başkaları için de iyi, kötü gördüklerini kötü görüyor; yetime, yoksula, yolda kalmışa yardım ediyor; hayvanlara iyi davranıyor ve ağaç dikme mevsiminde ağaç dikerek, yol ihtiyacı olan yere yol yaparak yeryüzünde imar çalışmaları; vs., vs. yapıyorsa ve toplam olarak insanlık vicdanına uygun, ahlak ve fazilet sınırları içinde hayatını sürdürüyorsa, bu kişi için, "Allah ile arası iyi, O'nunla olan ilişkileri sağlıklı " denilebilir.

        "Karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran Rab" ifadesinden, buradaki Rab'bin, aydınlığın Rab'bi/İlahı(Allah) olduğunu anladığımız gibi, karanlıkların; sözleşmelerin, inanç ve düşüncelerin(aqaid) içine zehir akıtanların ve hasetçilerin de rableri/ilahları(tanrıları) olduğunu anlayabiliriz/düşünebiliriz...

        Kişinin gerçek Rab/İlah olan Allah'a sığınabilmesi için, sahte ilahları/tanrıları da tanıması, bilmesi gerekir ki, onlardan uzak ve Allah ile birlikte yürüyebilsin... Din'in insanlarla olan dört boyutlu(geri-ileri; yukarı-aşağı) ilişkilerini hatırlarsak; insanlık tarihinin, karanlıkların tanrılarına sığınanlarla, aydınlığın Tanrısı/İlahı Allah'a sığınanlar arasında çok çetin mücadelelerle geçtiğini görürüz.
          
         Allah’ın dışında tüm ilahlaştırılanlar (efendiler, reisler, şefler, şeyhler, patronlar, başkanlar, vs.) lüks ve israf içinde yaşamak isterler, bunun için de köleler gereklidir. Öyle ise onlara kimler köle olacak? Kandırdıkları ve zorla boyun eğdirdikleri mustazaf insanlar.  İşte bu insanlar çalışır, çabalar; ilahlaştırılanlar da bunların emeklerini ve kaynaklarını sömürerek refah içinde yaşarlar. Onun için Allah’ın elçilerine indirdiği mesajlarıyla tavsiye ettiklerini, kendisine Yol edinip O'na sığınmak isteyen insan bilinçli olmak zorundadır. Yoksa akidesini Allah’ın Dini adına zehirlerler. Allah’ın adını kullanarak batıl olan birçok şeyi Allah’tanmış gibi gösterirler ve insana yuttururlar.

     Sonuç olarak,  yıllardır en çok seyredilen filmlerde ve en çok okunan kitaplarda hep büyü ve sihirli sahnelerin bulunduğunu, söz konusu film ve kitapların çoğunu da Batılıların ürettiğini söyledikten sonra bir alıntı...

  "Allah'a sığınmak sayesinde cehaletten, hurafelerden, korkudan ve şerrin her çeşidinden korunmak mümkündür. Kur'an düğümlere üfleyen nefeslerden bahsediyor ve bunların şerrinden korunmak için Allah'a sığınmayı tavsiye ediyor. Düğümlere üfleyenlerden maksat büyüdür. Büyü ise, insanların hâlâ korkmağa devam ettikleri bir şerdir. Hâlâ bir güç durum karşısında, " acaba nazar mı değdi, acaba büyü mü yaptılar?" denildiğini işittiğimiz gibi, dünyanın her tarafında hâlâ aynı korkunun devam ettiğini ve hâlâ aynı sözlerin söylendiğini işitiyoruz. Yani büyü, beşerin hâlâ tesirinden ve korkusundan kurtulamadığı bir şerdir. Büyüden maksat maneviyat üzerinde tesir etmek, bu tesirlerden istifade ederek merama ermektir. insanın içinde vehimler ve korkular kımıldanmağa başladı mı ve insan bunlara yakasını kaptırdı mı, yapmayacağı bir şey kalmaz. Fakat bütün bunların boş olduğuna inanan ve bunlara asla kapılmayarak Allah'a sığınan kimse, hiçbir manevi sıkıntıya uğramaz ve onun üzerinde büyü ve buna benzer işler asla tesir etmez. (Ö.R. Doğrul, Tanrı Buyruğu, Tercüme ve Tefsir 2. cilt, Ahmet Halit Kitabevi /1947-İstanbul, 2. basılış)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder