9 Şubat 2012 Perşembe

İHLAS "Tevhit"

"Eğer, o zaman, gerçek bir varlığın olduğunu ve yokluğun hiç bir gerçek varlığı üretemeyeceğini biliyorsak, bu ezelden beri bir şeyin olduğunun bariz bir gösterimidir; Ezelden beri olmayanın bir başlangıcı olduğuna ve başlangıcı olanında başka bir şey tarafından üretilmiş olması gerektiğine göre, mantığımız bizi bu kesin ve bariz gerçeğin bilgisine götürür: ebedi, her şeye gücü yeten ve herşeyi bilen bir varlık olduğuna. Bu üstün akıl sahibi varlık, yanlız mı bırakacak bizi bir başımıza. Kitapsız mı bırakacak nankör insanı; Bakın parçaladılar birliğini Rahman'ın"
          İçinde yaşadığımız ve diğer birçok toplumda insanlar Tanrı inancı hakkında, açıkça şöyle bir söylemde bulunmazlar: 

Tanrı/İlah ikidir, üçtür, yedidir. Şu kişi ya da bu nesne benim putumdur ve ona taparım. Güzel kadınlar/yakışıklı erkekler, para,particilik, makam ve mülk varken görünmeyen tanrı da neymiş, ben gördüğüme ve bana zevk verene ibadet ederim.” 

           Evet, insanlar arasında böyle bir söyleme rastlamak nerede ise imkânsızdır. Ancak; bütün zamanlarda ve toplumların çoğunda, yaşanmakta olan duruma bakılacak olursa, kimi nesne ve insanların Allah’a eş ve ortaklar koşulduğunu görmek zor değildir. Öyle ise, inanç/iman ile tanrı/ilah tanımı ve değerlendirilmesinde sorunlar var ve tevhid ile şirk, insanlık tarihi boyunca vahyin ışığında anlaşılamamış ve şekillenmemiş demektir.

           Kur’an öncesi dönemleri bir kenara bırakıp Kur’an çağına bakarsak, “Gerçekten insanlar kendilerine çok yazık etmişler.” demekten kendimizi alamayız. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de İhlâs Suresi ve bu sureyi destekleyen başka surelerdeki ayetler var. Bir de bunlara Son nebi Hz. Muhammed (s)’in bu mesajları insanlara duyurmuş olmasını, şirk ve müşriklere karşı verdiği mücadele ile elde ettiği başarılı örnekleri eklersek, gerçekten dönemin müşriklerine “yuh!” demek gerekir, Hz. İbrahim misali... Şimdi günümüzden geride kalmış dönemi de olumlu ve olumsuz yanlarıyla bir örnek olarak rafa kaldıralım ve mevcut duruma bakalım. Öyle uzun boylu araştırmalar, deneyler, analizler, bireysel ve grupsal anketler, sosyolojik ve psikolojik incelemeler yapmaya hiç gerek yok; günümüz insanları da dünden pek farklı değiller…

           Herhangi birimiz, bu yazıyı okuduktan sonra, sokağa çıkıp bir süre insanları izleyelim; büyük bir azim ve tutkuyla peşinden koştukları nesne ve insanları görmeye çalışalım. Bunlar onların, onlar bunların neyi olduklarını görebiliriz. “Şirk inananların bir sorunu ve hastalığıdır”. Onun için izleme eylemimizdeki projeksiyonumuzu doğru alana yöneltmeliyiz. İşte İhlâs Suresi tam bu noktada sağlam, eksiksiz ve gediksiz bir anahtardır; her tarafı şirk ile kuşatılmış ve bir türlü daireyi yarıp çıkamayanlara…

 “De ki: O Allah Ehad’tır! Allah Samed’dir! Doğurmamış ve doğurulmamıştır! Hiçbir şey O’na denk olamaz!” (İhlâs 112/1–4).

          Bu aşamada “ehad” ve “samed” kavramlarının Türkçe anlamlarını titizlikle dikkate almamız gerekiyor;

           Tevhid: “Tek olmak, bir olmak” demektir. Değişik kullanım biçimleri; Bir yapmak, birleştirmek, (tevhid); birleşmek, bir araya gelmek, bir araya getirmek(ittihaden); tek başına oturmak, yalnız kalmak(tevahhud); birlik, cemiyet, birleşme, birlik yapma(ittihad); bir, tek, sayı ismi (ehad); birleme(vahdaniyet); birleşmiş (müttehid); birleyen, birleyici(muvahhid); tekilci, tek başına, başına buyruk, toplumdan ayrı yaşayan (vahdani); birlik, bir olma, ünite, birim(vahde); biricik, yegâne, eşsiz (Vahid) kelimeleri bu köktendir.

           Samed: “Devam etmek, kast etmek, karşı koymak, direnmek, içi dolu olmak” demektir. Değişik kullanım örnekleri; yönelmek, kast etmek (samd); yüksek yer, ulu, yüce, içine bir şey girip çıkmayan düz ve pürüzsüz kaya (samed); asla gebe kalmayan deve( samde); soğuk ve sıcak vakitlerde bile sütü kesilmeyen deve(mısmâd) kelimeleri bu köktendir… Görüldüğü gibi samed esas olarak ; “yüksek, ulu, yüce, toz tutmayan, kendisine hiçbir şeyin giremediği ve kendisinden hiçbir şeyin çıkamadığı, düz ve pürüzsüz kaya” manasına gelmektedir. (Razi, İbn Manzur). Bunu Allah için kullandığımızda; “tek bir bütün halinde olan ulu ve yüce Allah” demek olur. Bu, Türkçe’ de “bölünmez bütünlük” dediğimiz şeydir. Demek ki Allah, varlığı ve birliği ile bölünmez bir bütündür.(Eliaçık, Yaşayan Kur’an, İhlâs suresi tefsiri).

           Ehad ve samed kavramlarının anlamları bağlamında ve ışığında İhlâs Suresine yeniden baktığımızda, şirki nasıl paramparça edip dileyen insanı tevhid inancına ulaştırdığını görüp anlayabiliriz. İhlâs Suresinde Allah kendisini tanıtıp anlatıyor ve bütünüyle Allah’ı konu alan tek sure budur. Surede Allah’ın Birliği ve bölünmez bütünlüğü anlatıldıktan başka, inanç konusundaki yanılma ve sapmalara sebep olan batıl inançlar da açıklanmıştır. Allah’ı gereği gibi takdir etmek ve O’na hakiki anlamda inanmayı anlatırken sakınılacak durumlar da apaçık gösterilmiştir. Böylece insanların yanılmalarına, sapmalarına engel olmak istenmiş ve tevhid ilkesi/inancı bütün yönleriyle anlatılmıştır.

           İhlâs suresini doğru bir şekilde anlayabilen Müslüman, gerçek anlamda tevhid inancına ulaşmış, kelime-i tevhid olarak söylenen “Lailahe illallah” sözünü pratik hayatında ortaya koymuş ve böylece Kur’an’ ın tavsiye ettiği anlamda Allah tasavvurunu inşa etmiş olur. Çünkü inandım diyen insanların, en büyük sapıklık olan şirk batağına düşmeleri, Allah’ı gereği gibi tanıyamadıklarından kaynaklanmaktadır. Kur’an bu konuyu önemle ve değişik surelerde yineleyerek vurgulamaktadır.

 “Onlar, “Allah insana hiçbir şey indirmemiştir” demekle Allah’ı gereği gibi takdir edemediklerini/tanıyamadıklarınıgösterdiler. Söyle onlara: “Musa’nın insanlığa yol göstermek ve aydınlatmak için getirdiği, o kâğıt tomarları halinde gösteriş için dolandırıp durduğunuz, üstelik yüzleşmekten de çok korktuğunuz(çoğunu gizlediğiniz), sizin ve atalarınızın bilmediği şeyleri öğreten Kitabı kim indirdi?” “Allah” de ve bırak onları, daldıkları bataklıkta oynayıp/oyalanıp dursunlar.” (Enam 6/91).

           Kur’an’ın ayetleri insanlara iletildiği ilk zamanlarda/Mekke döneminde insanların bir kısmı, “biz Allah’a inanıyoruz ve bizi O’na yaklaştıran putlarımız var, onlara tapıyoruz” diyerek Hz. Muhammed’in Elçiliğini ve sunduğu mesajları reddediyorlardı. Bir kısmı ise, kendilerinin Hz. İsa’nın yolunda olduklarını, Hz. İsa’nın da Allah’ın oğlu olduğunu iddia ederek, diğer bir kısmı da Hz. Musa’nın yolunda olduklarını söyleyip inançsızlıklarını kamufle ederek ortaya koyuyorlardı. 

           Günümüzde ise inananlar, “Allah vardır ve birdir, her şeyi yaratan O’dur. Hz. Muhammed(s) bizim peygamberimizdir ve Kur’an’ ı Kerim kitabımızdır.” derler ve orada kalırlar. Ondan sonra, hayatlarına, inandıklarını söyledikleri Allah’ı ve Kitabı hiç hesaba katmadan devam ederler. Hâlbuki her şeyi yaratıp düzene koyan Allah, yarattığı insanların şirkten uzak; özgürlük, eşitlik, adalet ve huzur içinde yaşamlarını sürdürmeleri için Kitap ve Elçi göndermiştir. Gel gör ki, insanlar Allah’ı, Elçisini ve dolayısıyla Kur’an ile verilen mesajları bireysel ve toplumsal yaşamlarında ana ilkeler olarak uygulamadıklarından; huzur, güven ve adaletten yoksun bir hayat sürmektedirler. Özellikle yoksul halklar çok büyük bir zulüm görmekte ve Allah’ın yeryüzünde bütün insanlar için yaydığı nimetlerden yararlanamamaktadırlar.

           Bugün böyle… Ama bu, hep böyle gitmeyecek… Allah’ı gereği gibi tanıyanlar çoğalacak. Şirk ve inkâr içinde olan emperyalist sömürgeci ve abdestli kapitalistlerin yalan ve düzenbazlıkları, bir gün ortaya çıkacak ve halklar haklarının bilincine varacak. İşte o gün, kendilerini yeryüzünde her şeyin sahibi ve efendisi(rabbi) olduğunu sananlar, dürülüp katlanarak zamanın çöplüğüne atılacaklar. Ehad ve Samed olan Allah böyle vaat ediyor….

 “Allah’ı gereği gibi(hakkıyla) tanıyamadılar/bilemediler; Oysa kıyamet günü yeryüzü tamamen O’nun tasarrufunda olacak, gökler ise kudret eliyle dürülüp katlanacak. O, onların ortak koştukları her şeyin ötesinde ve yüce bir varlıktır.” (Zümer 39/67).
“Allah’ı hakkıyla takdir edemediler(O’nu gereği gibi kavrayıp bilemediler/tanıyamadılar). Allah her şeye gücü yeten, üstün bir otorite sahibidir.” (Hac 22/74).

            Sonuç…; Allah, ikileşmesi, yok olması veya değişmesi imkân ve ihtimal olmayan Ehad’dir (Birdir).  Allah’ın ehadiyetini kabul etmek; O’ndan başka bir Tanrı yok demek ve O’nun varlığını hissetmektir. İslâm’ın da temeli budur. Allah vardır, Birdir, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur ve bütün yaratıklar O’ nunla varlığını sürdürür. Eşi ve ortağı yoktur. Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır ve hiçbir şey O’na denk tutulamaz.  Bizim tevhid ilkemiz budur. Çünkü insanın içine en yüksek ilhamı veren, insanı gerçek insanlığa kavuşturan en hakiki, en şerefli ve en doğru inanç sistemi budur. Bütün dileğimiz bu tevhid ilkesiyle yaşamak, bu inançla ölmek ve haşrolmaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder