29 Şubat 2012 Çarşamba

İMAN VE AMELLER HAKKINDA HADİSLER


Kur’an öğretisine göre, cennetlik olabilmek için, iman edip,yararlı amel işlemek şarttır. Bunda da başarılı olabilmek için, İman ve Salih amel kavramlarının net bir şekilde bilinmesine ihtiyaç vardır.

İslam dininde, İman ve Salih amel iki ayrı kavram olmalarına rağmen, birinin yokluğu halinde diğeri de geçersiz olur. Örneğin: Kişi İman etmiş olmasına rağmen iyi amelleri yoksa Ahrette kurtuluşa eremeyeceği gibi. İyi amelleri olmasına rağmen iman etmemişse, iyi amelleri geçersiz olup yine kurtuluşa eremez.

Kur’an’dan mealen:

- Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabb’inin gelmesini yahut Rabb’inin bazı alâmetlerinin gelmesini bekliyorlar. Rabb’inin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, şüphesiz bizde beklemekteyiz! 6/158
Yukarıdaki ayet mealinde görüldüğü gibi, iman etmiş olmasına rağmen, imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye imanı fayda vermez.

Kur’an’dan mealen:

- Rablerini inkâr edenlerin durumu (şudur): Onların amelleri fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde edemezler. İşte bu, (haktan) uzak sapıklığın kendisidir. 14/18
Yukarıdaki ayet mealinde görüldüğü gibi, imanın yokluğu halinde, yapılan iyi ameller, fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu kül gibi yok olarak onları işlemiş olan şahsa fayda vermezler.

Kur’an’dan mealen:

- Erkek veya kadın kim mümin olarak salih amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz. 16/97
Yukarıdaki ayet mealinde İman ve Salih amelin, kurtuluş için birlikte olması gerektiği görülür. Rivayet uydurmacıları bu iki kavramı saptırmak için birçok rivayetler uydurmuşlardır. Özellikle vermek istedikleri mesaj, iman etmiş olan bir kimsenin ameli ne olursa olsun hiç cehenneme girmeyeceği ve cennete gireceği şeklindedir. Böylece iyi amelleri önemsiz, kötü amelleri zararsız göstermek suretiyle fesat meydana getirmeyi amaçlamışlardır. Eğer ki bu öğrettiklerini yutturamadıkları kimseler olursa, iman etmiş olan bir kimsenin günahı sebebiyle cehenneme gireceğini fakat orda imanı sebebiyle ebedi kalmayacağını söyleyip, ileri sürecekleri rivayetlerde uydurmuşlardır. Uydurdukları her çeşit rivayet için çeşitli seviyede alternatif rivayetler uydurmaya büyük gayret sarf etmişlerdir, böylece karşılarındaki şahsın beklentilerine göre işlerine gelen rivayeti ortaya koyarak, uydurdukları diğer alternatifleri gizleme yoluna giderler, böylece hadis külliyatlarının içeriğinden habersiz kimseleri kandırmaya çalışırlar.

Ameller konusunda bir diğer iddiaları da amelin şahsa bağlılığını iyi ameller yönünden ortadan kaldırarak, şahısların bir birleri yerine, hac etme, sadaka verme gibi ameller işleyebileceğini rivayet etmişlerdir. Bu hususlarda uydurmuş oldukları rivayetlerden örnekler verecek olursam:

329- ........... Katâde şöyle demiştir: Biz Enes ibn Mâlik (R) şöyle tahdis etti:

Muâz ibn Cebel, deve üstünde Peygamberin terkisinde iken, Peygamber (S):
- Yâ Muâz ibn Cebel! diye nida etti.
Muâz:
- Lebbeyk yâ Rasûlullah, ve sa’deyk, dedi.
Peygamber yine:
- Yâ Muâz! diye çağırdı.
Muâz:
- Lebbeyk yâ Rasûlullah ve sa’deyk, dedi.
Bu üç kere vâki’ oldu. Üçüncüde Rasûlullah.
 - Hiçbir kimse yoktur ki, kalbinden tasdik ederek Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Rasûlullah olduğuna şahâdet etsin de Allah onu ateşe hâram etmesin buyurdu.
Muâz:
- Yâ Rasûlullah, bunu insanlara haber vereyim de sevinsinler mi? dedi.
- Haber verdiğin takdirde buna güvenirler, buyurdu.
Muâz ibn Cebel, bunu ölümüne yakın günâhtan sıyrılmak için haber verdi. (Buhâri, Kitâbu’l-İlm H.68 Bab 50 C.1 S.281 Ötüken 1987. )

330- .......... Ben Enes (R)’ten işittim, şöyle dedi: Bana zikr olundu ki, Peygamber (S), Muâz’a.
- Allah’a hiçbir şey ortak kılmayarak Allah’a kavuşan kimse, cennete girdi, buyurmuştur.
Muâz:
- Bunu insanlara müjdeleyeyim mi? dedi.
Rasûlullah:
- Hayır, çünkü ben onların buna güvenmelerinden endişe ederim buyurdu. (Buhâri, Kitâbu’l-İlm H.69 Bab 50 C.1 S.281 Ötüken. )

331......... Ebû Zerr (R) Şöyle demiştir: Peygamber (S) şöyle buyurdu:
- “Cibril bana: ‘Ümmetimden her kim Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayarak (tevhit inancıyla ) ölürse cennete girer -yâhut ateşe girmez’ dedi”.
- Eğer o kişi zinâ etse ve hırsızlık yapsa da mı? dedi.
Peygamber:
- “Eğer (bu günâhları işlese de)” buyurdu. (Buhâri, Kitabu Bed’i’l-Halk H.32 Bab 6 C.7 S.3037 Ötüken 1987. )

332- İbnu Amr İbni’l-Âs radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Aziz ve celil olan Allah (kıyamet günü), ümmetimden bir adamı mahlûkatın üstünden seçer ve onun için doksan dokuz büyük defter açar. Her defterde, gözün alabildiği kadar büyüktür. Rab Teâla adama sorar: “Bu defterlerde yazılı olanlardan bir şey inkâr ediyor musun? Muhafız kâtiplerim (olmadık şeyler yazarak sana) zulmetmişler mi?” Kul:
 “Ey Rabbim! Hayır! (Hepsi doğrudur!)der. Rabb Teâlâ sorar:
“(Bunları yapmada beyan edeceğin) bir özrün var mı?” Kul der:
“ Hayır! Ey Rabbim!” Aziz ve celil olan Allah:
“ Evet! Senin bizim yanımızda (makbul, büyük) bir de hasenen var. Bugün sana zulüm yapmayacağız! Buyurur. Hemen bir etiket çıkarılır. Üzerinde “Eşhedu en lâ ilâhe illallah ve Eşhedu enne Muhammed en Rasûlullah (şahadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve şahâdet ederim ki Muhammed Allah’ın elçisidir.” yazılıdır.”
Sonra, Rabb Teâla der: “Ağırlığını (yani amellerin ağırlığını) hazırla!” Kul sorar:
“Ey Rabbim! Bu defterlerin yanındaki bu etiket de ne?” Rabb Teâle der: “Sana zulmedilmeyecek! Hemen defterler Mizan’ın bir kefesine konur, etiket de diğer kefesine. Tartılırlar. Sonunda defterler hafif kalır, etiket ağır basar. Esasen Allah’ın ismi yanında hiçbir şey ağır olamaz.” (K.s. 5077 C.14 S.390 Akçağ 1992, alıntısı, Tirmizi, İman 17, (2641). )

Bu rivayetlerde görüldüğü gibi, iman etmiş olan bir kimseye hiçbir günahın zarar vermeyeceğini, isterse günahları gözün alabildiğine, doksan dokuz defter doldurmuş olsun, böyle bir kimsenin hiç cehenneme girmeden, cennete gireceğini rivayet ettiler. Bu şekilde rivayetler uydurup, insanları aldatmalarının Kur’an’a uyan hiçbir yönü olmadığı gibi. Bu şekilde insanları boş umutlarla aldatmaya, Kur’an’da şeytan aldatması olarak tanım getirilmiştir. Bu husus ta, Kur’an’dan mealen:

- Ey insanlar, Allah’ın va’di gerçektir; sakın dünyâ hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan). Allah (ın affına güvendirmek sûreti ) ile sizi aldatmasın. 35/15
- Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evladın babası için bir şey ödiyemiyeceği günden sakının. Allah’ın va’di gerçektir. Dünya hayatı sizi aldatmasın. O aldatıcı (şeytan), sizi Allah’ın affına güvendirerek aldatmasın. 31/33
Şeytan, Allah’ın affına güvendirmek suretiyle insanları dünya hayatıyla aldatır ve Salih amel işlememeleri için çaba gösterir. İblisin bu aldatmasından ancak Allah’ın, Hâlis (ihlas sahibi) kulları korunmuştur. Bu konuda, Kur’an’dan mealen:
 - (İblis) dedi: “Senin izzet ve şerefine and olsun ki, onların tümünü azdıracağım.” 38/82

- “Yalnız onlardan hâlis, (ihlâs sahibi) kulların hariç.”  38/83
- (Allah) Buyurdu ki: “Gerçek (benim andımdır), ve ben gerçekleri söylerim,” 38/84

- “Senden ve onlar içinde sana uyan kimselerden cehennemi dolduracağım!” 38/85

Görüldüğü gibi, iblisin gücü yalnız, Allah’ın hâlis (ihlas sahibi) kullarına yetmemektedir. Peki bu, Allah’ın ihlas sahibi kulları, yalnız iman eden kimseler midir, yoksa iman etmekle beraber, iyi ameller işleyen ve fuhuş ile kötülüklerden korunan kimseler midirler. Bu hususta, Kur’an’dan mealen:

- (Yusuf’un), evinde kaldığı kadın, onun nefsinden murad almak istedi ve kapıları kilitleyip: “Haydi gelsene!” dedi. (Yusuf): “Allah’a sığınırım dedi, O benim Rabb’imdir. O bana iyi bir mevki vermiştir. O zalimleri iflah etmez!” 12/23
- And olsun, kadın onu arzû etmişti, eğer Rabb’inin doğruyu gösteren delilini görmeseydi Yusuf da onu arzû etmişti. Böylece biz kötülüğü ve fuhşu ondan çevirmek istedik; çünkü o, ihlâsa erdirilmiş (seçkin) kullarımızdandır.
12/24

- İnanan ve iyi işler yapanlar da halkın hayırlılarıdır.   98/7
- Rab’leri katında onların mükâfatı, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Bu (mükâfat) Rabb’inden korkan kimselere mahsustur. 98/8
Demek ki, İmanla beraber Salih amel işlemek şarttır ve Allah’ın ihlâslı kulları, kötülükten ve fuhuştan korunmuşlardır, ihlâslı kul olmanın göstergesi bu günahları işlememektir.

Yalnız iman edipte bu imanlarıyla hayır kazanmamış olanlar hakkında Kur’an’dan mealen:

- Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabb’inin gelmesini yahut Rabb’inin bazı alâmetlerinin
gelmesini bekliyorlar. Rabb’inin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, şüphesiz bizde beklemekteyiz! 6/158

Görüldüğü gibi imanla hayır kazanmak şarttır, yoksa yalnız başına iman, iman etmiş olan kimseye fayda vermez. Nasıl olur ki bir şahıs iman etmiş olurda, hiçbir hayır kazanmaz ve kötülükleri işleyip durur, böylece günahlarının çokluğundan amel tartısı hafif basar. Hayır ihlaslı olmak bu değildir. Kim, Allah’ın affına güvendirerek insanları kötülüklere sürüklerse, o ancak İblisin çığırtkanlığını yapmış olmaktadır. Allah, Kur’an’da iyiyi ve kötüyü detaylı bir şekilde göstermiştir, iyiliğin ve kötülüğün kurtuluş için etkisi yoktur iman etmek yeterlidir demek bunları hiçe saymak demektir. Böyle bir iddia küfrün ta kendisidir.

Ameller konusunda uydurdukları rivayetlerden daha da örnekler vermekte ve bu konuda Kur’an’dan ölçülerini göstermekte fayda olduğunu düşünüyorum, zira hem dünyadaki durumumuz hem de ahretteki durumumuz yapmakta olduğumuz amellerle doğrudan, doğruya ilgilidir. Bu konu öylesine önemlidir ki, Rivayetçiler, İslam Dinini, amelleri dışlamak suretiyle, imana indirgemeye ısrarla çaba göstermişlerdir.

333-............ Muâz ibn Cebel (R) şöyle demiştir: ben bir seferde Peygamberin bindiği Ufeyr denilen bir eşek üstünde Peygamberin terkisinde idim, Peygamber (S) bana:
- “Yâ Muâz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkı ve kulların da Allah üzerindeki hakkı nedir bilir misin?” diye sordu.
Ben de:
- Bunu Allah ile Resûlü en bilendir, dedim.
Resûlullah:
-”Allah’ın kulları üzerinde sâbit olan hakkı Allah’a ibadet etmeleri ve Allah’a hiçbir şeyi ortak kılmamalarıdır. Kulların Allah üzerinde ki hakkı da, kendisine hiçbir şeyi ortak kılmayan kişiye azâp etmemesidir (yâni bu husûstaki lutrudur)” buyurdu.
Bunun üzerine ben:
- Yâ Resûlullah! Bunu ben insanlara müjdelemeyeyim mi? diye sordum “Hayır, bunu onlara müjdeleme! Sonra buna güvenirler” buyurdu. (Buhâri, Kitâbu’l-Cihâd H.71 S.2690-2691 Bab 46 C.6 Ötüken 1987. )

Bu bölümde yer alan 329. Örnekte, Muâz İbn Cebel, peygamberin terkisinde deve üstündeydi, bu rivayette ise deve Ufeyr isimli eşek olmuş. Deveyle, eşeği birbirinden ayıramayanın rivayetine nasıl güvenilir. Diğer bir hususta 333. Örnekte, Allah’ın kulları üzerindeki hakkını, O’na ibadet etmeleri ve hiçbir şeyi ortak koşmamaları denmişken, kulların kurtuluş talebini konu ettiklerinde ise, kulların, Allah’a ibadet etmeleri gerektiğini yok saymışlardır. Bu ise rivayetin içinde ki bir çelişkidir. Ve dikkat edilirse, güya peygamber rivayeti insanlara söylememesi için Muâz’ı tembihlemiş, hal böyle olunca, peygamberin sözünü tutmayıp rivayeti bütün dünyaya ilan eden ve bu davranışıyla peygambere karşı gelmiş olan Muâz’ın sözüne, başka bir ifadeyle naklettiği rivayete nasıl güvenilir. Kaldı ki böyle bir olay vuku bulmamıştır, bu sadece, Peygamberle, Muâz’a iftira eden rivayetçilerin bir uydurmasıdır.

334- ......... Bana Mâlik, Amr ibn Yahyâ el-Mâzinni’den, o da babasından, o da Ebû Said Hudri ®’den tahdis etti. Peygamber (S) şöyle buyurmuştur:
“Cennet ahâlisi cennete, ateş ahâlisi de ateşe girdikten sonra Yüce Allah: Kimin kalbinde hârdal tanesi ağırlığınca imâm varsa ateşten çıkarınız, diye emreder. Bunun üzerine bu kimseler simsiyah kesilmiş hâlde çıkarılıp Hayât (yâhud Hayâ) nehri içine atılırlar ve orada sel uğradığında kalan yabâni reyhân tohumları nasıl süratle yetişirse öylece yetişirler. Görmez misin, bunlar sapsarı olarak ve iki tarafa salınarak (ne güzel) sürerler. (Buhâri, Kitâbu’l-İmâm H.15 C.1 S.176 Bab 14 Ötüken. )

Kur’an’a göre, Allah kendisine şirk koşmuş olan herhangi bir kimseyi, bu şirkle ölmesi halinde kesinlikle af etmez. Bu duruma göre tahdis etmiş oldukları rivayette, cehenneme girmiş olup ta kalbinde iman olanlar azap gördükten sonra orada ebedi kalmayıp, imarı sebebiyle cehennemden çıkacaklardır demekle, evvelki rivayetleriyle çelişkiye düşmüşlerdir. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayanların, cehenneme hiç girmeyeceğini tahdis etmişlerdi, bu ise açık bir çelişkidir.

335- .......... Ebû Said el-Hudri (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: “Kıyamet günü ölüm, aklı karalı alaca bir koç sûretinde getirilir. Akabinde bir nidâ bir nidâ edici:
- Ey cennet ehli! diye nidâ eder.
Cennetlikler hemen boyunlarını uzatıp başlarını ona doğru kaldırır ve ona bakarlar. Nidâ edici o Koç’u işaret ederek:
-Sizler bunu tanıyor musunuz? der.
Onlar, hepsi onu görmüş olarak:
- Evet tanıyoruz, bu ölümdür, derler.
Bundan sonra nidâcı:
- Ey nâr (ateş) ehli! diye nidâ eder.
Onlar da boyunlarını uzatıp başlarını kaldırarak ona doğru bakarlar. Nidâcı yine o koçu işaret ederek:
- Sizler bunu tanıyor musunuz? diye sorar.
Onların hepsi de Koç’u görmüş oldukları hâlde:
- Evet tanıyoruz; bu ölümdür, derler.
Akabinde o boğazlanır. Bundan sonra:
- “Ey cennet ehli! Cennette ebedi yaşayacaksınız, artık ölüm yoktur. Ey ateş ehli! Sizler de yerinizde ebedisiniz, artık ölüm yoktur, der.” (Buhâri, Kitâbu’t-Tefsir H.251 C.10 S.4553-4554 Bab 201 Ötüken 1988. )

Bu rivayette, kıyamet günü Cennet ve Cehenneme girenler yerlerinden ayrılmayıp bulundukları yerde ebedidirler demekle, evvelki rivayetleriyle çelişkiye düşmüşlerdir. Zira evvelki rivayette, cehenneme girmiş olup ta, kalbinde hardal tanesi miktarı iman olan kimselerin cehennemde ebedi kalmayıp çıkacaklarını tahdis etmişlerdir.

336-.......... Usmân ibn Affân’ın hizmetçisi Humran ibn Ebân haber verip şöyle dedi: Usmân oturaklarda otururken ben ona ab dest suyunu getirdim. Kendisi ab dest aldı ve ab dest alışı güzel yaptı. Sonra şöyle dedi:
- Ben Peygamberin (S)’in bu mecliste otururken ab dest aldığını ve ab dest almayı güzel yaptığını gördüm. Sonra: “Kim benim şu ab dest alışım gibi ab dest alır, sonra mescide gelir de iki rekat namâz kılar,sonra oturursa, onun geçmiş günahları mağfiret olunur” buyurdu.
 Yine Usmân:
- Peygamber “Aldanmayınız (yâni mağfirete aldanıp da günâh kazanmaya cüret etmeyiniz)! buyurdu, demiştir. (Buhâri, Kitâbu’l-Rikaak H.21 S.14 S.6370-6371 Bab 8 Ötüken 1989. )

Bu tür rivayetleriyle bolca af ruhsatları dağıtıp sonrada bu affa aldanma demeleri bir çelişkidir. Değil mi ki bu sözleri peygamberin söylemiş olduğunu iddia ediyorlar, peygamberin söylemiş olduğu bir söze inanmanın neresi aldanmadır, buda ayrı bir çelişkidir.

Ayrıca af ruhsatları dağıtmış oldukları rivayetleri, şu rivayetle çelişkilidir, şöyle ki:

337- Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Ümmetimin hepsi affa mazhar olmuştur, günahı aleni işleyenler hariç........... (K.S. 5933 C.16 S.399 Akçağ 1993, alıntıları, Buhâri, Edep 60; Müslim, Zühd 52, (2990). )

Bir önce ki rivayette tüm geçmiş günahlar af olur demişlerdi. Bu rivayette aleni (açık) işlenen günahları istisna etmeleri bir çelişkidir.

Birde tahdis etmiş oldukları diğer bir rivayette, millet malından bir aba çalanın cehenneme gideceğini iddia etmişlerdir. Bilindiği gibi hırsızlık aleni olmayıp gizli yapılan bir günahtır. Bu da günahı aleni işleyenler hariç bütün Müslüman ümmetin affedileceği yolundaki rivayetleriyle çelişkili olmuş olur. Rivayet şudur:

338- Bize Ali ibnu Abdillah tahdis edip şöyle dedi: Bize Sufyân ibnu Uyeyne, Amr ibn Dinâr’dan; o da Sâlim ibn Ebi’l-Ca’d’dan tahdis etti ki, Abdullah ibn Amr şöyle demiştir: Peygamberin yol ağırlığı olan eşyâsı üzerinde bekçilik yapan (siyâh) bir adam vardı. Ona kirkire denilirdi. Bu Kirkire (bir gün) öldü. Rasûlullah (S): “Bu adam cehennemdedir” buyurdu. Sahâbiler (acaba neden cehennemdedir diye) ona bakmağa gittiler. Ve onun terikesinde millet malından çalmış olduğu bir abâ buldular. (Buhâri, Kitâbu’l-Cihâd ve’s-Siyer H.272 C.6 S.2866 Bâb 189 1987 Ötüken. )

339-Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Zani bir kimse, zina yaptığı sırada mü’min olarak zina yapmaz, hırsız da çaldığı sırada mü’min olarak hırsızlık yapmaz, içkici, içki içtiği sırada mü’min olduğu halde içki içmez; insanların, onun yüzünden, gözlerini kendilerine kaldıracakları kadar nazarlarında kıymetli olan bir şeyi mü’min olarak yağmalamaz.” (K.S. 5880 C.16 S.352 Akçağ, alıntıları: Buhari, Mezâlim 30, Eşribe 1, Hudud 1, 20; Müslim,İman 100,(57); Ebû Dâvud, Sünnet 16,(4689; Tirmizi, İman 11,(2627); Nesâi, Sârık 1,(8,64). )

340- Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Kişi zina edince iman ondan çıkar ve başının üstünde bir bulut gibi muallak (asılı) durur. Zinadan çıkınca iman adama geri döner.” (K.S. 5881 C. 16 S.354 Akçağ, alıntısı: Ebû Dâvud, Sünnet 16,(4690); Tirmizi, iman,(2627). )

Bu iki rivayette, bazı büyük günahları konu ederek bunları işleyen kişinin, bu günahları işlediği anda mümin olarak işlemediğini rivayet etmişlerdir. Görünüşte, imanın çıkmasıyla tehdit ederek günahların işlenmesine mani oluyormuş havası vermek istemişlerdir. İşin aslında ise olayı çarpıtmaktan başka bir amaçları yoktur. Zira günah fiilinin işlendiği anda imanın çıktığını, bir bulut gibi insanın başı üzerinde beklediğini, günah işleme olayı bittiğinde de imanın hemen o günah işleyen şahsa geri döndüğünü rivayet etmeleri, Allah’ın o şahsa günah işlediği anda gazap ettiğini, günah işleme olayı bittiğinde o şahısla diğer müminler arasında yine fark kalmayacağı havası vererek, günahtan korkulmaması gerektiği kanaatının insanlarda hasıl olmasını amaçlamışlardır. Hal bu ki, zina ve katillik gibi büyük günahların korkunç neticesi, cehennemde ebedi kalmaktır. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Ve onlar ki harcadıkları zaman, ne isrâf ederler, ne de cimrilik ederler, (harcamaları), bu ikisi arasında dengeli olur. 25/67

- Ve onlar ki Allah ile beraber bir başka ilâha tapmazlar. Allah’ın haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa günahı(nın cezasını) bulur. 25/68

- Kıyamet günü onun için azab kat kat yapılır ve o (azab)ın içinde hor ve hakir olarak kalır. 25/69

- Ancak tövbe eden ve iman edip iyi amel işleyen kimselerin günahını Allah iyiliğe çevirir. Allah çok bağışlayan, çok merhamet esirgeyendir . 25/70

Görüldüğü gibi, olay günahın bitiminde imanın bir bulut gibi insana geri dönme olayı değildir. Olay, tövbe ve iman edip, salih amel işleme olayıdır. Günah işleyen günahından tövbe etmeli, küfür günahı işleyen küfründen tövbe edip iman etmeli ve her iki durumdan sonra da salih amel işlemek gereklidir. Aksi takdirde de günahkar şahıs mümin dahi olsa, amelleri tartıldığında tartısı hafif gelirse cehennemde ebedi kalır. Kur’an’dan mealen:

- Kimlerin (amellerinin) tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir. 23/102

- Kimlerin tartıları hafif gelirse işte onlar da kendilerini ziyana sokanlar, cehennemde ebedi kalanlardır. 23/103

Görüldüğü gibi, İslam dininde iş bir tartı işidir. Eğer ki, Allah’ın rızasını kazanmayı ve Cehenneme girmeyip Cennete girmeyi amaç edinmişsen, amellerin tartılması olayını kesinlikle göz ardı etmemen gerekir!

Günah işlemeyi teşvik etmek için uydurmuş oldukları diğer bazı rivayet örnekleri:

341- Ebu Hüreyre’den, Resûlullah’a atfen: “............ Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi toptan yok eder, günah işleyip istiğfar edecek yeni bir mahlûk yaratır ve onları mağfiret ederdi.” (K.S. 5370 C.15 S.179 Akçağ alıntısı: Tirmizi, Cennet 2,(2528); İbnu Mâce, Siyâm 48,(1752). )

Bu rivayette iddia ettiler ki, “günah işlememek yok oluş nedenidir, toptan yok olmamak için günah işlemek şarttır diye tahdis ettiler. Bu gibi iddialar Kur’an’a uymayan iddialardır. Zira, Kur’an’da günah işlememek övülmüş ve günahkarlar kötülenmiştir. Allah’ın toptan yok ettikleri günahtan kaçan takvalılar değil, günahkarlardır. Kur’an’dan mealen:

- Yoksa biz, inanıp iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa (Allah’ın azâbından) korunanları yoldan çıkanlar gibi mi tutacağız?
38/28

- Hayır, kim sözünü yerine getirir ve (günâhtan) sakınırsa, şüphesiz Allah da sakınanları sever. 3/76

- Görmediler mi, onlardan önce nice nesiller yok ettik; hem onlara yeryüzünde size vermediğimiz şeyleri vermiştik ve göğü de üzerlerine bol bol boşaltmıştık ve ırmakları ayaklarının altından akar kılmıştık. Fakat günahlarından ötürü onları helak ettik ve onların peşinden başka bir nesil yarattık.  6/6

Görüldüğü gibi, Allah’ın helak ettikleri takvalılar olmayıp, günahkarlardır. Bu itibarla tahdis ettikleri rivayetin aslı yoktur.

Günah işlemeyi teşvik maksadıyla uydurdukları başka bir rivayette. Günah işleyip te üç kere tövbe eden kimse artık tövbe etmeden ne kadar günah işlerse işlesin, Allah onu affetmiştir diye iddia ettiler. Şöyle ki:

342- ............. Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Ben Peygamber (S)’den işittim şöyle buyurdu: “Bir kul (bilmeyerek) bir günâh isâbet edip veyâ bilerek bir günâh işleyip de:
- Yâ Rabb, ben (bilerek) bir günâh işledim, yâhud (bilmeyerek) ben bir günâha uğramış oldum, kusûrumu afv ve mağfiret eyle! diye (günahını itirâf ve ) niyâz ederse, o kulun Rabb’i:
- Demek ki kulum (dilerse) günâhını affedecek, (dilerse) cezâlandıracak muhakkak bir Rabb’i olduğunu bildi. Şu hâlde ben de kulumu mağfiret ettim! buyurur.
Sonra bu kul Allah’ın dilediği kadar bir zâman (günahsız) yaşar. Sonra bir günâh daha isâbet edip veyâ bir günâh işleyip de:
- Yâ Rabb! Ben (bilerek) bir günâh işledim, yâhud (bilmeyerek) bir günaha uğradım. Kusûrumu afv ve mağfiret eyle! diye niyâz ederse, o kulun Rabb’i:
- Demek ki, kulum günâhını affedecek veyâ cezâlandıracak bir Rabb’i bulunduğunu gereği gibi bildi. Şu halde ben de kulumu mağfiret ettim! buyurur.
Sonra bu kul Allah’ın dilediği kadar bir zaman günâhsız yaşar. Sonra bir günâha isâbet edip veyâ günâh işleyip de:
- Yâ Rabb! Ben bir günah işledim veyâ bir günâha uğradım, kusûrumu afv ve mağfiret eyle! diye niyâz ederse, o kulun Rabb’i:
- Demek ki, kulum günâhını affedecek veyâ cezâlandıracak bir Rabb’i bulunduğunu gereği gibi bildi. Şu hâlde ben de kulumu mağfiret ettim! Buyurur.
Sonra bu kul Allah’ın dilediği kadar bir zamân günâhsız yaşar. Sonra bir günâha isâbet edip veyâ günâh işleyip de:
- Yâ Rabb! Ben bir günâh işledim veyâ bir günâha uğradım, kusûrumu afv ve mağfiret eyle! Diye Allah’a yalvarırsa, o kulun Rabb’i:
 - Demek ki, kulum günâhını affedecek veya cezâlandıracak bir Rabb’i olduğunu bildi, ben de üç defa kendisini avf ve mâğfiret ettim. Artık bu kulum dilediği işi işlesin! buyurur. (Buhâri, H.132 C.16 Bab 36 Kitâbu’t-Tevhit S.7365 Ötüken. Ayrıca; Müslim, Kitâb’t Tevbe; Müslim Ter. , VIII, 251 “2758”. )

Yukarıda ki rivayette görüldüğü gibi, “üç kere tevbe eden, artık tevbe etmeden ne isterse yapsın affedilmiştir” diye rivayette bulundular. Bu iddia, bütün dini mükellefiyetlerin ortadan kalkması ve bütün haramların helal sayılması manasındadır. Böyle bir iddianın İslam Dininde yeri olmadığı gibi, aklı başında hiç kimsenin böylesine bir hezeyana inanması mümkün değildir.

İslam dininde tövbe etmenin manası, onların iddia ettikleri şekilde değildir. Bu konuda, Kur’an’dan mealen:

- Allah’a göre, şu kimselerin tövbesi makbûldür ki, cahillikle bir kötülük yapıp hemen ardından tevbe ederler. İşte Allah onların tövbesini kâbul eder. Allah bilendir, hikmet sahibidir. 4/17

- Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da ölüm gelip çatınca: “Ben şimdi tövbe ettim.” diyenlere ve kafir olarak ölenlere tövbe yoktur (öylelerinin tövbesi makbûl değildir ). Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır! 4/18

- Sonra Rabb’in şunlar içindir (şunların yanındadır)ki, cehaletle kötülük işlediler, sonra onun ardından tövbe ettiler, (kendilerini düzelttiler; bun(u yaptık)dan sonra Rabb’in (böyleleri için) elbette bağışlayan, esirgeyendir. 16/119

- “Ve Ben, tövbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra da yola gelen kimseye karşı elbette çok bağışlayıcıyımdır.” 20/82
- Ve onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah’tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar, bile bile, yaptıklarında ısrar etmezler.  3/135

- Ey iman edenler! Bir daha (tövbeden) dönmemek üzere Allah’a tövbe edin; belki o zaman Rabbınız günahlarınızı örter ve sizi, Allah’ın, Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı gün, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. O gün, onların nûru, önlerinden ve sağ yanlarından koşar; onlar da derler ki; “Rabbımız! Nûrumuzu tamamla ve bizi bağışla. Şüphe yoktur ki, sen her şeye kadirsin.” 66/8
Görüldüğü gibi, tövbeden sonra ıslah olmuş olmak şarttır, yoksa tövbenin manası serbestçe günah işlemeye ruhsat değildir. Bu itibarla uydurmuş oldukları rivayet Kur’an’a ters olup aslı yoktur.

Ölüm anından önce, mümin olması için tebliğ almış olup ta, red etmiş olan bir kimsenin, ölürken iman etmesi halinde bu imanının geçerli olacağını iddia ve rivayet ettiler. Şöyle ki:

343-............. Bize Hammâd ibn Zeyd, Sâbit el-Bunâni’den; o da Enes (R)’ten şöyle tahdis etti: Yahûdi’nin bir oğlu Peygamber(S)’e hizmet ederdi. Derken bu oğlan çocuğu hastalandı. Peygamber ona hasta ziyâreti yapmak üzere gitti. Oradan çocuğa:
-”İslam Dini’ne gir! Buyurdu, çocuk da (şahâdet kelimelerini söyleyip) Müslüman oldu.
Said İbni’l-Müseyyeb de babası el-Müseyyeb ibn Hızn(R)’dan söyledi ki, Ebû Tâlib’e ölüm alâmeti hazırlandığı zamân Peygamber (S) onun yanına gitmiştir. (Buhâri, Kitâbu’l-Merdâ ve’s-Tıbb H.18 C.12 S.5699 Bab 11 Ötüken 1988. )

344-............ Ez-Zuhri şöyle demiştir: Bana Said İbni’l-Müseyyeb haber verdi ki, babası el-Müseyyeb ibn Hazn(R) şöyle demiştir: Ebû Tâlib’e ölüm (alâmetleri) geldiği zâman ona Rasûlullah (S) geldi. Ve amcasının yanında Ebû Cehl ibn Hişâm ile Abdullah ibn Umeyye ibni’l- Mugire’yi buldu. Rasûlullah, Ebû Tâlib’e:
-”Ey amca! Lâ ilâhe ille’llâh kelimesini söyle de bununla Allah katında senin için hüccet getireyim” dedi.
Bunun üzerine Ebû Cehl ile Abdullah ibnu Ebi Umeyye:
- (Yâ Ebâ Tâlib!) Abdulmuttalib milletinden yüz mü çeviriyorsun? Diye men’ ettiler. ............ (Buhâri, Kitâbu’t-Tefsir H.292 C.10 S.4641 Bâb 234 Ötüken 1988 )

Tahdis etmiş oldukları rivayetlerde, Peygamberin amcası Ebû Tâlib’in İman etmemiş olduğunu ısrarla tahdis ettiler, anlaşılan odur ki bu şekilde söylemeleri, Ebû Tâlb’in peygambere büyük bir destek  vermiş olduğu içindir. İmam Ali’nin babası olması da bu şekilde söylemeleri için ayrı bir ihtimaldir. Benim kanaatim Ebû Tâlibin “Mümin” olduğudur. Zaten Tahdis etmiş oldukları rivayette Kur’an’a uymamaktadır, şöyle ki:

Ölüm anında iman etmenin geçersiz olduğu hususunda, Kur’an’dan örnek verecek olursam, mealen:

- İsrail oğullarını denizden geçirdik, Fir’avn ve askerleri de zulmetmek ve saldırmak için onların arkalarına düştü. Nihayet boğulma kendisini yakalayınca (Fir’avn): “Gerçekten İsrail oğullarının inandığından başka ilah olmadığına inandım, ben de müslümanlardanım!” dedi. 10/90

- “Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş, bozgunculardan olmuştun?” (denildi). 10/91

- “Bugün senin (canından ayırdığımız) bedenini, (denizin dibinden) kurtarıp (sahilde) bir tepeye atacağız ki senden sonra gelenlere ibret olsun. Ama insanlardan çoğu bizim ayetlerimizden gafildir.” 10/92

Görüldüğü gibi, Fir’avn ölüm anında iman etmiş, fakat iman etmesi, Allah tarafından kabul edilmemiştir. Bu itibarla, bu hususta uydurmuş oldukları rivayetler, Kur’an’a uygun değildir.

345-.............. Bize Umer İbnu Ali, Ma’n ibn Muhammed el-gıfâri’den; o da Said ibn Ebi Said el-Makburi’den; o da Ebû Hureyre(R)’den tahdis etti. Peygamber(S): “Allah Taâlâ altmış seneye kadar yaşatıp ölümünü geri bıraktığı (hâlde yaratanı ve yaşatanı tanımayan) kimsenin özrünü izâle ve reddeder” buyurmuştur. (Buhâri, Kitâbu’r-Rikaak Bab 5 H.8 S.6361 C.14 Ötüken 1989. )

Yukarıdaki rivayetle, ölüm anında ki kimseye tebliğ yapılabilir iddiasında bulundukları rivayet çelişkilidir. Zira bir çok kimse altmış yaşından sonra yıllarca yaşamaktadır.

Uzunca bir rivayette, Allah’ın, zikredenler ve onların yanına iş için gelen kimse hakkında, Peygambere isnat ederek Ebû Hüreyre’den şu şekilde tahdis ettiler:

346- ............ Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu................................ Yüce Allah, meleklere:
 - Ey melekler, ben sizleri şâhid yapıyorum ki, ben bu zikreden kullarımı mağfiret ettim! Buyurur.
Meleklerden birisi:
- O zikredenlerin arasında fulân kişi var ki, o zikredenlerden değildir, bir hâceti için gelmiş oturmuştu! der.
- “O mecliste oturanlar öyle kemâl sâhibi kimselerdir ki, onlarla birlikte oturanlar şaki olamaz! cevâbını verir.” (Buhâri, Kitâbu’d-Daavat H.101 C.14 S.6345-6346 Ötüken 1989 . )

Bir kimsenin kendisi iyi amel işlemeden, sırf iyi amel işleyenlerin yanına gitmiş olması ona herhangi bir sevap kazandırmaz. Zira, münafıklar da, Peygamber ve sahabelerin yanına gidiyorlardı, buna rağmen bu onlara bir sevap kazandırmamıştır. Bu hususta, Kur’an’dan mealen:

- Münafıklara, acı bir azabın kendilerinin olacağını müjdele!  4/138Ve ayrıca İslam İnancına göre amel şahsidir. Kur’an’dan mealen:

- İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. 53/39
Görüldüğü gibi, sevap kazanmak için çalışmak şarttır. Bu itibarla uydurmuş oldukları rivayet, Kur’an’a ters olup aslı yoktur.

347- .............. Bize İbnu Cureyc haber verip şöyle dedi: Bana Ya’lâ ibn Müslim haber verdi ki, Müslim haber verdi ki, kendisi İkrime’den şöyle derken işitmiştir: Bana İbn Abbâs (R) şöyle haber verdi: Sa’ad ibnu Ubâde, anasından uzak bir yerde bulunduğu hâlde anası öldü. Bunun üzerine Sa’d :
- Yâ Rasûlullah! Ben anamdan uzakta iken anam vefât etti. Şimdi ben onun adına bir şey sadaka etsem, bu sadaka yapacağım şey ona fayda verir mi? dedi.
Rasûlullah:
- “Evet (onun adına yapacağın hayır, ona fayda verir)” buyurdu.
Sa’d ibn Ubâde:
- Ben seni şahid yapıyorum: Benim şu Mıhrâf ismindeki duvarlı bustanım anamın üzerine sadakadır, dedi. (Buhâri, Kitâbu’l-Vesâyâ
H.19 S.2603-2604 Bâb 15 C.6 Ötüken 1987. )

348-...... Abdullah ibn Mesûd (R) şöyle demiştir: Peygamber (S).
- “Hanginize mirasçısının malı, kendi malından daha çok sevimlidir?” diye sordu.
 Sahâbiler
- Yâ Rasûlullah! Bizden her bir kişiye muhakkak kendi malı daha sevimlidir! dediler.
- “Çünkü kişinin kendi malı, ölümünden önce hayır yoluna harcayıp önden gönderdiği malıdır. Mirâsçının malı da kişinin hayra sarf etmeyip ölünceye kadar geri bıraktığı malıdır” buyurdu.  (Buhari, Kitâbûr-rikak H.29 C.14 S.6377 Bab 12  1989 Ötüken.)

Birinci rivayette, ölen kimse için sadaka verilebileceği tahdis edilmişken. İkinci rivayette, kişiye ölümünden sonra mal hakkı tanımayarak, kişi ancak ölümünden önce yapmış olduğu sadakanın sahibidir denmesi bir çelişkidir.

349- Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Ameller her Perşembe ve Pazartesi günü arz edilir. Aziz ve Celil olan Allah o gün Allah’a hiçbir şirk koşmayan kulun günahını affeder. Bundan sâdece kardeşiyle arasında düşmanlık -küskünlük- olanı istisna eder, (onu affetmez) ve der ki: “Bu ikisini barışıncaya kadar terk edin.” (K.S. 3427. C.10 S.219 Akçağ, alıntıları: Müslim, Birr 36,(2565); Muvatta, Hüsnü’l-Hulk 17, (2,908); Ebû Dâvud, Edeb 55,(4916); Tirmizi, Birr 76,(2024). )

350- Ebu Musa radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm aramızda ayağa kalkıp şu beş cümleyi söyledi:
“Allah Teâla Hazretleri uyumaz, zaten O’na uyku da yakışmaz. Kıstı (tartıyı, rızkı) indirir ve kaldırır. Geceleyin yapılan amel, gündüzleyin yapılandan önce; gündüzleyin yapılan amel de geceleyin yapılan amelden önce Allah’a yükseltilir............ (K.S. 3482 C.10 S.286 Akçağ alıntısı: Müslim, İmân 293 (179). )

Bu iki rivayetin çelişkili olduğu açıktır, birincisinde amellerin, Perşembe ve Pazartesi Allah arz edildiğini rivayet etmişken. İkincisinde, geceleyin yapılan amel, gündüzleyin yapılandan önce, gündüzleyin yapılan amel de geceleyin yapılan amelden önce Allah’a yükseltildiğinin rivayet edilmesi bir çelişkidir. Diğer bir hususta, haklı, haksız dikkate alınmadan ve bir birlerine basitçe küskün olan iki kardeşin yaptığı günahların affedilmeyeceğini iddia edip, bunun dışında ki bütün günahların; büyük günahlar dahil olmak üzere, kesin olarak affedileceğini tahdis etmeleri ve bunun için Allah’a şirk koşmamanın yeterli olacağını söylemeleri Kur’an’a uygun bir husus değildir. Yakın kişimsilerin önemli olmayan konular dolayısıyla bazen küsmeleri, bazen barışmaları basit ve ender bir olaydır. Böyle bir şeyi zinadan, zulümden, kumar, katillik v.s. den ağır tutup bu büyük günahların peşinen affedildiğini iddia ve tahdis etmek, İslam dini ile ilgisi olmayan ve insanları günahlara teşvik etmeyi amaçlayan iddialardır.

Büyük günahlardan sakınmanın gerekli olduğu konusunda, Kur’an’dan mealen:
- Eğer size yasak edilen büyük günahlardan sakınırsanız,
öbür günahlarınızı örteriz ve sizi ağırlanacağınız bir yere sokarız. 4/31

351- .............. Ebû Hureyre’den demiştir ki:
Rasûlullah (s.a.) (şöyle buyurmuştur:
- “İnsan öldüğü zaman (bütün) amel(ler)i kendisinden kesilir. Ancak üç şey müstesna; sadaka-i cariye, faydalanılan ilim ve kendisine dua eden salih evlâd.” (Ebû Dâvûd, K. El- Vesaya (17), Bâb 14 H.2880 C.11 S.88 Şamil 1991, diğer rivayet edenler, Müslim, vasıyye 14 Tirmizi, ahkam 36; Nesâi, vesâya 8. )

Yukarıdaki rivayette görüldüğü gibi, iddia ettiklerine göre üç kişi hariç, öldükten sonra herkesin ameli kesilirmiş. Dikkat edilirse, bu rivayetlerinin uydurma olduğu hemen anlaşılır. Şöyle ki, bu gün hayatta olup ta, iddia ettikleri amellerden herhangi birini işleyen bir Müslüman’ın sevabı, ameli işlediği günden itibaren yazılacak ve işlemeye başlayacaktır. Hal bu ki aynı şahıs beş yüz sene önce dünyaya gelmiş olsaydı ve aynı ameli işleseydi, bugünkü duruma göre beş yüz sene daha fazla sevap kazanmış olacaktı, veya aynı şahıs, aynı ameli kıyametin kopmasından bir gün önce işlemiş olsa, sadece kazanacağı sevabı bir gün çalışmış olacaktı. Bu duruma göre, dünyaya geliş zamanı bir avantaj veya dezavantaj olmaktadır. Hal bu ki, İslam dininde sevap veya günah yönünden herkes, zamana göre değil yaptığına göre eşit olarak değerlendirilir. Kim bir zerre miktarı sevap işlese karşılığını görür, kim bir zerre miktarı günah işlese karşılığını görür. Ameller arasında fark olmadığından sadaka-i cariye diye bir şey yoktur. Örneğin: Bin liralık sevap işleyen işleme zamanıyla ilgili olmadan ona göre sevap alır, oğlunu iyi olarak beş yüz sene önce yetiştirmiş olanla, aynı şekilde beş yüz sene sonra yetiştirmiş olan aynı sevabı alır. Bir parayı fakirlere vermeyle veya iddia ettikleri gibi, sadaka-i cariye dedikleri çeşme yapması v.s. arasında fark yoktur. Bu konuda Kur’an’dan örnek verecek olursak, mealen:

- O gün insanlar amellerini görmeleri (karşılığını almaları) için geri dönüp gelirler. 99/6
- Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. 99/7

- Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür. 99/8

- Kıyâmet günü için adalet terazileri kurarız. Hiç kimseye bir haksızlık edilmez. (İnsanın yaptığı iş), bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa onu getiririz. Hesap görücü olarak biz yeteriz. 21/47

Bu itibarla uydurdukları rivayetin aslı yoktur.

352- ................ Bize Mâlik, Muhammed ibn Abdillah.......’tan haber verdi ki, o şöyle demiştir: Ben Ebû’l-Hubâb Said ibn Yesâr’dan işittim, o şöyle diyordu: Ben Ebû Hureyre (R)’den işittim, şöyle diyordu:Rasûlullah (S): “Allah kime hayır murâd ederse ona musibet verir” buyurdu. (Buhâri, Kitâbu’l-Merdâ ve’s-Tıbb H.5 C.12 S.5688 Bâb 1 Ötüken. )

353-............... Bize şube, el-A’meş’ten; o da Ebû Vâil’den; o da Mesrûk’tan haber verdi ki, Âişe(R): Ben Rasûlullah (S)’tan ziyâde hastalığı şiddetli olan hiçbir kimse görmedim, demiştir. (Buhâri, Kitâbu’l-Merdâ ve’s-Tıbb H.6 C.12 S.5689 Bâb 2 Ötüken. )

354-.............. Abdullah ibn Mesûd (R) şöyle demiştir: Ben Peygamber (S)’in hastalığında vücûdu hummânın harâretinden şiddetle sarsıldığı sırada huzûruna vardım ve:
- Yâ Rasûlullah, şüphesiz ki, hummâ harâretinden çok ızdırab çekmektesin! dedim.
Ardından:
- Yâ Rasûlullah, bu şiddetli hummânın şüphesiz iki kat ızdırabı var, elbette buna karşılık size iki kat ecr ve mükâfat vardır: diye arz ettim.
 Rasûlullah:
- “Evet, Herhangi Müslümân bir ezâ isâbet ederse, muhakkak ağacın yapraklarının düşmesi gibi, Allah o müslümândan günahlarını düşürür” buyurdu. (Buhâri, Kitâbu’l-Merdâ ve’s-Tıbb H.7 C.12 S.5689 Bâb 2 Ötüken. )

Bu gibi rivayetlerle, iddia ettiler ki, en çok musibet en iyi olanlara gelir, ondan sonra sırasıyla diğer faziletli kimselere gelirmiş. Hal bu ki, durum hiçte iddia ettikleri gibi değildir. En çok musibet takvada en ileri olanlara değil, en çok günah işleyenleredir ve hayatın çeşitli safhalarında çeşitli şekilde gelebilir. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin yaptığı(işler) yüzündendir. (Allah, işlediklerinizin) birçoğunu da affeder. 42/30
Bu itibarla uydurdukları rivayetin aslı yoktur.

355- İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: “Maşrık cihetinden iki adam geldi ve hitabede bulundular. Onların beyanlarındaki güzellik herkesin hoşuna gitti. Bunun üzerine Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:
“Beyanda mutlaka bir sihir var!” buyurdular.” (K.S. 5920 C.16 S.390 Akçağ 1993, alıntıları: Buhâri, Tıbb 51; Muvatta, Kelam 7, (2,986); Ebû Dâvûd, Edeb 94,(5007); Tirmizi, Birr 81,(2029). )

Bu rivayette, güzel sözde mutlaka sihir olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddiaya göre üstün güzellikte beyana sahip olan Kur’an hâşâ ondan, sihir olmuş oluyor. Böyle bir iddia ise ancak müslüman olmayanların, Kur’an hakkında söylemiş oldukları bir iddiadır. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Onlara açık açık ayetlerimiz okunduğu zaman kendilerine gelen hakkı inkâr edenler: “Bu, apaçık bir sihirdir” dediler.  46/7
Görüldüğü gibi, uydurmuş oldukları rivayet, Kur’an’a dolaylıda olsa saldırı içermektedir ve peygambere bir iftiradır.

356- Ümmü Habibe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Ademoğlu’nun, emr-i bi’l-ma’ruf veya neh-i ani’l-Münker veya Allah Teâla hazretlerine zikir hariç bütün sözleri lehine değil, aleyhinedir.” (K.S. 5916 C.16 S.381 Akçağ, alıntısı: Tirmizi, Zühd 63, (2414). )

Din konusu dışında konuşmanın yasak olmadığı bir çok konular vardır. Örneğin, Alışveriş etmek, Meslek öğrenip veya öğretmek veya herhangi meşru bir ihtiyacı söylemek veya güzel bir sohbet yapmak gibi. İddia ettiklerine göre, bir doktora hasta olduğunu söyleyen bir kimse dahi günaha girmiş olmaktadır. Zira bu söylediği, Emr- bi’l-maruf veya nehy-i ani’l-münker olmadığı gibi, Yüce Allah’ı zikirde değildir. Bir müslüman, hem dünyası için, hem de ahreti için birlikte çalışabilir, bundan dolayı bu tür boş iddialar, müslümanları günlük yaşantılarında zora koşmak için uydurulmuş aslı olmayan ve İslam toplumunu dünyevi işlerde geri bırakıp zayıf duruma düşürmeyi amaçlayan rivayetlerdir. Bir müslümanın dünya hayatında yapacağı şey, Allah’ın kendisine verdiği nimetlerle ahiret yurdunu isteyip, dünyadan da nasibini unutmaması ve iyilik yapıp, bozgunculuk yapmamasıdır.

Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- “Allah’ın sana verdiği ile ahireti iste. Ve dünyadan nasibini unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sende ihsanda bulun. Yeryüzünde fesâd arama Çünkü Allah müfsitleri sevmez.”  28/77
357- Ebu Musa radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Bir kimse ölünce, arkada ağlayanları kalkıp: “Vay benim dağım, vay efendim...” gibi sözler sarf ederse, ona iki melek vekil kılınır, melekler ölen kimsenin göğsüne vura vura: “Sen öyle misin?” diye sorarlar.” (K.S. 5434 C.15 S.257 Akçağ 1992, alıntısı: Tirmizi, Cenâiz 24,(1003). )

Allah’a isyan etmemek ve dolayısıyla makul ölçülerde olmak şartıyla, üzücü bir olayın meydana gelmesi halinde bir kimsenin ah edip ağlaması meşrudur, hatta olayın şiddetine göre kişi çok üzülüp çokça ağlamışta olabilir, önemli olan günaha girecek davranışlarda bulunmamasıdır. Bir kimse öldüğünde yakınları üzüntülerini açığa verirken haddi aşarak günaha girmişlerse, bu ağlamalarından dolayı ölüye azab edilmez, zira herkes ancak kendi günahından sorumludur. Bu hususta, Kur’an’dan mealen:

- De ki: “Allah her şeyin Rabb’i iken ben O’ndan başka Rab mi arayayım? Herkesin kazandığı yalnız kendisine âittir. Kendi  (günah) yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabb’inizedir; (O) ayrılığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir. 6/164
Görüldüğü gibi rivayetleri, Kur’an’a uygun olmayıp aslı yoktur.

358- .......... Bize Mâlik, Yahyâ ibn Said’den; o da Muhammed ibn İbrâhim’den, o da Alkame ibn Vakkaas’tan; o da Umer (R)’den haber verdi ki, Umer şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: “Ameller niyete göredir. Her bir kimse için ancak niyet ettiği şey vardır. Binâenaleyh her kimin hicreti Allah’a ve Resûl’üne yönelmişse, onun hicreti Allah’a ve Resûlünedir. Artık nâil olacağı bir dünyâ veyâ evleneceği bir kadından dolayı hicret etmiş kimse varsa, onun hicretine sebep olan şeydir. (Buhâri, Kitâbu’l-İmân H.47 C.1 S.209-210 Ötüken. )

Bir kimse iyi ameller işlerken niyeti iyi ameller işlemek değil de başka şeylerse, örneğin: İnsanlara gösteriş için sadaka verirse veya insanlara gösteriş için namaz kılarsa veya para karşılığı Oruç tutar veya haccederse yene esas amacı iyi ameller işlemek değil de onun dışında başka şeylerse sevap alamaz. Bu gibi durumlara değinmekle beraber rivayette tüm niyetler için genelleme yapılması yanlıştır, zira niyetlerin aksi yönü de vardır, kişi kötü bir şey yaparken iyi bir şey yaptığını sanabilir, bundan dolayı iyiliğin ve kötülüğün ölçüsü şahısların niyeti olmayıp, Allah’ın kitabı Kur’an’dır. Bir kimsenin işlemiş olduğu kötülüğü iyi sanması, işlemiş olduğunu kötülüğü meşru kılmaz. Yapılan işin iyi bir iş olması esastır. Bu hususta Kur’an’dan örnek verecek olursak, mealen:

- De ki: “Size (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyâna uğrayacak olanları söyleyeyim mi?” 18/103

- Dünyâ hayatında bütün çabaları boşa gitmiş ve kendileri de iyi iş yaptıklarını sanan kimseleri? 18/104

- İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa çıkan kimselerdir, kıyâmet günü onlar için terâzi kurmayız (veya onlara hiçbir değer vermeyiz).
18/105

- Onlar ki, inandılar ve iyi işer yaptılar, elbette biz işi güzel yapanın ecrini zâyi etmeyiz. 18/30

Dikkat edilirse, inanıp işi güzel yapanın, yani, inanıp ta güzel işler yapanın ecri zayi olmamaktadır. Yoksa ayetleri inkar ederek, yanlış inancıyla ve yanlış işleriyle sevinip iyi iş yaptığını sanan kimselerin bütün çabaları boşa gitmiştir. Bu itibarla, bu konuda uydurmuş oldukları rivayetin aslı yoktur.

359- İbnu Amr İbni’l-As anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Mekke’yi fethettiği zaman şu hitabede bulundu:
“Bilesiniz! Kocasının izni olmadan bir kadın (kocasının malından) bağışta bulunması caiz değildir.” (K.S. 5792 C.16 S.254 Akçağ, alıntısı: Ebû Dâvud, Büyû 86,(3546,3547). )

360- Ebu Umâma radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki.......................
“Kadın, kocasının evinden onun izni olmadan (başkasına) infak edemez!”
Kendisine: “Ey Allah’ın Resûlü! Yiyecek de mi? denildi.
“Bu, mallarınızın en kıymetlisidir!” buyurdular. ........ (K.S. 5937 C.16 S.407-408 Akçağ, alıntıları: Tirmizi, Vesâya 5,(2121); Ebû Dâvud, Büyû’90,(3565). )

361- Ka’b İbnu Mâlik’in anlattığına göre: “Hanımı, kendine ait bir zinet eşyasını Resûlullah aleyhissalâtu vesselâma götürüp: “Ben bunu tasadduk ediyorum” demiştir. Aleyhissalâtu vesselâm kendisine: “Kadının kendi malından (da olsa) bağışı kocasının izni olmadan caiz değildir. Acaba sen Ka’b’den izin aldın mı?” demiştir. Hanım “Evet!” deyince, hanımın kocası Ka’b İbnu Mâlik’e (bir adam göndererek: “Sen Hayre’ye zinetini tasadduk etmesine izin verdin mi? diye sordurmuş, Ka’b: “Evet” deyince Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm kadının hibesini kabul buyurmuştur”. (K.S. 6730 C.17 S.284 Akçağ, alıntısı: İbn-i Mace 2389. )

Resûlullah’a atfen: “Kocasının nikahında olduğu müddetçe, bir kadına malından hibede bulunması câiz değildir.” (Ebû Dâvûd, Büyû’ 86,(3546,3547.) )

Yukarıda ki rivayetlerde görüldüğü gibi, bir kadının, kocasının izni olmadan, ne kocasının, nede kendisinin malından hibede bulunamayacağını tahdis etmişlerdir. Buna rağmen şu rivayetlerde bulundular:

363-............. Esmâ bin tu Ebi Bekr (R) şöyle demiştir: Ben
- Yâ Rasûlullah! Benim hiçbir malım yoktur, ancak bütün malım (kocam)ez-Zubeyr İbni’l-Avvâm’ın bana verdiği ve benim mülküm yaptığı mallar vardır. Ben bu mallardan sadaka vereyim mi? diye sordum.
Rasûlullah (S)
- “Sadaka ver, parayı kap içine koyup saklama, sonra sana karşı da saklanır” buyurdu. (Buhâri, Kitâbu’l-Hibe ve Fadlihâ ve’t-Tahrid aleyhâ H.24 C.5 S.2386 Ötüken. )

364- ............. Hemmâm ibn Münebbih şöyle demiştir: Ben Ebû Hureyre (R)’den işittim ki, Peygamber (S): “Kadın, kocasının kazancından, onun izni olmaksızın infâk ettiği zamân, o infâkın sevâbının yarısı kocaya âid olur” buyurmuştur. (Buhari, Kitâbu’n-Nafakaat H.10 C.12 S.5462 Bâb 4 Ötüken 1988. )

Bu iki rivayette de, kadının, kocasının izni olmadan hem kendi
malından, hem de kocasının malından infakta yani hibede bulunabileceğini, hatta sevabın yarısının kocasına, dolayısıyla diğer yarısının da kadına ait olacağını rivayet etmişlerdir. Böylece bu konudaki rivayetlerinde çelişkiye düşmüşlerdir.

365- Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Bir adam ölmüştü, diğer biri, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâmın işiteceği şekilde onun için şöyle söyledi: “Cennet mübarek olsun!” Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm sordu:
“Nereden biliyorsun? Belki de o mâlâyani konuştu veya kendisini zengin kılmayacak bir miktarda cimrilik etti!” (K.S. 5912 C.16 S.377 Akçağ, alıntısı: Tirmizi, Zühd 11,(2217). )

Bu rivayetlere, daha önce yazmış olduğum, kim “Leilehe illallah” demişse kesinlikle cennete gideceği, cehenneme gitmeyeceği şeklindeki rivayetleriyle çelişkilidir.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder