29 Şubat 2012 Çarşamba

KABİLE, ŞEHİR VE HİLAFET KONULARINDA HADİSLER



449-............. Bize Şu’be tahdis etti ki, Abdulmelik ibn Umeyr şöyle demiştir: ben Câbir ibn Semure (R)’den işittim, o şöyle dedi: Ben Peygamber (S)’den işittim, O: “On iki emir olacaktır” buyurdu.
Yine Câbir: Ben ancak Peygamberin söylediği bir kelimeyi işitmiştim. Onu da babam Semure:
- Resûlullah: “Bunların hepsi Kureyş’tendir” buyurdu, diye rivâyet etti. (Buhâri, Kitâbu’l-Ahkâm 79 Bab 52 C.15 S.7075 Ötüken.
 450- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm ) buyurdular ki: “Bu iş (emirlik), insanlardan iki kişi bâki kaldıkça Kureyş’te olmaya devam edecektir.” (K.S. 1707 C.6 S.406-407 Akçağ, alıntıları: Buhari, Menâkıb 2, Ahkâm 2; Enbiya 1; Müslim, İmâret 4,(1820). )

Bu tür rivayetlerle, müslümanların yönetimi belirli bir kabileye bağlanmak istenmiştir. Böylece zaman içerisinde İslam toplumunun zayıflamasını ve dağılmasını amaçlamışlardır. Görünüşte, Peygamberin mensup olduğu Kureyş kabilesini güya övüyorlar. Hal bu ki durum hiçte böyle değildir. Amaçları müslümanlara zarar vermek için ırki veya kabileci unsurları ortaya atmaktır. Kureyş kabilesine mensup olan şahıslardan iyi kimseler olabileceği gibi, iyi olmayan kimselerinde olması mümkündür. Yönetimi, Kureyşe tahsis etmekle bazı kötü kimselere, ister istemez müslümanları yönetme fırsatı verilmek suretiyle diktatörlüğe yol açmış olurlar. Zira diktatör, bir fert olabileceği gibi, bir ırk veya kabile olabilir. Bu tür kimselerde şahıslar bakımından değerli olmanın ve insanları yönetmeye layık olmanın ölçüsü bir kimsenin iyi ve ehil olması olmayıp, kendilerine ırki veya kabilevi bağlarla bağlı olup olmamasıdır. Yani kabilelerinden veya ırklarından olan kimseler ne yaparlarsa yapsınlar diğer insanlardan üstün ve değerlidirler. Fakat diğer ırklardan olan kimseler ne kadar iyi olurlarsa olsunlar, onlarca kendilerinden daha aşağıda olan kimselerdirler. Halbuki, İslam dini cihan şümul bir dindir ve dünyanın bütün ırklarından müslümanlar olabilir. Eğer ki bu ırklardan herhangi birine üstünlük verilirse bu ırkın mensupları diğerlerini ezebileceği gibi, diğerlerinde bu eziklikten dolayı küskünlük gelebileceği açıktır. Bu da, İslam dininde ki, Mümin kardeşliğinin ortadan kalkmasına ve İslam toplumunun parçalanmasına yol açar. İslam dininde iyi olmanın ölçüsü ırk olmayıp takvadır ve bütün Müminler kardeştir. İmamlık yapma garantisi, İbrahim peygamberin soyuna dahi verilmemişken, bu garantiyi başka soylar için iddia ve tahsis etmek boş bir iddiadır. Bu konuda Kur’an’dan örnek verecek olursam, mealen:

- Rabb’i, bir zaman İbrahim’i birtakım kelimelerle sınamış o da onları tamamlayınca: “Ben seni insanlara İmam yapacağım.” demişti. “Soyumdan da (imamlar yap, yâ Rabbi!)” dedi. (Rabbi): “Zalimlere ahdim ermez (onlar için söz vermedim).” buyurdu. 2/124
Görüldüğü gibi, imamlık olayında belirli bir soy garantisi yoktur.

- Ve onlar ki: “Rabb’imiz bize gözler sevinci (gönüller açan) eşler ve çocuklar lütfeyle ve bizi (senin azabından) korunanlara imam yap.” derler. 25/74
Mealini yazdığım ayetteki dua, Rahman’ın kullarının duasıdır. Eğer ki, imamlık olayı belirli kimselere verilmiş olsaydı, Rahman’a kul olanların tamamı ki, bunlar cennetlik olan müminlerin tamamıdır, böyle bir dua yapmalarının manası olmazdı. Başka bir ifadeyle, Rahman’a kul olan herkes müslümanlara imamlık yapabilir.

Kur’an’dan mealen:

- Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, (Allah’ın buyrukları dışına çıkmaktan) en çok korunanınızdır. Allah bilendir, haber alandır.  49/13

Görüldüğü gibi, Allah yanında İnsanlar için üstünlük yalnız ve yalnız takvadadır. Takva ise şahsa bağlı bir şeydir. Aile, kabile ve ırkla ilgili değildir. Eğer, aileye bağlı olsaydı ne İbrahim peygamberin babası ne de Nuh peygamberin oğlu küfretmezdi. Bundan da anlaşılır ki, İmamlığın Kureyş’e ait olduğu veya belirli bir soya ait olduğu yolunda ki rivayetleri uydurma olup aslı yoktur.

451- Sefine (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm ) buyurdular ki: “Hilafet, ümmetim arasında otuz yıl sürecektir. Bundan sonra saltanat gelecektir.” Sa’id İbnu Cumhân dedi ki: “Sonra ilâve etti: “Hz. Ebû Bekr (radıyallahu anh)’in hilafetine Hz. Ömer’in hilafetini, Hz. Osman’ın hilafetine Hz. Ali’nin hilafetini (radıyallahu anhüm ecmain) (parmaklarınla say) bak!” dedi. Bunları (sayınca hakikaten) otuz yıl bulduk.
Sefine’ye Emeviler, hilâfetin kendilerinde (devam ettiğini) zannederler” demişti. Şu cevabı verdi: “Beni’z-Zerkâ yalan söylüyor. Onlar krallardır, hem de en kötü krallar.”. (K.S. 1708 C.6 S.411 Akçağ, alıntıları: Ebû Dâvud, Sünnet 9,(4648,4647); Tirmizi, Fiten 48,(2227). )

452- İbnu Mes’ud radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm ) buyurdular ki:
 “İslâm’ın değirmeni otuz beş veya otuz altı veya otuz yedi (yıl) döner. Eğer (dini terk ederek kendilerini) helak ederlerse, daha önce helak olanların yolunu tutmuş olurlar. Dinleri ayakta kalırsa, onlar için yetmiş yıl ayakta kalır!” Ben dedim ki: “(bu yetmiş yıllık müddet) zikri geçen (otuz beş yıllık müddet)ten sonra mı başlayacak, yoksa geçen kısım buna dahil mi?”
“Mezkûr müddet buna dahildir! Buyurdular. ”(K.S. 5962 C.16 S.439-440 Akçağ, alıntıları: Ebû Dâvud, Fiten 1,(4254). )

Birinci rivayette, halifelerin dört olduğu ve hilafet müddetinin otuz yıl süreceği tahdis edilmiştir. İkinci rivayette ise İslam dininin en fazla yetmiş yıl süreceğini ve bundan sonra artık değirmeninin dönmeyeceğini yani ortadan kalkacağını, peygambere isnaden iddia etmişlerdir. Gerçekler bunu hilafına olduğu gibi, bu iddia sadece onların içindeki bir hasreti ortaya koymaktadır. Kaldı ki yine işlerine geldiği zaman bu rivayetlerine de çelişkili başka rivayetlerde ortaya koymuşlardır. Şöyle ki:

453- Hz. Câbir İbnu Semüre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm ) buyurdular ki:
“Bu din, hepsi Kureyş’ten gelecek olan on iki halifeye kadar aziz ve güçlü olacaktır.”
“Sonra ne olacak?”
“Sonra herc (fitne ve kargaşa) gelecek! diye cevap verdi.” (K.S. 1709 C.6 S.412-414 Akçağ, alıntıları:Buhari, Ahkâm 51;Müslim, İmâret 5-9 (1821); Tirmizi, Fiten 46,(2224). Bu üç kitap, hadisin “Kureyş’ten kelimesine kadar kısmını; Ebû Dâvud da (Mehdi 1,(4279,4280) tamamını tahriç etmiştir. )

454-Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor:“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Beni İsrail’i peygamberler (aleyhümüsselâm) idâre ediyorlardı. Bir peygamber ölünce yerine ikinci bir peygamber geçiyordu. Ancak, benden sonra peygamber yok. Ama ardımdan halifeler gelecek ve çok olacaklar.”
Orada bulunanlar:
“(Onlar hakkında) bize ne emredersiniz?” diye sordular.
“Önceki biatınıza sadâkat gösterin. Onlara haklarını verin. Onlar üzerindeki haklarınızı (eda etmedikleri takdirde, kendilerinden değil) Allah’tan isteyin. Zirâ Allah’u Teâla idâreleri altındakilerin hukukunu onlardan soracaktır” buyurdu.” (K.S. 1712 C.6 S.416-417 Akçağ, alıntıları:Buhâri, Enbiyâ 50;Müslim, İmâret 44 (1842). )

Görüldüğü gibi, evvelki rivayetlerinde halifeler ancak dörttür demişken, bu rivayetlerde on ikiye ve bundan da çelişkili bir şekilde, sayı vermeden halifeler çok olacaklardır diye rivayette bulunmuşlardır.
Ayrıca, zalim yöneticilerin müslümanları ezmesini sağlamak için, yöneticilere haklarını verin fakat size haklarınızı vermezlerse onlardan hak talep etmeyin tavsiyesinde bulunmuşlardır. Bu konuda uydurdukları rivayetlerin asılsız ve çelişkili oldukları açıktır.

455-........... ez- Zuhri şöyle demiştir: Bana Ebû Seleme, Ebû Said el Hudri (R)’den tahdis etti ki, Peygamber (S): “Devlet başkanı yapılan bir halifenin muhakkak iki tâne sırdaş müşâviri vardır: Bunun birisi ona hayır yolu emredip gösterir ve hayra teşvik eder, diğeri de ona şerr yolu gösterip ve şerre teşvik eder. Masûm olan Allah’ın (fenalıktan koruyup) masûm kıldığı kimsedir” buyurmuştur. (Buhâri, Kitâbu’l-Kader 17 C.14 S.6500-6501 Bab 7 Ötüken. )

İslam halifeleri, kendilerine iyiliği veya kötülüğü emredenleri ayıramayacak kadar aptal değillerdir ki, kendilerine kötülüğü emreden kimseleri sırdaş edinip onları maaşa bağlasınlar. Bu rivayeti uydurmaktan amaçları, halkı yöneticilerden, yöneticileri de bir birlerinden şüphe eder hale getirip kargaşa çıkarmaktır. Bu rivayet İslam halifelerine ve yardımcılarına yöneltilmiş bir iftira ve asalsız bir iddiadır.

Bu tür rivayetlerinde özellikle halkın yöneticilere güvenini sarsmak için çeşitli rivayetler uydurmuşlardır, şöyle ki:
456-... Ebû Zer’den demiştir ki:
Rasûlullah (s.a.) (bana hitaben şöyle) buyurdu:
-”Ey Ebû Zer! Gerçekten ben seni zaif görüyorum ve kendim için arzu ettiğim şeyi senin için de arzu ediyorum. Binaenaleyh iki kişi üzerine (bile olsa) başkan olma ve yetim malına veli olma” buyurdu. (Ebû Dâvud K.el-Vesaye (17), Bab 4 H.2868 C.11 S.59-60 Şamil Yayınevi, ayrıca Müslim, imare (17); Nesâi, vesaya 10. )

457-..................... Uzunca bir rivayetin sonunda Resûlullah’a atfen:
 “-İdarecilik görevi hakdır. Elbette halk için bu görevi üstlenen kimselere ihtiyaç vardır. Fakat bu görevi yüklenenler (mesuliyetli bir görev yüklendikleri için) cehennemlik (olma tehlikesiyle karşı karşıya)dırlar.” buyurdu. (Ebû Dâvud K.el-Harac ve’l-fey’ Bab 5 H.2934 C.11 S.189 Şamil Yayınevi. )

Yukarıda ki rivayette, parantez içindeki ifadeler asıl metnin içinde yoktur. İfadenin aslı: “İdarecilik görevi hakdır. Elbette halk için bu görevi üstlenen kimselere ihtiyaç vardır. Fakat bu görevi yüklenenler cehennemliktir.” şeklindedir.

458-... Peygamber (s.a.)’den, Ebû Hüreyre yoluyla Tahdis edilen rivayette:
“Kim (devamlı olarak zalim) idareci ile düşer-kalkarsa fitneye düşer”.
“Kul (zalim) sultana yaklaşmakla Allah’tan uzaklaşmaktan başka bir şey kazanamaz.” (Ebû Dâvûd K.es-Sayd (16), Bab 24-25 H.2861 S.39-40 Şamil Yayınevi. )

Metinde ki asıl ifade: “Kim idareci ile düşer-kalkarsa fitneye düşer.” “Kul sultana yaklaşmakla Allah’tan uzaklaşmaktan başka bir şey kazanamaz.” şeklindedir.

459-... Ebû Musâ (el-Eş’ari)’den demiştir ki:
İki kişiyle birlikte Peygamber (s.a.)’e gitmiştim. Onlardan biri söz aldı ve
-(Ey Allah’ın Resulü) Senin işinde (görev alabilmemiz hususunda) bize yardımcı olmanız için (buraya) geldik” dedi. Diğeri arkadaşının (bu) sözünün aynısını söyledi. Rasûlullah (s.a.) de:
“-Sizin en haininiz (devlet dairesinden) iş isteyendir.” buyurdu.
Bunun üzerine Ebû Musa Peygamber (s.a.)’den özür dileyerek:
- Ben onların niçin geldiklerini bilmiyordum, dedi ve döndü gitti de bir daha onlara hiçbir iş(lerin)de yardımcı olmadı. (Ebû Dâvûd, K. el-Harac ve’l-İmare ve’l-fey’ Bab 2 Şamil Yay. Ayrıca:Buhâri, icâre 1, mürteddin 2, ahkâm 7; Müslim, imare 15; Ebû Dâvud, Akdiye 3, hudud 1; Ahmed b. Hanbel IV-393-409,411. )

Görüldüğü gibi, gerek müslümanların devlet başkanlarını, gerekse memurlarının cehennemlik olduğunu rivayet ve iddia etmişlerdir. Bu ise İslam devleti yöneticilerine ve memurlarına yöneltilmiş bir iftira ve saygısızlıktır. Bir kimse sahip olduğu faydalı bir malı pazarlama hakkına nasıl sahipse, bir kimsede aynı şekilde emeğini pazarlama hakkına sahiptir, meşru olan bir şey suç olarak tanımlanamaz. Hal böyle olunca nasıl olurda devlet dairesinden iş isteyen kimseler hain olarak nitelenir. Peygamberlerde yöneticilik yapan kimselerdir. Buna rağmen yöneticiler cehennemliktir demek büyük bir saygısızlıktır. Bu itibarla, Müslümanlarla, İslam devleti idarecileri arasında fitne amaçlayan bu rivayetlerin aslı yoktur.

İslam devleti memurlarına karşı yapmış oldukları saldırılarına hedef olarak özellikle kadıları seçmişlerdir. Böyle yapmalarının nedeni. İslam adaletini icra edenlere karşı yine halkın güvenini sarsmak ve böylece böylece bozgunculuk meydana getirmek içindir. Şöyle ki:

460- Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor:“Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Kim insanlar arasında kâdı tayin edilmiş ise, bıçaksız boğazlanmış demektir. (K.S. 4881 C.14 S.76 Akçağ, alıntıları:Ebû Dâvud, Akdiye 1,(3571,3572); Tirmizi, Ahkâm 1, (1325). )

Bu rivayette, kadılara yaptıkları işin ehemmiyetini hatırlatmak ve adaletli karar vermeye teşvik etmek istedikleri akla gelebilir. Fakat diğer rivayetlerine baktığımızda amaçlarının hiçte bu olmadığı, kadıların muhakkak adaletsiz karar verdiklerini vurgulamak istedikleri açıkça anlaşılır. Şöyle ki:

461- Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Kim Müslümanların kadılık hizmetini talep edip elde etse, sonra adaleti zulmüne galebe çalsa cennete girer. Zulmü adaletine galebe çalsa ateş onundur. (K.S. 4885 C.14 S.80 Akçağ, alıntıları:Ebû Dâvud, Akdiye 2,(3575). )

Yani demek istiyorlar ki, kadıların zulmen haksız yere karar vermesi olağandır, yeter ki doğru kararları daha fazla olsun, hiçbir mahzuru olmaz. Hatta daha da cesaretlendirmek ve haksız kararlara mazeret olmak üzere, kadıların verecekleri haksız kararlara hata maskesi takarak, böylece haksız kararlarında, kadıların sevap kazanacaklarını iddia ettiler. Şöyle ki:

462- Amr İbnu’l-Âs radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:  “Hâkim içtihad eder ve isabet ederse kendisine iki ücret (sevap) verilir. Eğer içtihad eder ve hata ederse ona bir ücret vardır.” (K.S. 4885 C.14 S.82 Akçağ, alıntıları:Buhâri, İ’tisam 21; Müslim, Akdiyye 15,(1716); Ebû Dâvud, Akdiye 2,(3574); Tirmizi, Ahkâm 2,(1326); Nesâi, Kazâ 3,(8,224). )

Zulüm işlemeyen ve hata yapmamaya özen gösteren takvalı kimseleri, kadılık mesleğinden uzaklaştırıp, haksızlık yapabilecek kimselerin kadılık yapmalarını sağlamak amacıyla 462. Örnekte tahdis etmiş oldukları rivayetlerine çelişkili olarak, kadıların hiç sevap kazanamayacaklarını, en iyi ihtimalle ancak, sevap ve günah yönünden başa baş gelebileceklerini rivayet ettiler. Şöyle ki:

463- Abdullah İbnu Mevhib anlatıyor: “Osman İbnu Affan, İbnu Ömer radıyallahu anhüm’e : “Git insanlar arasında hükmet!” dedi:
“Eymü’minlerin emiri, beni bu vazifeden affetmez misiniz?” diye ricada bulundu. Hz. Osman radıyallahu anh:
“Bundan niye kaçıyorsun? Senin baban da kâdı idi” diye ısrar etmek istedi. Ancak Abdullah dedi ki: “Doğru da, ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın:
“Kim kadı olur ve âdaletle hükmederse, bu kimse başa baş (sevap ve günahı eşit) ayrılmaya liyakat kazanmıştır” dediğini işittim. Artık (Resûlullah’ın bu sözünden) sonra ne ümid edebilirim?” (Hz. Osman bunun üzerine Ömer’e teklifte bulunmadı. )” (K.S. 4883 C.14 S.78 Akçağ, alıntıları:Tirmizi, Ahkâm 1,(1322). )

Bu rivayette, kadı ne kadar doğru bir kimse olsa ve doğru karar verse de sevap kazanamayacağını, ancak günah ve sevabının en iyi ihtimalle denk gelebileceğini rivayet ettiler. Hal bu ki 462. Örnekte kadı isabetli karar verirse iki sevap, yanlış karar verirse bir sevap kazanacağını ve hep kârlı olacağını rivayet etmişlerdi. Bu açık bir çelişkidir.

464- Ebû Şüreyh el-Adavi radıyallahu anh anlatıyor: “Mekke’ye asker sevk eden Amr İbnu Said’e dedim ki:
“Ey emir, bana müsaade et. Fethin ferdası gününde Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın söylemiş bulunduğu bir hadisini hatırlatayım: Allah’a hamd ve senadan sonra şöyle buyurmuştu: “Mekke’yi insanlar değil, Allah haram kılmıştır. Allah’a ve âhirete inanan hiçbir mümine orada kan dökmek helal olmaz. Ağaç sökmek de helal olmaz. Eğer biri çıkıp da Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın oradaki savaşını göstererek kan dökmeye ruhsat vermeye kalkarsa kendisine şunu söyleyin: “Allah, Resûlüne izin vermişti, ama size vermiyor!” Mekke’de bana bir gündüzün bir müddetinde (gün doğumundan ikindiye kadar) izin verildi. Sonra bugün tekrar eski hürmeti (haramlığı) ona geri döndü. Bu hususu, sizden burada hazır olanlar, hazır olmayanlara ulaştırsın.”
Ebû Şüreyh’e: “Amr sana ne dedi?” diye soruldu.
“Ey Ebû Şüreyh bunu ben, senden daha iyi biliyorum. “Harem”. âsi olana, kan döküp kaçana, cinayet işleyip kaçana sığınma tanımaz!” diye cevap verdi.” dedi.” (K.S. 4585 C.13 S.161 Akçağ, alıntıları:Buhâri, İlm 37, Cezâu’s-Sayd 8, Meğâzi 50; Müslim, Hacc 446,(1354); Tirmizi, Hacc 1,(809), Diyât 13,(1406); Nesâi, Menâsik 11,(5,205,206). )

465- İbnu Abbâs radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Fetih günü buyurdular ki:
“Fetihten sonra artık hicret yoktur. Ancak cihad ve niyet vardır. Öyleyse askere çağrıldığınız zaman hemen asker olun!”
Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm sözlerine şöyle devam etti: “Allah, bu beldeyi semâvat ve arzı yarattığı zaman haram kıldı. Burası kıyamete kadar Allah’ın haramıyla haramdır (onu insanlar haram kılmamıştır). Benden önce kimseye orada kıtal helal olmadı. Bana da günün bir müddetinde helal kılındı. Burası Kıyamete kadar Allah’ın haramıyla haramdır. (Allah’a ve ahirete inanan hiç kimseye, orada kan dökmesi helal değildir. Ayrıca) onun dikeni koparılmaz, av(hayvan)ı ürkütülmez, buluntusu da alınmaz (yerinde bırakılır). Ancak ilan edip sahibini arayacak olanlar alabilir. Mekke’nin otu biçilmez!”
Abbas radıyallahu anh atılarak: “Ey Allah’ın Resûlü! İzhir otu hariç olsun” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm : “İzhir hariç!” buyurdu. (K.S. 4586 C.13 S.164-165 Akçağ, alıntıları: Buhari, Cezâu’s-Sayd 9, Hacc 43, Cenâiz 77, Büyû’ 28, Meğâzi 52; Müslim, Hacc,(1353); Nesâi, Hacc 110,(5,203,204); Ebû Dâvud, Menâsik 90,(2017),(2018). )

466- Sahiheyn’in bir rivayetinde anlatıldığına göre, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (Medine’nin dışına doğru) yürüdü. Önünde Uhud görünmüştü:
“Bu dağ var ya, o bizi çok seviyor , biz de onu seviyoruz” buyurdular. Medine’ye yönelince de:
“Ey Allah’ım! Hz. İbrahim Mekke’yi haram kıldığı gibi, ben de (Medine’yi) iki dağ arasıyla haram kılıyorum. Allah’ım (Medine halkını) müdd ve sa’larınla mübarek kıl” buyurdular.” (K.S. 4597 C.13 S.176-177 Akçağ, alıntıları: Buhâri, Fezâilu’l-Medine 6; Müslim, Hacc 462,(1365). )

464 ve 465. Rivayet örneklerinde, Allah’ın Mekke’yi haram kıldığını, dolayısıyla insanların haram kılmadığını rivayet etmelerine rağmen, 466. Örnekteki rivayette Mekke’yi İbrahim peygamberin haram kıldığını rivayet etmeleri bir çelişkidir. Diğer bir hususta, Mekke’de kan dökmeyle, Mekke’nin ağacını, dikenini ve otunu özdeşleştirmeleri, konuyu saptırmak amacıyla uydurdukları bir saçmalıktır. Dünyadaki bitkilerden insanlar nasıl istifade ediyorlarsa, Mekkelilerinde, Mekke’nin ağacından, otundan istifade etmeye hakları vardır. Kan dökme (savaş) hususunda uydurdukları rivayette Kur’an’a aykırıdır. Şöyle Ki:

- Sana haram ayından, onda savaştan soruyorlar. De ki, “Onda savaş, büyük bir günahtır. Fakat (insanları) Allah yolundan çevirmek, Allah’a ve Mescidi Harâm’a karşı nankörlük etmek halkını (Mekke’den) sürüp çıkarmak, Allah yanında daha büyük bir günahtır. Fitne çıkarmak (adam) öldürmekten daha büyük (bir günah)tır. “Onlar yapabilseler sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmağa devam ederler. Sizden kim dininden döner ve kafir olarak ölürse, işte onların bütün yaptıkları dünya da, ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır. 2/217
- Haram ayı, haram aya karşılıktır. Hürmetler, karşılıklıdır. Kim size saldırırsa, onun saldırdığı kadar siz de ona saldırın; Allah’tan korkun, bilin ki Allah (günahlardan) korunanlarla beraberdir. 2/194 Görüldüğü gibi, kendilerine saldırılması halinde haram ay(lar)da dahi Müslümanlar kendilerini savunmak için silah kullanabilirler. Bunun, Mekke’nin dışında veya içinde olması arasında fark yoktur.

Mekke, Allah tarafından haram kılınmış bir şehirdir. Kur’an’dan mealen:

- (de ki) “Ben, bizzat kendisinin haram kıldığı bu şehrin Rabb’ına ibadet etmekle emr olundum. Her şey O’na âittir. Ve ben, Müslümanlardan olmakla emr olundum”. 27/91
Mekke’nin haram şehir olmasının manası, kendisine ait özel yasakların bulunmasından dolayıdır. Örneğin, Hac zamanı yasakları ve müşriklerin, Mescid-i Harâm’a yaklaştırılmaması ve Mekke’nin güven ve huzurunu bozacak olaylardan sakınılması hususlarına dikkat edilmesi ile Mekke’yi saygın bir yer olarak kabul etme olayıdır. Yoksa olay Mekke’nin otunu, dikenini koparmama veya Mekke’nin asayiş ve savunmasını boş bırakma olayı değildir. Bir şehrin güvenliğini sağlamaya çalışacak silahlı zabıta kuvvetleri yoksa, şehrin asayişini bozmaya kalkışacak silahlı kimseler cesaretlenip zarar vermeye kalkışırlar.

467- Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm” buyurdular ki: “Mekke’de silah taşımak hiç kimseye helal değildir. (K.S. 4587 C.13 S.167 Akçağ, alıntısı: Müslim, Hacc 449, (1356). )

Bu rivayet dikkate alındığında, amaçlarının Mekke’ye saygı göstermek olmayıp, Mekke’yi hem iç asayiş bakımından, hem de dış dış güvenlik bakımından savunmasız bırakmak olduğu kolayca anlaşılır.

Mekke için uydurdukları rivayetler gibi, Medine içinde rivayetler uydurmuşlardır. Şöyle ki:

468- Asım-l Ahvel’den rivayet: “Enes b. Malik’e sorularak.
Resûlullah Medine’yi haram kıldı mı? diye sordum:
- Evet, o haramdır. Onun otu koparılmaz, bunu kim yaparsa Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerinedir, cevâbını verdi.” (Müslim, 464/151 C.7 Sönmez Neşriyat. )

Bu tür rivayetlerle, Medine’ye saygı maskesi altında, Medine halkına saldırıda bulunmuşlardır. Kim bir beldede yıllarca yaşarda o beldeden hiç ot koparmamaya gücü yeter, bu mümkün müdür? Hem otların kutsallığı olayı diye bir şey İslam dininde yoktur. Bütün otlarda bir şehre süs veya fayda değildir, örneğin dikenlerde ottur ve çoğaldığında tarıma zarar verebilecek bir sürü bitkilerde ottur, bir kimse bir asma bahçesi kurar da onun bahçesini bellemez mi? Bunun gibi bahçelerden ayıklanması gereken bir çok ot vardır. Diğer bir hususta, Medinelilerin vermiş oldukları büyük cihat dır. Bu mücahit sahabeler ve Müslüman çocukları, Allah nezrinde, Medine nin bir parça otundan daha az değerli midirler ki, bir parça ot kopardıklarında lanete uğramış olsunlar. Hem de öyle bir lanet ki, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetiyle lanetlenmek suretiyle lanetlenmek. Bu da gösteriyor ki bu çeşit rivayetleri uydurmalarının amacı ot olmayıp, dolaylı yoldan Medinelileri lanetlemektir, anlaşılan odur ki, Medinelilerin, Peygambere verdikleri destek ve cihat gayretleri, rivayet uydurmacılarının pek hoşuna gitmemiş.

Medine konusunda uydurdukları örnekleri daha da çoğaltırsak:

469- .... Adiy b. Zeyd’den; demiştir ki: Resûlullah Sallallâhu aleyhi vesellem Medine’nin her tarafından birer berid (12 mil)lik (bir bölgeyi) koru tayin etti. (Oranın) ağaçları (yapraklarını düşürmek için) silkelenmez ve kesilmez. Ancak (zarûret miktarı yedirilmek üzere) deve (sırtında) götürülen (yapraklar) müstesnâ. (Ebû Dâvud, K.el-Menâsik (11), Bâb 95-96 S.31 C.8 H.2036 Şamil Yayınevi )

470- ... Hz. Ali’den (rivayet olunduğuna göre) Peygamber (s.a.) şu (Medine’nin harem kılınması olayı hakkında (şöyle) buyurmuştur:
“-Yaş otu kesilmez, avı ürkütülmez, yitiği alınmaz. Ancak onu ilân edecek olan kimse müstesnâ orada herhangi bir kimsenin savaş için silâh taşıması ve oradan ağaç kesmesi uygun değildir. Ancak bir kimse (orada) devesini otlatabilir. (Ebû Dâvud, K.el-Menâsik (11), Bâb 95-96 S.30 C.8 H.2035 Şamil Yayınevi )

Medinelilere saldırı ve onlara hayatı zorlaştırmak amacıyla uydurulmuş bu rivayetlerin aslı yoktur.

471- İbnu Amr İbni’l-As radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm” buyurdular ki: “Habeşliler sizi terkettikçe onları terkedin. Zira, Kâ’be’nin hazinesini sadece zü’s-süveykateyn (ince bacaklı olan kimse) çıkaracaktır.” (K.S. 4595 C.13 S.174-175 Akçağ, alıntıları: Ebû Dâvud, Melâhim 11,(4309). )

472- Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm” buyurdular ki:
“Kâbe’yi, Habeşlilerden bacakları ince bir adam tahrip edecektir.” (K.S. 4593 C.13 S.173-174 Akçağ, alıntıları: Buhâri, Hacc 49; Müslim, Fiten 57,(2909); Nesâi, Hacc 125,(5,216). )

473- Buhari’nin İbnu Abbâs’tan kaydettiği diğer bir rivayete göre, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurmuştur: “Kâ’be’yi yıkacak olan o ayrık iri ayaklı, güdük kafalı (koyu siyah) Habeşli’yi Kâ’be’nin taşlarını birer birer söker halde görür gibiyim!” (K.S. 4594 C.13 S.174 Akçağ, alıntıları: Buhâri, Hacc 49. )

Bu rivayetlerle, Kabe’nin altında hazine bulunduğunu ve bu hazine nedeniyle Kabe’yi ince bacaklı iri ayaklı bir Habeşlinin yıkacağını rivayet etmişlerdir. Kabe’nin altında hazine olduğu iddiası, Kabe’yi hedef göstermek için uydurulmuş bir saçmalıktan başka bir şey değildir. Hem de öyle bir iddia ki, hazinenin, Kabe’nin içinde veya avlusunda olduğunu iddia etmeyip, temelleri altında olduğunu rivayet etmişlerdir. Zira hazineyi çıkarmak için, Habeşlinin Kabe’nin duvarlarını söktüğünü söylemeleri bunu göstermektedir. Hazine iddiaları, Kabe’nin içi veya avlusu hakkında olsaydı duvarları yıkmadan da çıkarmak mümkün olacaktı. Onlar ise, iddia ettikleri hazinenin çıkarılması için duvarları yıkmanın gerekli olduğunu söylemekle, Kabe’nin temellerini hedef göstermişlerdir. Zira, Kabe’nin mevcudiyeti onların hoşlanmadıkları bir olaydır.

Ayrıca, Kabe’nin asli yapısının değiştirilmesi yönünde de saldırıda bulunarak, şöylece rivayetler uydurmuşlardır:

474- .......... Muhammed ibn Ebi Bekr’in oğlu Abdullah, Abdullah ibn Umer’e, Âişe’den haber vermiştir: Peygamber’in zevcesi Âişe şöyle demiştir: Resûlullah (S), ben Âişe’ye hitâben:
-”Kavmin Kureyş’in Kabe’yi binâ ederken, İbrâhim Peygamber’in koyduğu temellerden bir kısmını terk ederek kısalttıklarını bilmez misin?” dedi.
Ben
- Yâ Rasûlullah! Sen Kabe’nin duvarlarını İbrâhim’in temelleri üzerine döndürmez misin? dedim.
-”Kavminin zamânı kâfirlik devrine yakın olmasaydı, muhakkak ben Kabe’nin duvarlarını İbrâhim’in temelleri üzerine yapardım” buyurdu.
Abdullah İbnu Umer: Vallâhi Âişe bu sözü muhakkak Rasûlullah’tan işitmiştir. -Ben Rasûlullah’ın Hıcr’a yakın bulunan o iki Kabe köşesini istilamı terk ettiğini sanmam; ancak şu var ki, herhâlde Beyt, İbrâhim’in temelleri üzere tamâm olmamıştır, demiş (böylece  Âişe’yi te’yid etmiş)tir. (Buhâri, Kitâbu’l-Hacc Bab 42 H.66 C.3 S.1498-1499 Ötüken. )

475- ............. Bize Eş’es, el-Esved ibn Yezid’ten tahdis etti ki, Âişe (R) şöyle demiştir: Ben Peygamber’e İsmâil Hıcrı’nın duvarından sorup:
-Bu duvar Beyt’ten midir? dedim.
Rasûlullah:
- “Evet, duvar Beyt’tendir” buyurdu.
Ben yine:
- Kureyş için ne mâni’ vardı ki duvarı yâni Hıcr’ı Beyt’in içine katmadılar? dedim.
Rasûlullah (S):
- “Kavmin olan Kureyş’in bu Hıcr’ı, Ka'be’ye girdirmeye ve Ka'be içine katmaya bütçeleri kısa gelip yetmedi” buyurdu.
-Ka'be’nin kapısı neden bu kadar yüksektir? diye sordum.
Rasûlullah:
- “Senin kavmin, dilediklerini Kabe’ye girdirmeleri, dilediklerini de girdirmekten men’ etmeleri için böyle yaptılar. Eğer kavmin Câhiliyet devrine yakın olmasaydı, Hıcr’ın duvârını Beyt’e katmak ve Beyt’in kapısını yer seviyesine indirmek isterdim. Fakat duvarı Beyt’e girdirmem ve Ka’be kapısını yer seviyesine indirmemden ötürü, onların günüllerinin kırılmasından endişe ederim” buyurdu. (Buhâri, Kitâbu’l-Hacc Bab 42 H.67 C.3 S.1499 Ötüken. )

Görüldüğü gibi, Ka'be’nin asıl temelleri üzerinde olmadığını ısrarla iddia ederek, yıktırılıp asıl temelleri üzerine tekrar bina edilmesi gerektiğini tahdis etmişlerdir. Yıkım işine insanları cesaretlendirmek için de, İbn Zubeyr’in Ka'be’nin duvarlarını yıkarak tadilat yaptığını da rivayet ettiler. Şöyle ki:

476- ........... Bize Cerir ibn Hâzım tahdis edip şöyle dedi: Bize Yezid ibnu Rûman, Urve’den; o da Âişe (R)’den tahdis etti ki, Peygamber (S), Âişe’ye hitâben şöyle buyurmuştur:
- “Yâ Âişe! senin kavmin câhili yet devrine zamânca yakın olmasaydı, ben Beyt’in yıkılmasını emrederdim; o da yıkılırdı. Sonra Beyt’ten dışarıda bırakılan Hıcr’ı, Beyt’e katar ve kapısını da yere yapışık yapardım. Bir de Beyt’e biri şark tarafında, öbürü de garp tarafında olmak üzere iki tâne kapı koydururdum. Bu sûretle de Beyt’i, İbrahim Peygamber’in temeline ulaştırmış olurdum”.
Urve: İşte Abdullah ibn Zubeyr’i Beyt’i yıkmaya ve yeniden inşâya sevk eden sebep, Âişe’nin haber verdiği Peygamber’in bu arzûsudur, demiştir.
Cerir ibn Hâzım dedi ki: Bana ibn Rûman:
- İbn Zubeyr, Beyt’i yıktığı ve yeniden binâ ettiği zamân, ben de hâzır bulundum. O, Hıcr’dan bir miktarını Beyt’e katmıştı. Bu sırada ben İbrâhim Peygamber’in deve hörgüçleri gibi olan temel taşlarını gördüm, dedi.
Cerir dedi ki: ben de Yezid’e:
- İbrâhim’in bu temellerinin yeri neresidir? diye sordum.
Yezid:
- (Gel!) Şimdi onu sana göstereyim, dedi.
Ben kendisiyle berâber Hıcr’e girdim. O bana:
- İşte şurasıdır, diye Hıcr’ın asli hudûdunun bulunduğu bir yer işâret edip gösterdi.
Cerir dedi ki: Ben Hıcr’den olan bu yerin altı zirâ, yâhud ona yakın miktar olduğunu takdir ettim. (Buhâri, Kitâbu’l-Hacc Bab 42 H.69 C.3 S.1500-1501 Ötüken. )

Bu rivayetlerinin uydurma olduğu şöyle de anlaşıla bilir. 471, 472, 473 no.lu örneklerde hazine için Kabe’yi bir Habeşlinin yıkacağını ifade etmişken, 476. Örnekte, Abdullah ibn Zubeyr’in Kabe’yi yıkarak asli temelleri üzerine oturttuğunu ve temellerinin deve hörgüçleri gibi taşlardan müteşekkil olduğunu iddia ettiler, hal böyle ise iddia ettikleri hazine nerede? Ayrıca, madem ki Abdullah ibn Zubeyr, Kabe’yi yıkıp tekrar inşa ettiyse, neden Kabe’yi rivayette bahsettikleri gibi Hıcr’ı tümüyle Kabe’ye katmadı ve biri garpta biri şarkta olmak üzere kapılar yaptırıp, bu kapıları yer seviyesine, eski kapıyla birlikte indirmedi?

Gerekli olması halinde Kabe’ye bakım ve imar işi yapılabilir, fakat Asli şeklini değiştirmek uygun değildir.

477- Hz. Muâz İbnu Cebel radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün)
“Beytu’l-Makdis’in imârı Yesrib’in harabıdır. Yesrib’in harâbı Melhemenin (savaşın) çıkmasıdır. Melheme İstanbul’un fethidir, İstanbul’un fethi Deccâl’in çıkmasıdır!” buyurdular. Sonra elini  (Resûlullah), konuşmakta olduğu kimsenin (yani, Hz. Muâz’ın) dizine vurdular ve:
“Bu söylediğim kesinlikle hakikattir. Tıpkı senin burada oturman hak olduğu gibi” buyurdular.”
Hz. Muâz burada kendisini kastetmektedir. (Yani aleyhissalâtu vesselâm’ın konuştuğu ve dizine elini vurduğu kimse Muâz İbnu Cebel radıyallahu anh’tır.)” (K.S. 5048 C.14 S.345 Akçağ, alıntısı: Ebû Dâvud, Melâhim 3, (4294). )

478- Hz. Enes radıyallahu anh dedi ki:”İstanbul’un fethi Kıyamet anında olacaktır.” (K.S. 5045 C.14 S.339 Akçağ, alıntısı:Tirmizi, Fiten 58,(2240). )

479- Abdullah İbnu Büsr radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Melheme (İstanbul) ile Medine’nin fethi arasında altı yıl vardır. Yedinci yılda da Mesih Deccâl çıkar.” (K.S. 5049 C.14 S.345 Akçağ, alıntısı: Ebû Dâvud, Melâhim 4, (4296); İbnu Mâce, Fiten 35,(4093). )

Bu rivayetlere göre İstanbul’un fethi kıyamet zamanı vuku bulacaktır. Başka bir ifadeyle, İstanbul kıyamete kadar fethedilmeyecektir. Asırlardan beri, İstanbul’un Türkler tarafından fethedilmiş olduğu bir vakıa olup. Medine’nin ise hiç savaşsız, Müslümanlar tarafından Peygamber zamanında İslam devlet merkezi olarak kullanıldığı tarihi bir gerçektir. Aradan asırlar geçtiği halde Mesih Deccâl’in çıkmadığı da bir vakıadır. Bu itibarla uydurmuş oldukları hadislerin saçma ve gerçek dışı olduğu fazla izaha ihtiyaç göstermeyecek kadar açıktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder