9 Şubat 2012 Perşembe

KALEM "Güçlüler itaat ister"

 

        Telefonu çaldığında duymazlıktan gelip açmayan, mesaj geldiğinde bakmayan, gelen bir mektubu okumayan, evinin kapı zili çaldığında duymazlıktan gelen, bir galeride açılan sergiye gidip sergilenenlere bakmayan kaç kişi vardır? Bu soruları empati yapıp kendimize soralım, hangimiz buradaki uyarı ve çağrılara kayıtsız kalabiliriz? Telefonumuza gelen mesajların en az yarısının reklâmlar olduğunu bildiğimiz halde, hemen olmasa bile bir ara bakar okuruz.

        Dememiz o ki, gündelik hayatımızda karşılaştığımız bu uyarı ve çağrılara kulak verelim ve gereğini yapalım. Ama hem şimdiki hem sonraki bireysel ve toplumsal hayatımızı her bakımdan çok ilgilendiren Kur’an’ın Mesajlarına karşı olan duyarlılığımızı da sorguya çekelim; sorgulama ve yüzleşmeye Kalem Suresindeki evrensel ölçütlerle başlayabiliriz:

“Şüphesiz Rabbin, kimin kendi yolundan saptığını(dalalet)ve kimlerin doğru yol(hidayet) üzerinde bulunduğunu en iyi bilendir. O halde, sakın hakkı yalanlayanlara boyun eğip itaat etme. Onlar, kendilerine yumuşak davranıp ödün vermeni ve bunun karşılığında kendileri de sana yumuşak davranıp ödün vermek isterler(müdahene).Şunların hiç birisine itaat etme: Yemin edip duran aşağılık alçağa; küçük görüp kınayana ve söz getirip-götüren dedikoducu arabozucuya; hayrı/iyiliği engelleyen saldırgan günahkâra; kaba, saygısız, asalak sonra da kötülükle damgalı tiplere. Mal ve oğullar sahibi olmuş diye…  Böylesi, kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman “eskilerin masalları” der. Biz, yakında onun hortumuna zillet damgası basacağız.” (Kalem 68/7–16)

            İlkin şunu söyleyelim; buradaki hitabın muhatabı özelde peygamberimiz ki en güzel örnekliği ile sonraki müminlerdir. Bilgilendirme ve buyrukların bulunduğu ayetlerde toplam özellikler bakımından iki tip insandan söz edildiğini görüyoruz;  yoldan sapanlar ve doğru yol üzerinde bulunanlar. Ayetleri biraz daha derinlemesine düşünüp analiz ettiğimizde, sapık olanların, doğru yol üzerinde bulunanlara göre ekonomi, siyaset, nüfus ve nüfuz bakımından daha güçlü oldukları, ama bunun yanında ahlak ve maneviyat olarak da çok düşük oldukları anlaşılabiliyor. Bu iki kategorideki insanları daha yaygın bir söylenişle müstekbirler ve mustazaflar olarak da adlandırabiliriz.

          Müstekbirlerin kendilerinde bulunmayıp mustazaflarda bulunan niteliklerden haberdar oldukları, onlardan kendilerine itaat etmelerini istemelerinin yanında, onlarla müdahene yapmaya çalışmalarından anlayabiliyoruz.  İtaat isteme ve müdahene… Bir kimsenin başka kimselerden kendisine itaat etmelerini istemesi, kendisini onların üstünde egemen bir güç olarak görmesindendir.

          Bir kişi, grup, topluluk, toplum ve devletin, başka kişi, grup, topluluk, toplum ve devletlerden kendisine itaat(boyun eğme, tam bir bağlılık) istemesi, iki nedenle olabilir. Bunlardan birincisi itaati hak etmediği halde, kendisini güçlü ve haklı görmesinden kaynaklanan zorbalığa dayalı bir itaat isteme, ikincisi de gerçekten meşru ve adaletli bir otorite olduğu için olabilir. Ayetlerde, bu iki otorite sahipleri ‘dalalettekiler’ ve ‘hidayettekiler’ olarak kategorize edildikten sonra, kendilerine kesinlikle itaat edilmeyecek olan ‘dalalet otoritesi’ni meydana getiren kişilerin karakteristik özellikleri ayrıntılı bir şekilde açıklanıyor. Müstekbir zorbaların dalalete dayalı otoritelerine herkesten koşulsuz itaat etmelerinin istenmesi, kendi zihniyetleri açısından anlaşılabilir. Ancak ‘müdahene’ istemeleri üzerinde ayrıca durup düşünmek ve konuyu analiz etmekte yarar var…

          Müdahene: Sözlükte ‘de-he-ne’ kökü mastar olarak “yağcılık yapmak, dalkavukluk etmek” demektir. Yağlamak, yağ sürmek(dehn); yağlanmak(idhan); yağcı, boyacı(dehan); yağ(duhn); yağcı, dalkavuk, yaltakçı(müdahin); yaltaklanma, yağcılık, yaltaklık(müdahene) kelimeleri bu köktendir(R.İ.Eliaçık, Yaşayan Kur’an, Türkçe Meal/Tefsir, İnşa yayınları, 2008/İstanbul).

            Ayrıca bu kök anlama bağlı olarak yanlışları hoş görmek; yumuşak davranmak; bazı ciddi konuları görmezlikten gelmek; ödün vermek; ilke, hedef, amaç gözetmemek; karşılıklı ilişkileri “al gülüm ver gülüm” bağlamında sürdürmek gibi anlamlara da gelmektedir.

           Müdahene kelimesinin anlamlarına bakıldığında koşulsuz itaat isteyen güçlü tarafın, böyle bir tutum ve davranış içine girmesi ve karşı taraftan da bunu beklemesi çelişkili görünüyor. Evet, ilk anda öyle görünür; güçlü olduğu için kendisini haklı gören kimse neden zayıf tarafa taviz verip yağ çeksin, değil mi? Yukarıda müstekbirlerin ahlak ve maneviyat bakımından düşük olduklarını ve kendilerinin mustazafların sahip oldukları niteliklerden haberdar olduklarını söylemiştik. Muvahhid mustazaflar öyle niteliklere sahipler ki, müstekbirler uzun vadede bu nitelikli özellikler karşısında kesinlikle yenileceklerini biliyorlar. Kendilerinin hiç yabancısı olmadıkları ve yapmalarında hiçbir sakınca bulunmayan yağ çekme, yaltaklanma, taviz verme, ilkesiz ve yumuşak davranma gibi davranışları ahlak ve maneviyat sahibi insanlar yapınca onlardaki bu özellikler aşınır. Ahlaksız ve maneviyatsız kalan insanlar hem zalimlere itaat ederler, hem de verecekleri ödün kalmayacağı için, gece gündüz yağ çekip yaltaklanırlar…

          Bunların hepsi Allah’a inananların mücadele edeceği konuların en başında gelmektedir. Onlar mal ve oğullar / güç sahibi oldukları için bunları zayıf insanlara dayatabilirler. Ama ne olursa olsun, gerçekten inanan insanlar bu kimselere itaat etmemelidirler. Yirmi birinci asrın başlarında bulunduğumuz şu günlerde güçlünün haklı olduğu anlayışı öyle yaygın bir hal almıştır ki, aksini savunmak nerede ise haksızlık sayılacak... Koşulsuz itaat isteyen güçlüler, kendilerine hatırlatılan gerçekleri de şiddetle reddediyorlar. Kendilerinden daha güçlü bir varlığın bulunduğunu hiç hesaba katmıyorlar.

           Ilımlı, hoşgörü, diyalog gibi kavramlar sanırız herkese bir şeyler hatırlatıyor. Bu kavramlardan bir kısmı uzun süredir genel geçer bir anlamda dünyanın her yerinde, bir kısmı da özellikle son on yıllar içinde daha çok belli bölgelerde olmak üzere gene aynı anlayışla kullanılmakta ve bunlara bağlı olarak bazı etkinliklerde bulunulmaktadır. Kavramların birlikte kullanıldığı kelimeleri de yanlarına koyarsak olayın nasıl müdahene sınırları içine girdiğini kolayca görebiliriz: “Ilımlı İslâm”, “Limitsiz tahammül/geniş hoşgörü”, “Dinler/Medeniyetler/Kültürler arası diyalog”…Bu söylemler bağlamında gerçekleştirilen bütün etkinliklerle ilgili öneri ve programlar ABD ve AB kaynaklıdır.

       “Ilımlı/ılıman/yumuşak İslâm” kavramını, dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Müslümanın kendini tanımlama anlamında kullandığını sanmıyoruz, kesinlikle böyle bir şey olamaz… Bu tamamen ABD-AB kaynaklı ve yerli işbirlikçilerin dillendirdikleri bir müdahene söylemidir. Hiçbir Müslümanın ciddiye alabileceği bir yaklaşım tarzı değildir ve onun yeri tarihin çöplüğüdür.

          “Geniş hoşgörü”, geniş cepheciliğin bir anlatımı ya da tam da halkımızın deyimiyle “mezhebi geniş” demeye gelen bir söylem ve anlayıştır. Müslüman’ın müşrik ve münafıklar tarafından hoş görülecek bir tutum ve davranışı olamaz. O, böyle müdahene ve çamurlara yatmaz… O, örnek almaya çalıştığı Peygamber ve arkadaşlarının yaptığı gibi, sabır ve hicri cemil ile vakur bir şekilde yoluna devam eder…

            “Medeniyetler/Kültürler/Dinler arası diyalog(dinler turnuvası-bu isimle bir da kitap var-)”; bu söylem için önceleri “dinler arası diyalog” dendi, daha sonra diğer ifadelerle anılmağa başlandı. Din, Medeniyet ve Kültür; bu kavramların kök anlamları ve pratiğe yansıma durumlarına bakıldığında, yaklaşık aynı manalara geldikleri görülür. Burada da eşitsizlerin müdahenesi söz konusudur ve esas mesele, İslâm Dini’ni de dinlerden bir din mesabesine düşürmektir.

          Sonuç olarak; İtaat etmeme ile müdahene yapmama konusunda; ılımanlaşma, hoşgörü, diyalog, liberalleşme, laikleşme ve sekülerleşme gibi açık-gizli tehdit ve tehlikelere karşı Müslümanlar bilinçli ve uyanık(tedbirli) olmalıdırlar. Allah öyle buyuruyor: “Fe lâ tuti’il mükezzibîn”…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder