8 Şubat 2012 Çarşamba

KEVSER "Pek Çok Nimet"

 

        Allah’ın vermesi öyle bir vermektir ki, verileni almak, vermek kadar erdemli ve onurlu bir eylemdir. Bir o kadar da rahat ve kolaydır. Allah-İnsan ilişkisinde veren hep Allah’tır. Veren Allah, verdiğini alıp almama konusunda beşeri serbest bırakmıştır.  Bu serbestlik beşerin insan olup olamama çabası için özgürlük alanıdır. Bu alan sınırsızdır. Sınırsızlığı, beşerin istediğinde Allah’ı inkâr edebilen bir varlık olmasından anlaşılıyor. Bu noktada inkârcının, Allah’ın verdiğini almayan kimse olduğunu söyleyebiliriz. Öyle olunca dünyadaki nimetlerden yararlanan inkârcılar için ne diyeceğiz? Bu sorunun tek bir cevabı var; nimeti sahibinden izinsiz kullanmak, yani hırsızlık… Şu dünya hayatında insanı beter eden en büyük suçlardan birisi hırsızlık değil midir? Hırsızlara en çok kimler kızar, ya da tersinden söylersek, hırsızlar en çok kime kızarlar? Elbette hırsızlık yapmayanlar/a…
Böyle bir girişten sonra sözü Kevser Suresine getirmek istiyorum.

 “Gerçek şu ki, biz sana kevseri verdik. O halde salât ve nahrı yalnız Rabbin için yap. Elbette, ebter olan sana kin tutup düşmanlık edendir.”(103 Kevser Suresi 1–3)

       Yukarıda sözünü ettiğimiz “Allah’ın vermesi” ile ilgili bir örneği Surenin başında görüyoruz. “İta/â’ta” kelimesi vermek ile birlikte bağışlamak, ihsan etmek, el uzatarak almak, bahşetmek/karşılık beklemeden hediye vermek, bağışta bulunmak, direnmeden boyun eğmek anlamlarında kullanılmıştır. Buradaki anlamlardan “el uzatarak almak” ve “direnmeden boyun eğmek”,  “ita” kelimesinin karşılığı olarak çok bilinen ve kullanılan ifadeler değildir. Ancak, verilen Kevser olunca onun alınış biçimi de değerine yakışır bir şekilde olması gerekmez mi? İşte hiç direnmeden, sorgu sual etmeden, sadece Veren’ inden ötürü verileni tam bir boyun eğiş ile el uzatarak almak budur.

        Alanı bahtiyar almayanı beter eden Kevser’in ne olduğuna bakalım; Kevser: “ksr” kökünden türetilme “kesret” kalıbında en aşırı çokluğu anlatan bir kelimedir. Anlamları; büyük hayır ve nimette sınırsız bolluk; sayısız ahlâki faziletler; her hayrı içine alan Kur’an, ilim ve hikmet; tevhit ve hayat nizamı nimeti; akıl ve yaratılışa uygun evrensel yöntemler; Zikrin yükseltilmesi; temiz ve yüksek ahlâk;Tevhit ve adalet devletinin başarısı; Hz. Peygamber’e cennette verilecek ırmak, havuz. Gayet çok, pek çok şey; her şeyin çoğu; çok hayırlı; Peygamberliğin şerefi; Peygamberin faziletleri, büyük ahlâkı ve tabileri ile ümmetinin çokluğudur. Herkesin isteyip rağbet ettiği ve beğendiği şeydir; adalet ve fazilet gibi. Faydalı, güzel ve hoş olan maldır. İyilik; zararın/zararlının karşıtı ve hayırlı işlerdir. Hayırlı: kusursuz, canlı demektir. Aynı kökten gelen ihtiyar: kişinin hayır gördüğü şeyi alması, istemesidir. Sağlık, yaşam, organlar ile akıl ve fikir. Şerefli, iyi, güzel ve bereketli olan şeyden bolca ihsanda bulunmaktır. Bilgi elde etme, bütün canlı varlıklara karşı şefkatli davranma, iç huzur ve tatmine kavuşma imkânı gibi daha pek çok nimet…

        Allah’ın verdiği bütün hayırların bir sürekliliği vardır. Yani geçmişte vermiş, şimdi de veriyor ve gelecekte de verecektir. Hiçbir şey belli dönemlere ve belli insanlara mahsus değildir.

“Biz seni âlemlere yalnızca rahmet için gönderdik.”(21 Enbiya 107).

 “Allah lâyık gördüğüne bilgelik nasip eder(hikmet verir). Kime bilgelik nasip edilmiş ise ona çok hayır verilmiş demektir. Bunu, ancak akıl ve vicdan sahipleri düşünüp anlar.” (2 Bakara 269).

“Ve elbette senin muazzam(çok yüce) bir ahlakın var.” (68 Kalem 4).

Eğer istersek vahyettiğimizi keser, hepsini sileriz. Bize karşı kendine bir dayanak da bulamazsın. Ancak Rabbinin sevgi ve merhameti sayesinde böyle bir şey yapmıyoruz. Şüphesiz O’nun sana verdiği erdem(fazilet) çok büyüktür.” (17 İsra 86, 87).

 “Şüphesiz senin sonran, ilkinden daha hayırlıdır. Rabbin elbette sana verecek ve sen de razı olacaksın. Seni yetim iken seçip barındırmadı mı? Ve seni yol bilmez iken seçip hidayete iletmedi mi? Seni (bilgi ve diğer ihtiyaçlar bakımından) muhtaç durumda iken seçip kendi kendine yeter duruma getirmedi (ihtiyaçlarını giderip bilgilendirmedi) mi? ” (93 Duha 4–8)

       “İnna a’teyna ke el Kevser/Gerçek şu ki, biz sana kevseri verdik.”Buradaki “Ke” ile hitap edilen öncelikle Allah’ın Elçi’si Hz. Muhammed(s)’ dir. Kevser O’na verilmiştir. O da tam bir boyun eğme ile almış ve bunun gereğini yerine getirmiştir. Ayrıca “Kevser’in verilmesi/i’tası”nın muhatabı olan kimse(“ke/sen-sana-“)’nin, Kur’an’ ı kabul eden ve O’nu benimseyen bütün Müminler/Müslümanlar olduğunu düşünüyorum. Böylece Mesajın evrenselliği ile“salât ve nahrı Rabbin için yap” emrinin de bütün zamanlardaki inananlar için geçerli olduğu anlaşılır. Bu ayetteki şu önemli vurgunun üzerinde tekrar durmak yararlı olacaktır. Ayetteki“Li Rabbike/Rabbin için” söyleminin bir uyarı içerdiğini görüyoruz. Çünkü insanlar hem Kur’an’ın inzal olduğu dönemde hem daha önceki çağlarda salât ve nahrı biliyor ve yapıyorlardı. Bu nedenle buradaki emir, salâtı ikame etmek ve nahrı yerine getirmek için değil, başkaları( ya da başka şeyler) için yapılan bu eylemlerin Allah için yapılmasına yöneliktir. (Nahr: gerdanlık yerine vurmak, şehveti ve kötü arzuyu zapt edip engellemek, bir nesneyi bilip onda usta olmak, saldırıları ve tepkileri göğüslemek, kurban kesmek, salâtta dengeli olmak, hayatı şirkin fenalıklarından arındırmak, boğazının altından kesmek, her işi sağlam ve zamanında yapmak, intihar etmek.)

         Allah için hayırlı işler yapan müminlerin bu eylemleri elbette zalimlerin, müşriklerin, mal mülk sahibi müstekbirlerin rahatını kaçırır, onları endişelendirir. Onlar da kendi çıkarları doğrultusunda önlemler almaya çalışırlar; müminlere kin besleyip düşmanlık ederler. Müslümanlara karşı her türlü yıpratma, yıldırma ve caydırma plânları yaparlar, onları psikolojik olarak olumsuz yönde etkilemeye çalışırlar. Bu karşılıklı mücadele sonunda,  Müslümanların sonunun çok kötü olacağını,  her şeylerinin biteceğini, kendilerinin ise her bakımdan başarılı olacaklarını, sistem ve nesillerinin sonsuza kadar devam edeceğini söylerler.

       İşte tam bu noktada Âlemlerin Rabbi Allah, hiçbir şeyin onların dediği gibi olmayacağını ve nasıl olacağını, “Gerçek şu ki; sonu kesilecek (ebter) olan sana kin tutup düşmanlık edendir.” ayetiyle bildiriyor. Bu bağlamda ‘ebter’ kavramının anlamlarını görmemiz yararlı olacaktır.  Ebter kelimesi ‘be-te-re’ den gelir ve Türkçe’de ‘beter’ olarak da kullanılır. Türkçe anlamları: kökten kesilmiş; kuyruğu kesik hayvan; zürriyeti olmayan; kendinden sonra eseri kalmayan; sonunda hayır olmayan iş; eksik, güdük;  hakir ve zelil; sonu kesik olan. Kesmek, bitirmeden yarıda bırakmak; kökünü kesmek, kurutmak; soyu kurumuş; sonu kötü olmak; her şeyini kaybetmek; mahvolmak; sönüp gitmek. Buradaki anlamlara bakıldığında  ‘Kevser’ kavramı ile ‘Ebter’ kavramının birbirinin karşıtı olduğu söylenebilir. Buna uygun olarak Kevseri olanların(alanların) sonlarının en iyi, olmayanların(almayanların) ise en kötü sona ulaşacakları kolaylıkla anlaşılabiliyor. En iyi sonun Cennet, en kötü sonun da cehennem olduğu zaten bilinmektedir.

       Ebter kavramının soyun azalması ve kuruması bağlamında ibretlik küçük bir araştırmamdan söz etmek istiyorum; kırk yaşını geçmiş tek çocuklu on bir farklı anne ve babaya “ikinci bir çocuğunuzun olmasını ister miydiniz?” diye sordum. İstisnasız hepsi ah vah çekerek “evet” dediler… Tek çocuklu bir annenin yanındaki kızına, annesinden izin alarak evlerinin oda sayısı, evdeki eşyalar ve buna benzer şeylerle ilgili biraz konuştuktan sonra sorduğum şu soruya “Evin giriş boşluğu ve salonunda o eşyalarınız olmasaydı, oralarda bisikletinle gezmek, ya da bir kardeşin olsaydı da onunla top oynamak ister miydin?”, “Evveet! Oleeey!” cevabını aldığımda annesine baktım, başını eğmiş gözlerini siliyordu… Bir düşünsenize bir nesil sonra bu çocukların çocuklarının amcası, halası, dayısı ve teyzesi ile kuzenleri olmayacak… Böylelerine “Sen ağaç kovuğundan mı çıktın?” derler… Kim ne derse desin işte bu çok beter bir şeydir… Bilmeyenler ve anlamayanlar peşlerinden koştukları batılılara sorsunlar…

       Sonu kesilen; her dönemin kendine özgü inançsızlık, şirk, siyasal ve sosyal düzenleri,  zulümleri, v.s.dir. Hatta bu bağlamdaki birçok anlayış ve sistem insanların ölümleri ya da belli grupların dağılmasıyla son bulur. İnsanlık tarihi boyunca çok çeşitli öğretiler, sahte dinler, toplumsal yaşam düzenleri ve düşünce akımları çıkmıştır ve çıkmaya da devam etmektedir. Ama onlardan birçoğu tarihin derinliklerine gömülmüş gitmiştir, ayakta duranlar da bir gün son bulup tarihin çöp sepetindeki yerlerini alacaklardır. Hz. Muhammed’in ve ondan önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri İslâm dini bugüne kadar nasıl geldi ise bundan sonra da devam edecektir. Tarih bunun şahididir. Yani Tevhidi inanış sistemi, İslâm Dini ve bunlara bağlı insanlar her dönemde vardı, şimdi de var ve kıyamete kadar da var olacaklar.

“ Zikri biz indirdik, O’nu koruyacak olan da biz olacağız; bundan hiç şüpheniz olmasın”(15 Hicr Suresi 9).

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder