16 Şubat 2012 Perşembe

KISSALAR: Konuşmak, Konuşmamak ve Konuşamamak



         Bir olayın, bilinen sebeplere dayanması, o olayın kavranamaz olan ilahi bir planla gerçekleşmediğini göstermez. Çünkü Allah-u Teâlâ yaratmada ve yönetmede, ikramda ve ikapta, mazide ve istikbalde bütün işlerini vahiyle yürütmektedir. Ontolojilerine göre, varlıklara sürekli; oluşsal, eylemsel, sezgisel ve sözel ilahi uyarılar ulaştırmaktadır.

           Evet, doğada cereyan eden hadiselerin esbabı kavranabilirdir. Çünkü bunları oluşturan vahyin icra düzeninde bir değişim yoktur. Ancak bu vahyin esbap ve mahiyeti kavranabilir değildir. Ayrıca hadiselerin seyrine, ilahi vahye farklı seviyelerde muhatap olan pek çok varlığın sebebiyet vermesi de söz konusudur.

          Mesela yağmur, sebepleri bilinen bir hadisedir. Bu bilgi, onu bir ayet olmaktan çıkarmaz. Çünkü yağmurun maddi sebeplerinin bulunması, her hangi bir toplum için ibret yahut rahmet, bir başka toplum için de fitne yahut azap olarak belirlenmediğini göstermez.

         Yine mesela, konuşmak, konuşmamak ve konuşamamak insanın esbabını bildiği olgulardır. Ancak, Kur’ân’ın değer atfına göre, yeri geldiğinde her biri birer ayet sayılır. Birisinin ilahi plan üzere konuşması yahut diğer birisinin konuşmaması “belirlenmiş bir ayet” olur.

          Nitekim Zekeriya (a.s.) “Rabbim! Bana bir ayet belirle” deyince kendisine şu cevap gelmiştir:

         “Senin ayetin, üç gün insanlara işaretle olan dışında konuşmamandır.”

          Luka İncil’inde belirtildiğine göre, bu ilahi beyan üzerine Hz. Zekeriya’nın mucize olarak dili tutulmuş ve kimseyle konuşamaz olmuştur. Müfessirlerin çoğu, İncil’deki bu garip yorumu izlemişler ve yukarıdaki ayetten; “Zekeriya (a.s.) üç gün, mucize olarak insanlarla konuşamaz olmuştu” şeklinde bir anlam çıkarmışlardır.

        Oysa Kur’ân-ı Kerîm, Zekeriya (a.s)ın “konuşamama” gibi olumsuz bir durumundan söz etmemiştir. Aksine, insanları ikna için uğraşacağına, yaşlı çağında kendisine bir çocuk bağışlanmasından dolayı, üç gün ibadete yönelmesinin emredildiğini bildirmiştir. 

         Bu, tıpkı benzer bir durumda insanların hücumuna uğrayan Hz. Meryem’in “susma ayeti” gibidir. Bu olay da Kur’ân’da şöyle ifade edilir:

        “Ben Rahman’a oruç adadım, bu gün hiç bir inse konuşmayacağım!”

         Hz. Meryem konuşmadığı için, oğlu İsa’yı işaret etmiş,  Yahudiler tahakküm edasıyla, “Şu beşikte olanla, sabiyle nasıl konuşuruz” demişlerse de o konuşmuştur. Böylece onun konuşması da belirlenmiş bir ayet olmuştur.

        Bazı yorumcular, Hz. İsa’nın bu konuşmasıyla ilgili ayetteki “kâne” fiilinin “nâkıs” değil, “zaid” olduğunu söylerler. “Eğer nâkıs olduğu düşünülürse bu, “idi” anlamında zaman ifade eder. Bu durumda da İsa’nın konuşması bütün insanların ki gibi olacağından mucizelik kalmaz”  derler.

        Yani metinden, Hz. İsa’nın, kundakta eli kolu sarılmış bir bebek (tıfl) iken, mucize olarak konuştuğunun anlaşılabilmesi için bazı kelimelere yeni görevler yüklenmesi gerektiği düşünülmektedir.

        Oysa Kur’ân, doğumdan  itibaren buluğa erme yaşına kadar olan çocuğa “tıfl” demiştir.  Hz. İsa’nın konuşma çağını ise “sabi” ve “kehl” sözcükleriyle belirlemiştir.  Her ne kadar Arapçada sütten kesilmemiş çocuğa sabi de deniyorsa da kelimenin kökü, tecrübesiz olunan çocukluk ve gençlik çağını nitelemektedir.  Nitekim bu kelime Kur’ân’da Yahya peygamberin kendisine hikmet verilen yıllar için kullanılmıştır.  Bu da Müfessirlere göre en azından Kutsal kitabı okuyup anlayabilme yaşıdır. Bu çağın, Kur’ân’da mukabili olarak zikredilen “kehl” sözcüğü ile tanımlanan 28-30 yaşlarına kadar sürdüğü de söylenebilir.

        Bu durumda, şu tespiti de yapmamız kaçınılmaz olur. Adet dışı olduğu düşünülen bir olayın, adet üzere cereyan etmiş bir olayla birlikte zikredilmesi, ona gölge düşürür. Eğer Hz. İsa, harikulade bir şekilde sabi iken konuşmuş olsaydı, bunun olgun iken konuşmasıyla birlikte zikredilmesinin bir anlamı kalmazdı.

         O hâlde Kur’ân’da meseleye temas edilen bölümlerdeki beşiğin, Hz. İsa’nın çocukluk çağına,  beşikte konuşmasının ise ona küçük yaştan itibaren ilham kaynağı olan peygamberce bilgeliğe mecazî bir işaret olduğunu düşünmemiz gerekir. Bu durumda da, Hz. İsa, küçüklüğünde de olgunluk çağında da peygamber kelamıyla konuşmuştu demek olur.

       Nitekim Hz. İsa’nın sabi iken söylediği sözler, “Ben Allah’ın kuluyum, bana kitap verdi ve peygamber olarak belirledi” olmuştur. 

2 yorum:

  1. Müslümanların üzerine düşen görev, Kur'an ayetlerinin yaşamımızdaki yerinin olup olmadığını araştırmaktır. Yoksa İsa peygamberin beşikte konuşmasının bir anlamı olamaz, bir faydası da olmaz. Kur'an, İsa peygamberin hem Tevrat'ı öğrendiğini hem de İncil'e muhatap olduğunu anlatır. Hatta yaşadığı Kumran okulu Mü'minun 50 ayetinde tarif de etmiştir. İsa peygamberin hayatı hakkında, Kur'an ile uyumlu bilimsel verilere sahibiz. İsa peygamber kendi döneminde; Essenilerin hem dini, hem teknik (gıda muhafaza, gıda mühendisliği), hem de tıp eğitimi verdiği Kumran okulunda yıllarca yaşamıştır. İsa peygamber de burada yüksek mevkiye ulaşmıştır. (Hristiyanlıktaki yüksek mevki sahibi rahipleri hatırlayınız, bu bir tesadüf mü?) İşte bu noktada [el-mehdi/beşik] sözcüğünün tahlili büyük önem azretmektedir.

    Îsâ ile ilgili âyetlerde yer alan المَهد [el-mehdi/beşik] sözcüğü ilk Mushaflarda harekesiz olarak yazılıdır. Bu sözcüğün, المَهد [el-mehdi], المُهد [el-müdi] ve المِهد [el-mihdi] olarak okunması mümkündür. المَهد [el-mehdi] okunursa, “beşik”; المُهد [el-mühdi] okunursa “yüksek mevki” anlamına gelmektedir.

    Dolayısıyla İsa peygamberin sözleri; beşikteyken değil, yüksek mevkide olan, yetişkin, ilim adamı, din adamı olduğunda söylemiştir.

    Konu hakkında yardımcı olacak yazılar:

    http://www.istekuran.com/index.php?page=meryem

    http://www.istekuran.com/index.php?page=kur-an-da-isa-peygamber

    http://www.istekuran.com/index.php?page=kur-an-da-meryem

    YanıtlaSil
  2. TŞK. Rabbimiz ilminizi artırsın.

    YanıtlaSil