7 Şubat 2012 Salı

ABESE "kör ve ahlak"

 ANA SAYFA É

          İnsan ilişkilerinde sözlü iletişimin çok önemli olduğu bilinmektedir. İletişimin konusu çok değerli bir mesaj ise iş daha da büyük önem kazanır. Elbette bir çalışmada başarılı olmak esas hedef, bu amaçla denemeye girişmek de esaslı bir görevdir. Göreve Surede geçen bazı kelime ve kavramların sözlük anlamlarına bakmakla başlayalım.

       Abs/abes: Gönlün daralmasından dolayı kaşların çatılması yahut yüzün buruşturulması. Hayvanın kuyruk kıllarının üzerinde kurumuş kalmış olan kığ, ters(dışkı) ve bevl(idrar) artığına “abes” denir. Çehre eğmek, yüzünü ekşitmek; surat asmak; hava sıkıntılı olmaktır. Kirlenmek, üzerinde pisliğin kurumasıdır.

         Amy/a’ma: Gözleri görmeyen kör/a’ma demektir. Bununla birlikte basiretsiz, cahil, cehalet, cahillik, gerçekleri görmeyen, hiç imar edilmemiş, üzerinde hiçbir mamurluk(bayındırlık) eseri ve izi bulunmayan arazi anlamlarında da kullanılır.

         Drk/dereke, idrak: Bir nesnenin en son noktasına varmak, erişmek, ulaşmak ya da gelmek. Bir şeyin bilinmesinde en son nokta, en nihai bilgi demektir. Hakikati kavramakta en son noktaya ulaşmaktır. Zan olan ya da doğru sanılan bilgilerin yakin yani kesin bilgiye ulaşmasıdır.

        Zky/tezkiye: Artmak, fazlalaşmak. İyi olmak. Zenginleşmek. Temizlemek, Temizlik. Övmek. Çift. Bereket. Düzen. Saflık/duruluk. Zekât sözcüğü temelde ‘Yüce Allah’ın bereketinden hâsıl olan, ortaya çıkan büyüme veya artış’ anlamına gelir. Fakirlere verilen şeyler. Adil birinin bir başkasını tezkiye etmesi, (onun doğru sözlü, güvenilir ve dürüst olduğunu söylemesi) demektir.

          Hşy/haşyet: Saygı göstermek. Ummak. Büyük bir saygıyla veya hürmetle karışık şekilde korkmaktır. (Isfahani, Müfredat; Karaman-Topaloğlu, Yeni Kamus; Elmalılı, H.D.K.D.)

          İlgi, arınmak isteyen, saygı duyan ve hak edene;

Yüzünü buruşturdu ve öteye döndü, kör geldi diye. Dikkat et! Sen derinlemesine bilemezsin, belki de o arınır veya zikreder de zikir ona yarar sağlar. Fakat kendisini her şey için kendine yeterli gören kibirliye gelince, sen ona şiddetle ilgi duyuyorsun! O arınmak istemiyorsa, sana ne? Ama sana seni destekleyici eylem için gelene ve sana saygı duyup arınmayı umana ise, sen ondan uzak durup ona ilgi duymuyorsun. Hayır! Elbette o, hatırlatmak ve düşünmek için bir öğüttür. Cömertçe verilmiş sahifelerde olanı dileyen kimse zikreder (hatırlar, okur, dinler, anlar ve anlatır). Yükseltilmiş, temizlenmiş, sürekli aktif olan elçilerle gerçek müminlerin eliyle. Onlar cömert ve çok iyidirler.”(Abese 1-16)

          Surenin ilk ayetinin muhatabı mevcut meallerin çoğunda Hz. Muhammed(s) olarak alınmış. Bu durumda Resülullah(s)in tevelli ettiği(yüzünü buruşturup öteye döndüğü) düşünülmektedir.

Rivayete göre(doğru olmayada bilir); bir gün Resülullah(s) Mekke’nin ileri gelenlerinden birine tebliğde bulunurken, gözleri görmeyen, ya da basit görünüşlü birisi olan Abdullah İbn Ümmü Mektum oraya gelir ve Resülullah’a: “Ey Allah’ın Resulü! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret.” der. Bu olay ve durumdan biri rahatsız olur.

          Ancak, o Resülullah(s) mıdır, yoksa onun tebliğde bulunduğu kişi mi? Şimdi ona bakalım:  Meallere göre tevelli edenin Resülullah(s) olduğu sanılmaktadır. Oysa “Yüzünü buruşturdu ve öteye döndü. Kör geldi diye.” Sözleriyle İfade edilen ilk iki ayete bakıldığında, buradaki ifadenin devamındaki ayetlerden ayrı, bağımsız olarak üçüncü kişi için kullanıldığı görülmektedir. Aslında bu anlatımla müstağni, kendisini kendine yeterli gören kişilerin özellikleri örnekleniyor ve üçüncü ayetten itibaren esas muhatap kişiye, yani Resülullah(s)’a açıklamalarla bu tür insanlar tanıtılıyor. Bu durumda tevelli edenin Resülullah(s) olmadığı, Ümmü Mektum gelmeden önce konuştuğu kişi, rivayete göre Utbe b. Rebia, Umeyye b. Halef, Abbas b. Abdulmuttalib veya başka biri/birileri olduğu anlaşılıyor. Hiç bir resul kendisine büyük bir ilgi ve saygı ile gelene karşı yüzünü buruşturup öteye çevirmek gibi bir abesle iştigal etmez(En doğrusunu Allah bilir).

         Resülullah(s) ve onun yolunda giden her insan için bütün surelerde olduğu gibi, Abese suresinde de dikkate alınması gereken uyarılar bulunuyor. Burada Resülullah’ın ve müminlerin durumunu ayetler doğrultusunda özetlemek gerekirse; Resülullah(s) elçilik görevini yapmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda toplumun ileri gelenleri ile görüşüp onlara aldığı vahyi tebliğ etmektedir. Bu ileri gelenler ilgi ve yönelmenin hep kendilerine olmasını isterler. Çünkü kendilerini her şey için daha çok hak sahibi ve öncelikli görürler. Ayrıca müstağnidirler(kendilerini her şey için kendilerine yeterli görürler). Böyle olunca din konusunda da bunu ortaya koyarlar. Yani bir din ve elçi varsa onların da kendi ellerinin/emirleri altında bulunmasını isterler. Oysa elçiler ellerini/kendilerini onlara kaptırmazlar. Allah’ın dinini öğrenip ona uymaya umutla gelen her insana ilgi gösterip uygun bir şekilde tebliğde bulunurlar. Ayetlerde durumun bu anlamda gereği gibi değerlendirilmesi ve her Müslüman’ın dikkatli bir şekilde hareketlerini düzenlemesi gerektiği vurgulanmaktadır. Örneğin; hiç tanımadığımız ya da bizden daha iyi arınmış biri bize gelerek, İslâm Dinini ve Kur’an’ ı tebliğ etmede daha aktif olmaya çağırabilir. İşte o zaman kendimizi her konuda yeterli görmek yerine, çağrıya kulak vermek daha akıllıca olur. Burada Necm suresinde vurgulanan tebliğ ibadeti(mesaj iletimi) yönteminin uygulamalarla örneklendiğini söyleyebiliriz. Şöyle ki; sürekli aktif olan, cömert ve iyi elçiler eliyle mesaj insanlara durmaksızın iletiliyor. Mesajın ulaştığı toplumda onu kabul edip benimseyen de var, bunun tersini yapıp reddedenler de. Bundan sonraki bölümde mesajı kabul etmeyip gerçekleri örten insanlar anlatılıyor.

        Nankörler;

Kahrolası insan onu(gerçekleri) ne çok örtüyor. Onu hangi şeyden yarattı? Onu bir damla sıvıdan yaratmayı takdir etti. Sonra ona yolu kolaylaştırdı. Sonra onu öldürdü ve kabre koydurdu. Sonra dilediği zaman onu yeniden diriltir. Hayır! O, emredileni yerine getirmedi. İnsan yiyeceğine bir baksın. Şüphesiz biz suyu bir döküşle dökmekteyiz. Sonra arzı bir yayışla yaydık; orada sevimli bitkiler, üzümler, yoncalar, zeytin ve hurmalar, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar, sizin ve hayvanlarınızın geçimi için...”(Abese 17-32)

          İnsan kendi yaşamını aşamalarla incelese çıkarabileceği birçok ders bulur. Bu derslerden birisi ölüm ve ölümden sonraki yeniden dirilme(ahret) ile ilgili olabilir. Aynı şekilde dünyaya geldikten sonra yaşayabilmesi için kendisinin hiçbir emeği geçmeden birçok ihtiyacını karşılayan nimetleri hazır bulması hakkında olabilir. Sadece kendisi için değil, kendisine hizmet edecek hayvan ve eşya için de bolca nimet bulacak. İşte bütün bu nimetlerden yararlanıp bunları ve kendisini yaratanı düşünmemek ve onu tanımak için hiçbir çaba harcamamak ancak nankörlerin yapabileceği bir şeydir. ”Kahrolası insan onu(gerçekleri) ne çok örtüyor.” Evet, bu kadar apaçık olan gerçekleri örten insan için “nankör” kavramı uygundur. Buradaki ‘nankör’ kavramını, “ekfere” kelimesinin kökü olan ”kefere/örtme” kelimesi karşılığında kullanıyorum. Çünkü Türkçede yerleşmiş haliyle “nankör kimse”, kendisine verilen nimetleri ve yapılan iyiliği inkâr eden kişidir. Yani onları çeşitli kurnazlıklarla örterek yok sayar. Böylece o Allah’ın kendisinden yapmasını istediği işleri(emri) yapmamış olur. Başka bir deyişle Allah’ın emirlerini yerine getirmemiştir. Birinci bölümde geçen kibirli ve müstağni insanların bu bölümdeki nankör (gerçekleri örten) kişilerle örtüşen/ortak özellikler taşımaları dikkat çekicidir. Bu insanlar aynı zamanda ölümden sonra yeniden diriltileceklerine ve bir hesap gününe de inanmıyorlar. Böyle olunca, hak edenlere ahrette verilecek nimetleri de düşünemezler. İşte gerçek körler bunlardır.

Ses ve yüzler;

Kulakları sağır eden ses geldiğinde, işte o gün kaçar; kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve oğullarından, çünkü o gün onlardan her birinin kendine yetecek işi vardır. Zenginliği ona fayda sağlamaz. O gün öyle yüzler var ki apaydınlık, güleç, müjdelenmiş ve o gün yüzler de vardır ki, toz gibi mahvolmuş, karanlık bürümüş onları. İşte onlar gerçekleri örtenler ve yalanlayanlardır”(Abese 33-42).

         Sahha öyle bir sestir ki kendisini işittirir ve başka hiçbir sesin işitilmesine izin vermez. Bu ses, gürültü kopardığında kulakları kendinden başka her sese sağır eder ya da bu sesi herkes sadece kendisi için duyar. Yaşamsal bir davanın görüldüğü mahkeme salonunu düşünelim: savcı savını okumuş/söylemiş, avukatlar konuşmuş, şahitler dinlenmiş, davalı ve davacılar son sözlerini söylemişler. Sözünü söylemeyen sadece yargıç kalmış, yani en son söz… İşte o an salondaki herkesin işi, yargıcın kendisi ile ilgili söyleyeceği sözünü işitmektir. Kimse başka bir şey düşünemez. Sözünü ettiğimiz dünyada insanların yaptıkları bir yargılama… Ya “o gün/hesap günü”, zerre kadar adaletsizliği olmayan, sıfır toleransla çalışan mahkeme kurulunca, kim kendinden başkasını düşünebilir? O an insanın zihninde Anne, baba, eş, evlat, mal, mülk hepsi, ne varsa sıfırlanır… Bunların hiç birisi ona bir fayda sağlamaz.

        Mahkeme salonu önünde bekleyenler çıkanların yüzlerine baktıklarında onlardan sevinçli ve üzgün olanları yüzlerinden anlarlar. “O gün öyle yüzler var ki apaydınlık, Güleç, müjdelenmiş. Ve o gün yüzler vardır, toz gibi mahvolmuş, Karanlık bürümüş onları. İşte onlar gerçekleri örtenler ve yalanlayanlardır.” Bu bölümde buraya kadar anlattıklarımız ahrette ki hesap günü ile ilgiliydi. Fakat metinde öyle bir anlatım var ki, sanki “o gün” yarınmış gibi… Şairin dediği gibi “belki yarından da yakın”.

          Bir de şöyle düşünelim: Dünyadaki mahkemede yargılama bittikten sonra insanların bir kısmı güleç bir kısmı ise ekşimiş yüzle dışarı çıkarlar. Bu olayı izlemek her zaman mümkündür. Birinci bölümde Resülullah(s)’in bazı insanlarla görüşmesinden söz etmiştik. O görüşmeden sonra da insanlar oradan ayrılırken yüzlerinde bir memnuniyet ya da memnuniyetsizlik ifadesi taşıyorlardı. Tabi ki bazı yüzler güleç, bazıları ise morarmış/karalara bürünmüş idiler. Resülullah’ın takdirini kazanmış bir insanın elbette ki Allah’ın rızasını da kazanmış olduğu umulur. “O gün öyle yüzler var ki apaydınlık, Güleç, müjdelenmiş.” Bu durumu hak etmeyen nankörler her zaman olduğu gibi gene hüsranda, gene umutsuz ve gene mutsuzluk batağı içindedirler. “Ve o gün yüzler vardır, toz gibi olup mahvolmuş, Karanlık bürümüş onları. İşte onlar gerçekleri örtenler ve yalanlayanlardır.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder