23 Şubat 2012 Perşembe

KURAN'DAN BAZI KÖK ÇALIŞMALARI



RAHMET: (R-H-M) kökü sözlükte “Sevgi, merhamet, şefkat, bağışlama, saf iyilik, güzellik saçıcılık” manasına geliyor. Bu kökten gelen kelimelerin eski dünya dillerinde meşhur ve yaygın olduğunu görüyoruz; Akadcada döl yatağı, rahîm (remu), merhamet eden tanrı (remânu), Aramice rahîm, merhamet (rhm), İbranîce rahîm, merhamet (raham), Hindçe iyilik tanrısı (Brahma) hep aynı kökten… Sevginin ve merhametin babası anlamına gelen Eb-Raham’ın bütün Sami dillerinde ve hatta Hindçede bile kullanıldığını görüyoruz. Buralardan evirilerek Arapçaya İbrahim olarak geldiği anlaşılıyor. Bunların hepsi Arapçadaki rahmet, rahman, rahîm kelimeleri ile aynı anlam ikliminden. Demek ki Allah’ın öz varlığında mündemiç (içkin) bulunana rahmân (çokça seven), bunun mahlûkat üzerindeki tezahürüne de rahîm (sevgisi taşıp yayılan) diyoruz.

Asurca, Aramice, Keldanice, İbranice, Arapça gibi tüm Sami kökenli Ortadoğu dillerinde “RHM” kökü sevgi ve merhametle ilgili…

Rahmet kökü Türkçe’de içinde sevgi, saygı, şefkat ve merhamet kelimelerinin yattığı “yârlığamak” kelimesini çağrıştırır. “Rabbim rahmeti ile yârlığasın”, “Rahmetinle yârlığa ya Rabbi”, “Rahmetinle yârlığa kıl ya gâni” deyişlerinde geçtiği gibi yârlamak veya yârlayıcı esasında yâr muamelesi yapmak demektir ki sevgi ve merhametin neticesidir (Elmalılı). “Allah yâr ve yardımcımız olsun” derken de bu kastedilir.

RAMAZAN: (R-M-D) kökünden gelen bu kelime “sıcaklık/kızgınlık” ile ilgili kullanılıyor. Arap, yalınayağı ile çölün kızgın kumunda yürüyüp ayağı yanınca buna “ramaza’l-gadem” demiş…Günün ısısı şiddetlenip artınca “ramza’l-yevm”, susuzluktan içi yanınca “ramiza’l-sâim”, koyununu sıcak bir vakitte otlatıp ciğerlerini yaralayınca “ramiza”l-ğanem”, güneş ıssısından kızgın hale gelmiş çöldeki taşa “er-ramzâu”, yaz sonunda yağan ve toprağı sıcak bulan yağmura “er-ramzu”, koyunun sıcakta otlama yerine “el-mermız” demiş… Bu durumda “ramazan” da sıcağın arttığı ay veya yazın ardından güz yağmurlarının başladığı ay demek oluyor…

BEREKET:(B-R-K) kökü sürekli, kalıcı olma, çoğalma, yayılma, birikme anlamında kullanılıyor. Bu anlamda “Allahu teâla ve tebâreke” dediğimizde Yüce, Ulu, Kalıcı, Daim olan, Ölmeyen, Yok olmayan, Yaşayan ve hep Yaşayacak olan Allah demiş oluyoruz. Kuran’ın “mübarek” bir kitap olması bu anlamda insanların kalbinde kalıcı olması, insanlık vicdanında çağlar boyu yankılanması, insanlığı sarıp sarmalaması, tutması, onlar tarafından benimsenmesi ve giderek ona inananların, gönül verenlerin çoğalması, artması manasındadır. Bu durumda mübarek beldeler de “yankısı çağlar boyu süren, kalıcı, sürekli yerler” demek olur… “Rahmet ve bereket ayı” da sevgi ve merhametin kalıcı, sürekli olduğu, çoğaldığı, yayıldığı ve giderek yerleşik hale geldiği/gelmesinin istendiği, bütün yıla yayılmasının hedeflendiği, insanlarda kalıcı/sürekli bir ahlaka dönüşmesinin amaçlandığı, bunun öğretildiği, taliminin yapıldığı ay demek oluyor.

ORUÇ:(S-V-M) kökü de Arapça’da tutmak demek. “Oruç tutmak” ise Osmanlıca’nın Farsça ile Arapça arasında sentez ve hakemlik misyonunu ifade eden en güzel deyimlerindendir. Bir imparatorluk dili olduğunun en güzel göstergelerindendir… Oruç Farsça gün (ruz) kökünden geliyor. Günlük (ruzname), çağ, devir, sabah meltemi (rüzgâr), yenigün (nevruz), gün gibi (piruz) kelimeleri bu kökten… Şu halde oruç tutmak, “günü tutmak, bir günlük kendini tutuş” demek oluyor. İslami literatürde ise “Kişinin bir gündüz boyunca yemeden, içmeden, cinsel arzulardan uzak durması, bunlara karşı kendini tutması” manasında. İnsan hayvandan, şehir ormandan işte bu “kendini tutabilmek” sayesinde ayrılır. Bu nedenle bütün büyük dinlerde oruç bir insanlaşma aracı olarak yer alır… Hakîm (bilge) kelimesi de “Ata gem vurmak” kökünden geliyor. Bu durumda Kuran’ı Hakîm de “İnsanoğluna, kendisine gem vurmayı öğreten kitap” demek olur. “Allah hakîmdir, hikmet sahibidir” demek de “Allah insana kendini tutmayı, arzularına gem vurmayı öğreten bilgelik dolu hükümler gönderendir. Yüce bilgelik kaynağıdır O.” demek olur.

İFTAR: (F-T-R) kökü de bir şeyi açmak, yarmak, ilk defa icat etmek demek. Arap, deriyi iyice sepileyip yumuşak yapmaya “fetara’l-cilde” demiş…Demek ki “iftar vakti” ruhen sepilenme, yumuşama vakti demek oluyor. İçimizdeki şehveti, ihtirası, öfkeyi sepiliyor, yumuşatıyor, iyice inceliyoruz. İftar sofrasındaki son 5 dakikayı düşünün…İç dünyamız nasılda yumuşuyor, inceliyor, insana bir dinginlik çöküyor. Sonra ezanla birlikte “açılım” yapıyoruz. Yeme içme dünyasına dönüyoruz… Orta harfi ince “te” ile okunduğunda sakin olmak, dinginleşmek, fersizleşmek manası kazanıyor. Yani içimizdeki şehvet, ihtiras, bencilik ve öfkenin sakinleşmesi, dinginleşmesi, fersiz hale gelmesi… Onun için ayın sonundaki bayrama da “iydu’l-fıtr” (sakinleşme, dingin hale gelme bayramı) deniyor. Türkçe’deki “fatura” sözcüğü de bu kökten. Bu durumda “fıtr sadakası” işte bu dinginleşmenin, yumuşamanın faturası oluyor. Öyle ya her işin bir faturası var. Sakinleşmekten, dinginleşmekten, bencilliği yenmekten maksat neydi? Ötekini düşünme, verme, paylaşma, ötekine doğru “açılım” yapma, kendi Ben’ini aşabilme, Benlik zindanından çıkma ayı, bayramı…

SAHUR:(S-H-R) kökü “erken, erken olmak” ile ilgili. Arab zihninin ‘eşyaya isim koyma’ tercihi, güneşin doğuş vaktine “seher” demiş. El çabukluğu, erken davranarak göz boyamaya da “sihir” demiş. Erken kalkarak gece yemek yemeye de “sahur” demiş. Bunların hepsi aynı kökten… Demek ki sahurun “erken” davranmakla ilgili bir anlamı var. Şöyle: Erken davranıp içinizdeki şehvet, ihtiras, bencilik ve öfkenin göz boyacılığına kendinizi kaptırmayacaksınız, bunların büyüsüne kapılmayacaksınız, gece uyanıklığı içinde olacak, büyüye kapılmış adam mahmurluğundan ayıkacak, diri bir zihinle kendinize hakim olmayı öğreneceksiniz… Demek ki “sahura kalkmak”, aslında erken davranmayı öğrenmek demek oluyor. Şehvetten, öfkeden, ihtirastan, bencilikten önce davranıp bunları yenecek; sağınızdan, solunuzdan, arkanızdan, önünüzden girip sizi büyüsü altına almasına izin vermeyeceksiniz.

SADAKA:(S-D-G) kökü “doğru söylemek/gerçeği tasdik etmek” demek. Doğruluk anlamına gelmekle birlikte daha ziyade sözün doğruluğu manasında. Kur’an’da zekat anlamında da kullanılır. Bu durumda “sadaka vermek” ne oluyor? “Sadakallahu’l-azim” (Büyük olan Allah doğru söyledi) cümlesinde de geçtiği gibi sadaka vermek, bir sözü doğrulamakla ilgili. Sadaka verdiğiniz zaman hangi sözü doğrulamış oluyorsunuz? Çünkü “sadaka verdi” demek “doğru söz söylemeyi verdi” demektir ki pek anlaşılmıyor. Ancak Kur’an’ın anlam dünyasında çok esaslı bir anlamı var. Biraz araştırdığımızda bunun “Mallarında muhtaç ve mahrum olanların hakkı vardır.” (Meâric; 24, Zariyat; 19) ayeti ile ilgili olduğunu görürüz. Siz, sadaka verdiğinizde bu gerçeği tasdik etmiş oluyorsunuz. Onun için “İsteyeni geri çevirme” denir. Onun için “Sadakalar yoksullar, muhtaçlar, yolu kesilmişler, köleler, borçlular, kalpleri ısındırılacaklar… içindir.” denir. Yani bunların malınız üzerinde hakkı olduğunu “tasdik” ettiğinizi göstermek için vereceksiniz. Vermiyorsanız “sadakat” göstermiyor, muhtacın ve mahrum hakkına “ihanet” ediyorsunuz demektir. İşte “sadaka vermek” bu oluyor.

ZEKAT:(Z-K-Y) kökü bir şeyin artması/çoğalması/fazlalaşması demek. Kelime bu mana etrafında dönüyor. Sevgi arttı (zeka’l-hubb), mal çoğaldı (zeka’l-mâle), adam zengin oldu (zeka’r-racul) şeklinde kullanılıyor. Peki o zaman “zekat vermek” ne demek? Tam karşılığı “fazlalaşmışı/çoğalmışı vermek” demek oluyor. Nitekim Ku’an’da genellikle onlar ki zekat verirler (ati’z-zekât) şeklinde “vermek” fiili ile birlikte kullanılır. Aksi halde tek başına ‘onlar ki çoğaltırlar, biriktirirler, fazlalaştırırlar’ olur ki doğrusu ‘böyle çoğalmış/birikmiş/fazlalaşmış (zekaten) olanı verirler’ demektir.

Tezkiye ile afv kelimeleri Kur’an literatüründe birbirinin yerine kullanılabilecek manaya sahip. Her ikisi de artmak/çoğalmak ve artmış/çoğalmış olmanın getirdiği kirlerden (mülkte şirk, ihtiras, kibir, cimrilik, kıskançlık, bencillik vb.) arınmak, temizlenmek manası etrafında dönüyor. Örneğin “Beni af et” demek “Benden sadır olan fazlalığı görme, hoş gör” demek oluyor. Keza afiyet olsun (aldığın fazlalık sana iyi gelsin), afedersiniz (fazlalık yapıyorum ama…), muaf olmak (fazlalıktan hariç tutmak), muafiyet sınavına girmek (ek/fazla sınava girmek) kelime ve deyimleri bu manadadır. Hepsinde de fazlalık manası vardır. Zekat kökünden gelen kelimeler de aynen böyle. Mesela tezkiye olmak üzerinden fazlalığın alınması demek oluyor. “Mahkemede tezkiye oldum” dediğinizde “Üzerime atılı/fazlalık duran suçtan arındım, temizlendim, o fazlalığın bana ait olmadığı anlaşıldı” demiş oluyorsunuz.

MUTREF}: “Bolluk içinde olan, şımarmış” demektir. Bolluk ve nimet içinde olmak, şımarmak (teref), konfor içinde olmak, nimetler içinde yüzmek (teterrûf), konfor, rahatlık, lüks, şımarıklık (teref) kelimeleri bu kökten… Demek ki mütref bir toplumun rahatlık ve konfordan şımarmış, “fors” sahipleri demektir… Bu durumda Kur’an’da sık sık geçen mele-i mütref “kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenleri” demek oluyor. Bugün için devlet beslemesi ailelere, sosyete çevrelerine, lüks ve sefahat içinde yaşayan zümrelere ve onlara özenenlere tekâbül eder.

KEBÂİRE’L-İSM: Sözlükte [كبر] kökü “büyük olmak”, [ثما]  kökü de “suç işlemek, günaha girmek” demektir. Bu iki kelimeden oluşan [كباءر الاثم] ise “büyük günahlar” demektir. Bu deyim aslında sadece Müslümanlara değil; insanlığa önemli mesajlar vermektedir. Ayette geçen lemem kelimesi ise “Bir anlık şuursuzluk hali” demek olup (Razi) “küçük günahlar, ufak tefek hatalar” şeklinde meşhur olmuştur. Demek ki “Günahın büyüğü küçüğü olmaz” sözü doğru değildir. Suçun ve günahın büyüğü olur ve Kur’an bu anlamda büyükler (kebâir) demektedir.

TEKÂSÜR: Sözlükte [KSR] kökü mastar olarak “çok olmak, çoğalmak” demektir. Malı çok olmak, zengin olmak, maddî durumu iyi olmak (iksâr), çoğaltmak, teksir etmek, çokça yapmak, çoklaştırmak (teksîr), çoğalmak, artmak, üremek, türemek (tekâsür), çok olmasını istemek (istiksâr), daha çok, en çok (ekser), çoğunluk, galibiyet (ekseriye), çok (kesr, kesîr), çokluk, fazlalık, bolluk (kesret), çok konuşan, geveze (miksâr) kelimeleri bu köktendir…

MÂUN: Sözlükte [AVN] kökü mastar olarak “yardım etmek, orta yaşlı olmak” demektir. Orta yaşlı olmak (avân), yardım etmek (iâne), yardımcı (muâvin), yardımlaşmak, el birliği etmek (teâvün), yardım istemek (istiâne), yardım, destek, medet (avn), ikramiye, burs, destek (iâne), kooperatif (teâvuniyye), yardımsever, insanlara yardım eden (mi’vân), küçük yardım (maûne) kelimeleri bu köktendir…

MÜLK: kelime kökü itibariyle sahip olmak demektir. Kur’an’da iktidar ve mal  anlamında kullanılır. Mal üzerinde tasarrufta bulunma yetkisine malın mülk edinilmesi diyoruz. Mal da kelime olarak meyletmek kökünden gelir. Meyledilen, arzu duyulan şey demektir. Meta da faydalanılan şey demektir. Bunlar Kur’an’da sık sık geçer. “Dünya hayatı aldatan/gelip geçici bir metadır” denilir. Kur’an’da dünya hayatı derken gezegen olarak dünya değil; dünyanın içendeki mal mülk kastedilir.

SA’Y:Sözlükte kökü mastar olarak “çalışmak, koşmak” demektir. Çaba, gayret (sa’y), mesâi, iş, çalışma,  (mesâ’î), bir adamı kendi emeği ile geçinir hale getirmek (is’â), koşuşmak, koşuşturmak (tesâî), laf getirip götüren (es-sâî), haber getirip götüren, postacı (sâî) kelimeleri bu köktendir…

Görüldüğü gibi koşturma, çalışma, iş, mesâi anlamına gelen sa’y kavramı Türkçede “alınteri, emek” dediğimiz şeyi çağrıştırır. Ayet “İnsanın emeğinden/alınterinden başkasını alma hakkı yoktur” ölümsüz ölçüsünü getiriyor. Ayette geçen insan için (li’l-insani) ifadesi sahiplik ifade eder ve insanın bir şeyi alması, kendine ait kılması manası verir. Bu nedenle Türkçede sa’y kavramını karşılayacak en iyi iki kelime “emek” ve “alın teri” sözcükleridir.

“Alın” Eski Türkçe’deki (7.yy) “almak” sözcüğünden geliyor. “Alın” Türkçede şahsiyet, kişilik ifade eder. “Alın teri, alınyazısı, alnı ak yüzü açık, alnına kara leke sürmek, alnından silinmemek, alnından ter boşanmak” vs. sözlerinde geçen “alın” bu manadadır. Demek ki insanın şahsiyeti esasında “almak” ile ilgili bir şeydir. Hep alanın hiç vermeyenin, yani kendi emeği ile geçinmeyen birinin kişilikli, şahsiyetli, alınlı, alnı açık olduğunu söylemek mümkün değildir. Nitekim “Eli ekmek tutmak, tuttuğunu koparmak, ekmeğini taştan çıkarmak, bir baltaya sap olmak” deyimleri de doğrudan bu kişilikle ilgilidir. Şu halde kişinin “şahsiyet” olması “alın teri” ile doğru orantılıdır.

FUKARÂ: “Fakirler”demektir. Kök olarak “Omurga kemiği kırılmış” manasındadır. Türkçe’de “fıkra” da aynı kökten. Bu durumda “fıkra anlatmak” yazı gibi tüm ayrıntıları içermeyen, kırılmış omurga gibi atlanmış, kırık anlatım demek. Eskiden köşe yazarlarına “fıkra muharriri” denirdi. Yani anlatımı zayıf, konularını derinlemesine ele almayan, üstünkörü yazan manasında. Arap zayıf deveye de “fakr” demiş…

MESÂKİN:“Yoksullar” demektir. Kök olarak “sakin olan, susan, duran, dinen şey” manasındadır.  “Sukûn” hareketin durması, “seken” ise mülkü olmadığı halde kira veya başka bir şekilde evde oturmak demektir. “Meskûn mahal” veya “Mahalle sâkinleri” buradan gelir.
Fukarâile mesâkin arasında şöyle bir fark olduğu söylenebilir: Fukâra işsiz olduğu için zaruri ihtiyaçlarını karşılayacak gelirden yoksun olanlar,  mesâkin de işi olduğu halde geliri zaruri ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyenler, bu nedenle de geçim sıkıntısı çekenler demektir. Öyleki işi olduğu, kira da olsa bir evde meskun bulunduğu için görenler onu hali vakti yerinde birisi sanmaktadır. Halbuki geliri zaruri ihtiyaçlarını bile karşılamaya yetmemekte, geçim sıkıntısı çekmekte ve bunu da sâkin durarak, susarak kimselere söylememektedir. İşte mesâkin budur…

BÂİS:“Şiddetli sıkıntı çeken” demektir. Şiddetli darlık, yokluk, çaresizlik, açlık, savaş manalarına gelir. Fukarâ ve mesâkin’den daha şiddetli yoksulluğu ifade eder. İbn Abbas’a göre Bâis, şiddetli yoksulluğu yüzünden ve elbisesinden belli olan kimsedir.  Çünkü fakirin fiziki görünümü böyle değildir. Fakirin elbisesi temizdir ve yeterli gıda aldığı da yüzünden belli olmaktadır (Razi). Bu durumda Bâisûn, şiddetli fakr-u zaruret içinde olduklarından istemek zorunda bırakılan hatta yalvartılan “yalınayaklıları” ifade eder.  Kur’an’da “el-Bâise’l-Fakîr” şeklinde geçer. (Hac; 22/28).

MUMLİG:“Fakir düşmekten korkan” demektir. Kur’an’da şöyle geçer: Yoksulluk korkusuyla (imlâg) çocuklarınızı öldürmeyin (En’am; 6/151), “Yoksulluk korkusuyla (imlâg) çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da, sizi de biz rızıklandırırız. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır (İsra; 17/31).

Mumligile memluk arasında yakınlık olduğu anlaşılıyor. Memluk başkasına köle olmuş kimse demektir. Kur’an’ın indiği dönemde Mekkeliler kız çocuklarını diri diri toprağa gömmekteydi. Çünkü yoksulluk belasından Mekkeli tefeci bezirgânlardan borç para almakta, daha sonra bunları ödeyememekte ve tefeciye köle olmaktaydılar. Eşlerini ve kızlarını da onlara vermekte ve umumhanelerinde çalıştırılma zilletine katlanmak zorunda kalmaktaydılar. İleride kızlarının başına bu gelmesin diye de çocuklarını diri diri gömmekteydiler. İşte bu çeşit yoksulluk “İleride tefecinin eline düşerek yoksullaşır, ona köle olur, beni, eşimi veya kızımı ne olur bırak diye yalvarmak zorunda kalırım” korkusunu ifade ediyor. Onun için olsa gerek mumlig, sözlüklerde  “boyun eğen ve yalvaran yoksul” diye tarif edilmiş (İbn Manzur).

MAHRÛM:“Yasaklanmış” demektir. Türkçe’de de kullanılan “mahrum bırakılmak” manasındadır. Diğer yoksulluk kavramlarından farkı elinden bir iş geldiği, bilgisi ve becerisi olduğu halde haksız yere bunları kullanma imkanı kendisine verilmeyen, yasak konan, engellenen, bundan dolayı da yoksul ve muhtaç duruma düşen demektir. “Kamu hizmetinden mahrumiyet” bunu ifade eder. Kur’an’da zenginlerin malında yoksullar (sâil ve mahrûm) için hak olduğu söylenirken geçer. (Zariyat; 19/51, Mearic; 50/25). Genel olarak da Allah’ın yarattığı rızık (ürün) ve rızık kaynaklarından (üretim araçları) mahrum bırakılan bütün yoksulları ifade eder.

MUHTAÇ:“İhtiyaç sahibi” demektir. Hacet, ihtiyaç, muhtaç kelimeleri buradan gelir. Kur’an’da Allah’ın yarattığı rızık (ürün) ve rızık kaynaklarına (üretim araçları) insanların ihtiyaç duyması manasında kullanılır. Allah evcil hayvanları yaratmıştır ki insanlar yiyeceklerini ve binitlerini onlarla karşılasın diye. Nice faydaları olan bu hayvanlarla “ihtiyaçlar” giderilir (Mu’min; 40/850). Gemiler, su, ırmak, deniz, toprak, bahçe ve madenlerde de nice faydalar vardır. Bütün bu rızık ve rızık kaynakları insanlar içindir.  Fakat bunların etraflarına “çit” çevirilip özel mülkiyete alınması yüzünden Allah’ın kullarından kimileri buralara sokulmamakta, dışarıda tutulmaktadır. İşte “muhtaç” bunlardan uzak tutulan, yararlandırılmayan kimsedir.

Oysa “iman” kalplerine yerleşmiş olanlar ve daha önceden buralara (rızık ve rızık kaynaklarına) yerleşenler, sonradan gelenleri  (hicret edenleri) sevgiyle bağırlarına basarlar ve onlara verilenlerden dolayı haset etmezler. Kendilerinin “ihtiyacı” olsa bile onları kendilerine tercih ederler. Kim bencilce hırslarından (servet, siyaset, şehvet, şöhret) tutkusundan arınırsa işte onlar kurtulmuştur (Haşr; 59/9).

SÂİL:“İsteyen” demektir. Daha doğrusu istemek zorunda kalan manasındadır. Yukarıdaki “Bâis” ile benzer anlamdadır. Bâis’de istemenin nedeni (şiddetli fakr-u zaruret) öne çıkarılırken, Sâil de şiddetli fakr-u zaruretin sonucu (isteme, dilenme, yalvarma) öne çıkarılır. Bu duruma düşmüş olan için peygambere şöyle ‘emredilir’; “Sakın isteyeni/yalvaranı azarlama!” (Duha; 93/10). Keza bu tabir, Allah’ın, yarattığı dünya nimetlerini ona ihtiyacı olanlar/isteyenler arasında “eşitçe” takdir ettiğini söylerken de kullanılır: “Yeryüzünde sabit dağlar yarattı. Yeryüzünü (rızık ve ürünlerle) bereketlendi. Orada ihtiyacı olanlar/isteyenler (sevaen li’s-sâilîn) eşitçe (paylaşsın) diye dört günde (dört mevsim) gıdalar takdir etti.” (Fussilet; 41/10).  Sâil, aynı zamanda suâl soran demek, mes’ele de buradan gelir. Dolayısıyla soru soranı, bir mes’elesi olduğunu söyleyeni, senden yardım isteyeni sakın azarlama, küçük görme manasına da gelir.

YETİM:“Öksüz” demektir. Arapların “eşsiz inci” (durre yetim) sözünden alınmıştır. İnci nasıl diğer taşlar arasında benzersiz ise yetim de diğer insanlar arasında kimsesi olmaması bakımından benzersizdir. Öksüz, eski Türkçe’de (8.yy) Anne (ög) kelimesinin (süz, sız) olumsuzlama ekiyle kullanılmasından geliyor. Göğüssüz (öğ-süz) yani yaslanacak bir anne göğsü bulamayan demek. Kur’an’da yukarıdaki sâil için söylenen aynen yetim için de söylenir: “Sakın öksüzü hor görme/üzme” (Duha; 93/9).

Daha geniş açıdan bakarsak, bugün için kimisi annesi babası olmama anlamında, onları bir şekilde kaybetme anlamında, kimisi toplumu içinde yalnız kalma anlamında öksüzdür. Babası, annesi olmayan, toplumunda yanlış anlaşılan, doğruyu söylediği için dokuz köyden kovulan, onca gürültü arasında sesini duyuramayan, sözü yarım kalan, dışlanan, mahkûm edilen, çaresiz kalan, kapısı çalınmayan, unutulan, terk edilen, taşlanan herkese öksüz demek icap eder…

MENN: (m-n-n) kökü bahşetmek, lütfetmek, iyilikte bulunmak, minnet altında bırakmak, iyiliği başa kakmak demek. Türkçe’deki minnet, memnun, memnuniyet kelimeleri de aynı kökten…İngilizce (money), Almanca (mammon), Fransızca (monnaie), İspanyolca (moneta) hep aynı kökten.
“menn” kelimesi, daha dördüncü surede (Müddesir, 6) Hz. Peygamber ile ilgili de kullanılır: “Servet yığma hayallerine kapılma.” (Ve la temnun testeksir). Yani “menn” talebinde bulunma, böyle bir ihtirasın içinde olma, çoğalma, biriktirme, yığma (tekâsür) beklentisi içinde peygamberlik (din söylemi) yasaktır!
Ayette geçen (k-s-r) kökü ise çoğalmak, birikmek, yığmak, artmak manasına geliyor. Türkçe’deki kesret, teksir de bu kökten…

MENKİBE: na-ka-be kökünden gelen, ‘halka önder olmak, bir halka önderlik yapmak’ manasına gelen nakîb kelimesi var. Buradan da menkıbe sözcüğü türüyor. Bu da tarihte yaşamış bir kişiliği alıp onu abartmak, kahramanlık destanına dönüştürmek, onun yapmadığı şeyleri ona izafe etmek yani olayı menkıbeleştirmek demek oluyor.

MESEL… Örnek vermek demek. İşte ‘Allah’ın nuru bir kovuğun içinden ışık yayan bir kandile benzer’ veya ‘münafıkların durumu şuna benzer’, ‘ikiyüzlülerin durumu şunlar gibidir’ veya ‘Allah’ın ayetlerini inkâr edenlerin durumu çoban sesini böğürme olarak algılayan sürünün hali gibidir’ gibi. Bunlar da mesel oluyor. ‘Masal’ kelimesi de bu kökten.

KISSA… Geçmişte yaşanmış bir olayı sözdeki dengiyle anlatmaktır. İbrahim’in kıssası, Musa’nın kıssası, İsa’nın kıssası dediğimiz zaman, ‘kasas’ denklik manasına geldiği için, sözdeki dengiyle anlatmayı kastediyoruz. Bugünkü manasıyla ‘kıssa’ bir dizide canlandırma yapmak veya tarihi bir film çekmek gibi oluyor. Çektiğiniz bir tarihi film kıssanın tıpkısının aynısı değildir, fakat ondan başka bir şey de değildir. Örneğin çağrı filminde ‘kıssa’ tekniği vardır. Yani geçmişte olmuş bir olayın günümüzdeki dengiyle onu anlatmaya çalışmaktır. İşte aktörler oynatarak, oradaki diyalogları aynen tekrarlayarak, film setleri yaparak onun dengini ‘işte olay böyle oldu’ diyerek anlatmış oluyorsunuz kıssada.

Esatirül evvelin’… Bu da mit, efsane, olmamış bir olayın sanki olmuş gibi kurgulanıp anlatılması demek oluyor.

Ritüelsözcüğü Hind-Avrupa kökünde “ritu” (saymak) imiş… Oradan Letinceye “ritus” (ayin, tören, merasim, örf, adet) olarak geçmiş, Orta-Latincede “ritüale”  olmuş… Ordan da Fransızcaya  “rituel”, İngilizceye “ritual” olarak yerleşmiş…

Âyin” kelimesi ise Türkçeye Farsçadan geçmiş ve görenek, tören, merasim anlamına geliyor. Osmanlıcada kullanılan “Şehrâyin” bu anlamda tören, merasim, şenlik ayı demek. “Ayna” kelimesi de bu kökten.  Ayin ve törende belli hareketlerin tekrar “aynısı” yapılır, aynada da kendinin “aynısını” görürsün. “Aynen” de bu kökten olup tekrar ifade eder…

Nusuk/menâsikkelimesinin Arapçada toprağı ıslah için gübrelemek (nusuku’l-ard), yeni yağmur yağıp yeşillenmiş toprak (ardun nâsike), bir adamın alıştığı yer (en-Neseki) kelimelerinden da anlaşılacağı gibi “gübrelemek, alışmak” gibi anlamları var.

Kur’an’da nusuk altı yerde salât, oruç, hacc, kurban vb. ile birlikte kullanılır.  Bütün ritüelleri kendinde topladığı için özellikle hacc için “menâsik” denir ki aslında diğerlerini de kapsar. Kur’an namaz, oruç, hac, kurban vb. ritüllere ibadet demez. İbadet Kur’an’da 278 civarında yerde geçer ve hiç bunlarla birlikte kullanılmaz.
Nüsukbelirli hareketlerin sayılı, tekrarlı ve aynı tarzda yapılması bakımından ritüel ve ayine benzer. Fakat kelime kökünden de anlaşılacağı gibi bunlardan maksat sırf “aynı şeyleri tekrar” edip durma değildir. Amacını kaybetmiş, manasız tekrar olunca ayin, hayatın içindeki bir amaca  “alıştırma veya hayatta ürün almak için “gübreleme” olunca tekrarlanan hareketler nüsuk oluyor. Bu durumda nüsukun amacı “ibadet” oluyor. İbadet ise bir şeyi hayatın içinde yapmak, iş ve değer üretmek, ortaya çıkarmak, etmek, eylemek demektir.

Simsar” kelimesi ise Arapça’ya tâ Aramice’den geliyor. Aramice’de “srsür/spsir” aracı, mahabbet tellalı demek. Yüzyıllar boyu aynı anlamı koruyarak Arapça’ya aracı, komisyoncu manasında geçmiş. “İstismar” da birinin iyi niyetini kötüye kullanmak, sömürmek demek…

“Simsar” ile “sülük” arasında şöyle bir benzerlik var: Sülük, tatlı sularda yaşayan, vücudunda yirmi iki sindirim kesesi olduğu için bir kezde ağırlığının sekiz katı kan emebilen bir hayvan.
Simsar da öyle…

Hele din simsarı tam bir sülük. O da tatlı sularda yaşar, eziyete fazla gelemez, kolay yoldan kazanmayı çok sever. Dine sülük gibi yapışır ve yirmi iki sindirim sistemi olduğu için ağırlığının kat kat fazlası rant emer…

“Simsar” çok eski bir kelime olduğuna ve Aramice gibi Arapça’nın atası bir dile yüzyıllar öncesinden girdiğine göre simsarlık çok eski meslek…

ŞİAR: kelimesi, “şiir” ile aynı kökten geliyor.  “Sıklık, incelik, farkındalık” manalarını içeren bir kelime… Kısa, sık ve incelikli söz (şiir), inceliklerin farkında olan (şâir), inceliklerin farkında olma (şuur), ince ve sık biten/saç (şa’r), buğdaydan farklı olarak ucunda ince kılçık bulunan arpa (şa’îr), sıkça söylenen slogan, amblem (şiâr) kelimeleri bu kökten. Slogan” kelimesi de  “slog” (sık) kökünden geliyor.  “Sıkça söylenen kısa sözler” olarak Türkçe’de kullanılıyor. Arapça buna “şiâr” deniyor.

HIMAR/HUMURkelimesi Arap dilinde BAŞ harici hiçbir organ için kullanılmaz.
Örneğin ÇORAP dediğimiz de ki bu da arapçadan geçen cevrabun kelimesidir.AYAĞA nisbetle kullanılır.
Türkçe bilen hiçbir insan "ayak çorabı" deme ihtiyacı hissetmez çünkü "çorap" ayağa nisbetle kullanılır ve sadece ayağa giyilir.
Ayette geçen "hımar" kelimesi sofra örtüsü değildir.
Baş örtüsüdür.
Bel'am ların yaptığı "Kitaba uymuyorsan kitabına uydur" yöntemi her devirde olmuştur ve bu şahısların oyunlarını bozacak olan insanlar da her devirde olacaktır.

Zenc/ZENCİ” kelimesi Etiyopyalı ve Habeşistanlı anlamına gelen Zeng kelimesinin Farsça’ya Zenc olarak geçmesinden türetilmiş. Buradan da Zengibar denilmiş. Abbasi tarihçileri genellikle Zenc diye yazdıkları için Zenc hareketi olarak geçiyor… Hind kökenlilere Zutt, Pers asıllılara da Esavira demişler. Şehirlerde yaşadıkları varoşlara da Ahmas adını vermişler.

KAMU sözcüğü eski (11. yy) Türkçe’deki “kamug”dan geliyor. Dil devriminden sonra Arapça “amme”nin yerine kullanılmaya başlanmış.
Arapça’da “amme” deniyor; herkese, genele ait olan (amme), genel (umumî), genellikle (umumiyetle), millet, topluluk (ummet), genelin içinden çıkan (ummî), genel, tüm (âm), genelin konuştuğu Arapça (âmmice) vs…
Batı dillerinde “pan” eki bu manayı veriyor; herkesin toplandığı yer (panayır), herkese açılan (pankart), tüm tanrıların tapınağı (panteon), genel görünüm (panorama), tanrının her varlıkta olması (panteizm) vb…
Türkçe dil, tarih ve kültür evreninde “kamu” denilmiş;

Kâm” kelimesi de bu kökten geliyor. Altay lehçesinde hala Kâm olarak kullanılıyor. Daha sonra Kâm, “Şaman” oluyor. Osmanlıca’ya Farsça’dan geçen Kam ise “zaman, süre, süreç” (dehr) ve onun verdiği “mutluluk, tat, sevinç” demek. (Kâm alalım). Eski Fars dininde “Zurvan” zaman tanrısıydı. Dolayısıyla Kâmu, ister eski Türk dininden gidin, ister eski Fars dininden gidin “herkese ait olanı” ifade ediyor.
Kur’an’da Salih kıssasında anlatılan “Allah’ın devesi” (Nâgatallah) da bunu anlatır. “Allah’ın devesi” herkese ait olanı, hiç kimsenin özel malı olmayanı yani “kamuya ait” olanı ifade için örnek verilir. Malum, Salih kıssası “Allah’ın devesine dokunmayın” diye biter. Yani “kamuya” dokunmayın, herkese ait olana, ortak alana destursuz girmeyin.” denmek istenir. Türkçe’de hala kullandığımız “Allah’ın dağı, Allah’ın suyu” deyimleri bu manayı çağrıştırır.

İKRA : mastar olarak “Okumak, incelemek, selâm söylemek, bir araya getirmek, taşımak” demek… Okutmak, öğretmek (iqrâen), birisinin okumasını istemek, dikkatle inceleyip araştırmak (istiqrâ), okuyan, okuyucu, okur (qârî), hayız, hayızdan temizlenme (qur), okuma, okuyuş, kıraat (qırâat), medyumluk, fal bakma (qırâeh), rahle (mıqra), okunmuş, okunan (maqrŭ), okunanlardan toplanan (qurân), doğurmak (qare’e’l-hâmileh), devenin rahminde meni tutunmak (garae’l-nâgati), yel vaktinde esmek (garae’l-riyâh) kelimeleri bu kökten…
Eski Türkçe’de “Yüksek sesle seslenmek, çağırmak, okumak” ifadesi okı-mak şeklinde söyleniyordu. Fransızca ecole sözcüğü buna benzetilerek yeni Türkçe’de (1935) Arapça mektep ve medrese yerine okuma, öğrenme yeri anlamında okul şeklinde yeniden türetilmiş… İlginçtir, gerçi kelimenin kökünde de bu anlam var ama yukarıdaki “Yaratan Rabbinin adıyla oku” ayeti Türkçedeki “Yükses sesle seslendir, çağır, dile getir” anlamında kullanıldığında bağlama uygun düşmektedir.

ALAK :mastar olarak “ilişmek, takılmak, yapışmak, bitişmek, tutunmak, sevmek, tutkun olmak” demek… Asmak, askıya almak, ertelemek, yorumlamak, bir şey hakkında yorum yapmak, takmak, iliştirmek (ta’lîgan), ilgilenmek, ilişkili olmak, ilişmek, takılmak, bir şeye ilişkin olmak, bir şeye ait olmak (ta’alluq), ilgi, alaka, dostluk, iş, meslek, uğraş (a’lâqa), yorum, siyasi yorum (ta’lîq), dipnot, şerh, haşiye (ta’lîga), kan pıhtısı, sülük (alaq), hayvana verilecek yiyecek (alîq), ile ilgili, ilişkin, alakalı (mutealliq), askı, asacak (mi’lâq), askıda bırakılmış (mu’allaq) kelimeleri bu kökten…

HALİFE : sözlükte mastar olarak “Birinin yerine geçmek, arkasından gelmek, vekil, önder, lider, imam
olmak” anlamındadır. Bu kökten gelen kelimeler Kuran’da 130 yerde geçer. Toplam beş anlamda kullanıldığını görürüz: 1- Arkadan gelen, peşi sıra (halef), 2- Önder, lider, imam, başkan, iktidarı elinde tutan (halife), 3- Karşı çıkmak, karşıt olmak (muhâlefet) 4- Sözünden dönmek (ihlâf), 5-Anlaşmazlık (İhtilâf)… Bu ayette ilk iki anlamda kullanıldığı anlaşılıyor. Dolayısıyla ayet; “Yeryüzünde şu ana kadar yaşayanların ardından, onlardan sonra daha gelişmiş bir varlık yaratacağım, bu varlığa yeryüzünün önderliğini vereceğim” demek olur. Arapçada devenin gebe kalmasına (halifetu’n-nâgatu) deniliyor. Bu durumda halife önceki bir şeyin rahminde varlığı mayalanmış olanın doğması, ortaya çıkarılması demek olur.

ADEM : sözcüğünün “yeryüzü toprağı” anlamına gelen “edimu’l-arz” kelimesinden türediği en sahih görüştür. Buna göre insan türüne “Âdem” adının verilmiş olması yeryüzünde olmuş olmasındandır. Nitekim Arapça’da esmerliği artmak (udûme), esmer, kara, yağız (edmâ’), etle deri arası tabaka (edeme), gökyüzü (edîmu’s-semâ), gece karanlığı (edîmu’l-leyl), bir şeyin dış kısmı (edîmu’ş-şey), deri, cilt (edîm) kelimeleri bu köktendir… Sümercede babam anlamına gelen (adamu), Asur-Babil dilinde yapılmış, meydana getirilmiş, ortaya konulmuş, çocuk, genç anlamındaki (adamu), Sabiî dilinde kul, insan anlamına gelen (adam), Türkçede insan, kişi anlamına gelen (adam) ve batı dillerinde (edmurd, edward) sözcükleri de aynı köktendir. İbranicede (adam) insan türü için kullanılan müşterek isimdir. Tevrat’ta insan türü anlamında beş yüzden fazla yerde geçer… Kıssada Âdem (Adam) önceki varlıklara nazaran daha gelişmiş, bilgi, akıl, kavram üretme, eşyaya isim koyma, konuşma ve dil yetenekleriyle donatılmış, ev (beyt) yapan, ahlak ve hukuk üreten “insanı” temsil etmektedir…

İBLİS Sözlükte “Hayret eden, şaşan, hayırsız olan, üzgün bezgin olan, surat asan, ümitsiz olan, şaşkınlığından dolayı susan, şaşakalan” anlamına geliyor. Akadçada Be’el, Baal; Efendi, Tanrı anlamında, Eski Filistin halkı tanrılarından Be’el zebub’a İbranîlerin verdiği aşağılayıcı isim olarak da kullanılmıştır. Yine Yunancaya iftiracı, kara çalan anlamında Diabolos, İngilizce’ye kötü ruh, şeytan anlamında Devil olarak geçmiş… İnsanoğlundaki kötülük temayülü veya dürtüsünü temsilen kıssanın semavî prolog (gökteki ilk konuşma) adını verdiğimiz birinci bölümünde iblis, yerdeki diyalog adını verdiğimiz ikinci bölümünde şeytan olarak geçtiğini görüyoruz. Kıssanın Kuran’da geçtiği yedi ayrı yerde aynı şekilde ilk bölümde iblis, ikinci bölümde şeytan olarak geçmektedir. Gökte iblis adıyla şahıslaştırılan bu temsil, yerde şeytan veya şeytanlar olarak ifade ediliyor. “Adam” içindeki bu kötülük dürtülerine kapılarak yanlış işler yapmamalıdır mesajı veriliyor…

SECDE”: Arâmicede “İbadet etmek, selamlamak, yere kapanmak” demek olan (SGD) kökü, anlamını koruyarak fakat orta harf değişikliği ile Arapça’ya (SCD) olarak geçmiş. Ayette saygı göstermek amacıyla selâmlama, selâm durma, tazim için ayağa kalkma anlamında kullanılıyor. Türkçe’de birine selâm durmak, saygı için ayağa kalkmak dediğimiz şey Arapçada yere kapanmak, eteğine yüz sürmek, ayaklarına kapanmak olarak kullanılıyor. Her ikisi de saygı ve tazim için yapılır. Katade, “Onun için secdelere kapandılar” (Yusuf; 100) ayeti hakkında, “O zaman insanların birbirine selâmı secde etmek şeklindeydi” der. Yine bir rivayette Muaz bin Cebel Yemen dönüşü Hz. Peygamber’e saygı maksadıyla secdeye kapanır. Hz. Peygamber bu yaptığının ne olduğunu sorması üzerine “Yahudi ve Hristıyanların büyüklerine böyle yaptığını gördüm, bu peygamberlerin selâmlamasıymış” der. Hz. Peygamber’de “Onlar peygamberlere iftira etmişler” karşılığını verir. Yine Hz. Ali huzuruna giren birisinin secdeye kapanması üzerine onu doğrultarak “Bana değil Allah’a secde et” der. Bunlardan hareketle ayette geçen secdenin ibadet değil; teşrif, saygı, selâmlama anlamında olduğu söylenmiştir (Razi). Çünkü Allah’ın kendisinden başka birisine bildiğimiz anlamda secde edilmesini emretmesi teolojik açıdan proplemlidir…

ĞAYB: Arapça’da [ĞYB ] kökünden gelir… Mastarı “yitmek, kaybolmak” demektir. Kaybetmek, yok etmek, gizlemek (tağyîb), dedikodusunu yapmak, çekiştirmek, o yokken ileri geri konuşmak (iğtiyâb/ğıybet), gitmemek, bulunmamak (teğayyub), devamsız, bulunmayan, üçüncü kişi (ğâib), orman, ağaçlık yer (ğabe), devamsızlık, yokluk, bulunmama (ğıyâb), yokluk, ayrılık, bulunmama (ğaybe), gıybetçi, dedikoducu (muğtâb) kelimeleri de bu kökten…

Kur’an’da 58 yerde geçen ğayb kavramını incelediğimizde tümüyle olumsuzlandığını görüyoruz. Öyle ki ilkten “Kimse ğaybı bilemez” deniyor, arkasından “Sadece Allah bilir” bir de “Kendisinden razı olduğu elçiler” deniyor.

Bu şu demek: Tüm ğayb bilgisi iddiaları geçersizdir. Ancak şu halde olursa müstesna… Bunun da şartları şunlar şunlardır… Bunun dışındakiler ğayba taş atmaktan (mesnetsiz atıp tutmaktan) başka bir şey değildir.

“kayıp” sözcüğü, Türkçe’ye Arapça’dan geçmiş. Aslı: “ğayb”…
Kur’an ısrarla ğaybın bilgisinin Allah’a ait olduğunu söyler. Ğaybın bilgilerine muttali olmaya çalışanları “göğe merdiven dayamakla” suçlar (52/38). Ğaybın “Şeytanların atıp tutmalarından korunduğunu” (37/6), böyle yapmaya kalkanları karşılayanın “delici bir ateş” olacağını (36/10) haber verir. “Ğaybı taşlayanlar” (18/22) ve “ğayb yanlarındaymış gibi konuşanlar?” (68/47) olduğundan bahseder. Ve bir yerde de ğaybın bilgisinin “kendisinin razı olduğu elçiler” (72/26-28) dışında kimseye verilmeyeceğini söyler…

İNZÂR: Sözlükte mastarı “Adamak, kendine gerekli kılmak” demektir… Buradan, uyarmak, ikaz etmek, bir şeyi haber verip korkutmak, ültimatom vermek (inzâren), birbirini uyarmak (tenâzur), uyarı, uyarma, alarm, ikaz, ihtar (inzâr), uyarıcı, uyaran (munzir), uyarıcı, korkutucu, ikaz, uyarı, alarm (nezîr), yangın alarmı (inzâru’l-harîq) kelimeleri gelir… İnzâr kelimesi orta harfi “dat” ile okunduğunda “bakmak, beklemek” anlamı kazanır. Dolayısıyla inzâr “İleride şu fenalık var, ona bakar olun, ondan sakının!” diye uyarmaktır. “Uyarmak” kelimesi de eski Türkçe’de (11. yy) “uyandırmak, uykudan kaldırmak” anlamına gelen odhunmak sözcüğünden geliyor. Yeni Türkçe’de (1974) uyarı, uyarmak şeklinde yeniden türetilmiş. Bu durumda inzâr edilmek uykudan uyandırılan kişinin hali oluyor; gözlerini açıp uyanıyor, etrafını görmeye başlıyor.

SUHT: “Bel bellemek, kökünden kazımak” demek. Haram, kirli kazanç, şaibeli yolla elde edilen para, rüşvet (suht), aç gözlü, obur, karnı geniş (suhut, meshût), kazımak suretiyle soyulmuş, giderilmiş şey (sahît), uğradığı her şeyi götüren bulut (sahîte) kelimeleri bu kökten…
Görüldüğü gibi suht kavramı “yolsuzluk edebiyatının” bütün kelime ve deyimlerini içine alıyor; rüşvet, kara para, şaibe, haram, hortumlamak, yolmak, söğüşlemek, soyup soğana çevirmek, ne var yok götürmek, kökünü kurutmak, içini boşaltmak, gözü doymamak vs.
Bunların hepsi ayette geçen ve sözlük anlamı “yemek” ve “kazımak” demek olan  [eklihumu’s-suht] deyiminin kapsamına giriyor…

ĞULUL: Sözlükte “Bir şeyi gizlice almak” demektir. Elbise altından giyildiği için gizlenmiş elbise (ğılale), parfümün saçın diplerine sürüldüğü için gizlenmiş olması (ğılale fi’r-re’s), kendine ait olmayan ganimet vs. gizlice üzerine geçirme (ğulul), gizli dolap çevirme, hile, sahtekârlık, kin (ğıll), devenin tam kanmadan önünden suyunun alınması (iğlale’l-ibl), bir şeyin kâr ve gelirini alma, istismar ve sömürü (istiğlal), bir şeyin hâsılatı, geliri, ev kirası (el-ğulle)…
Bütün bunlarda ortak anlam “bir şeyin diğer şeye görünmeden dâhil edilmesi” dir. Buna gönümüzde en genel anlamıyla “yolsuzluk” diyoruz. “Allah’ın eli bağlıdır” derken kastettikleri Müslümanların fakirliğine bakarak “Demek siz Allah yolundasınız. Madem öyle o Allah’ınız -çok cimri olmalı- sizi neden zengin etmiyor? Demek ki doğru yolda olanlar ve Allah’ın sevgili kulları siz değil bizim gibi zengin olanlardır.” derlerdi. Ayet bu iddiaya cevaptır. (Razi, Kurtubi, İbn Kesir, Taberi).

Hakk” kelimesinin, Batı dillerindeki “realite” (gerçek, gerçeklik), “right” (doğruluk, dürüstlük) ve “justice” (adalet, doğruluk) sözcüklerinin karışımına tekabül ettiği söylenebilir.
Hint-Avrupa dil kökünde varlık (re), Latince’de varlık, nesne, şey (res), Orta Latince’de gerçek, nesnel (realis) olarak kullanılıyormuş, buradan Fransızca’ya ve İngilizce’ye gerçeklik, hakikat (realite) olarak geçmiş… Türkçe’de de bu manada kullanılıyor; realite, realize, realizm, reel, sürreel vs…
Arapça’da ise hak, gerçek, doğruluk, görev (haqq), gerçekleşmek, kesinleşmek (tahaqquq), hak etmek, müstahak olmak, hak kazanmak (istihqâq), araştırma, soruşturma, anket (tahqîqât), insan hakları (huqûqu’l-insâni), geçer, doğru, sağlam, kanuni, hakça (haqqanî), doğruluk, adalet, (haqqâniyet), dört yaşına giren deve ( hıqqa), gerçek, realite, hakikat, gerçeklik (haqiqat), gerçek, reel (haqîqî), esasen, gerçekten (fi’l-hagîga), haklı (muhıq) kelimeleri bu kökten…

RUHBÂN:Sözlükte “korkmak, ürpermek” kökünden gelir.  Korkutmak, tedhiş uyandırmak, yıldırmak, ürpermek, dehşet saçmak (irhâb), korkutmak, yıldırmak (terhîb), terörist (irhâbî), terörizm (irhâbiyye), Allah’tan korkan, ürperen, keşiş (râhib), korku, heybet (rehbe), fobi (ruhâb) kelimeleri bu kökten gelir…
Rehbâniyyeruhbana ait iş anlamında, Ruhbân da çoğulu olup rahipler, keşişler demektir. Ruhbanlık ile kastedilen ise, böylesi kişilerin “Tanrı korkusundan”dağlara çekilmeleri, kendilerini bütünüyle ibadete (nusuk) vermeleri, üzerlerine vacip olan nusuklara ek olarak yalnız yaşamak, sert elbiseler giymek, kadınlardan uzak durmak, mağaralarda ve kuytu köşelerde kendilerini ibadete vermek gibi ileri derecede meşakkatli bir hayat tarzına katlanmalarıydı…
Ruhbân, buradan kaynaklanan bir tanrısallığa ulaştığını düşünür. Artık Tanrı’nın yeryüzündeki dostu, evliyası, oğlu, gölgesi, vekili kendisi olmuştur. Bu nedenle tanrı hakkında konuşma hakkına sahiptir. Demek ki Ruhbân, görünmez bir güç adına iç dünyalarınıza hükmeden eden bir “ruh işgalcisi” olmaktadır. Sizin mana ve ruh dünyanızı işgal etmekte ve sizi size bırakmayarak Tanrı adına yönetmektedir…

AHBÂR:Sözlükte mastarı “mürekkep” demektir. Mürekkep (hibr), hokka, divid, mürekkep şişesi (mihbera), piskopos/yahudi hahamı (ahbâr) kelimeleri bu kökten gelir… Şu halde Ahbâr Allah, kitap, din mevzularında hokka, divid ve mürekkep kullanarak yazılar yazan kişi demek oluyor. Zamanla bunlara din alimi veya ahbârdenmiş.
Demek ki Ruhbân ve Ahbâr kendilerine “din adamı” denilen kişi veya kişiler oluyor. Bunlar toplumdan ayrı kıyafetleri, çoğu kez de özel statüleri ile ayrılırlar. Din onlar için bir meslektir. Başka bir işle uğraşmazlar. Bugün için hoca, hâce, pîr, molla, şehy,  seyyid, baba, dede, haham, papaz, keşiş vb. şekilde değişik kültürlerde anılanlar bu sınıfa girer…
Ahbâr’ın farkı daha çok yazı ve kitaplarıyla öne çıkmasıdır. Bugün için Allah, kitap, peygamber, din hakkında yazılar yazan kalem erbabı yani “yazarlar” bu guruba girer. Ruhbân daha çok insanların ruh dünyalarına hükmederken, Ahbâr zihin dünyalarına hükmeder. Uğraştıkları işin kendilerine tanrısallık kattığı vehmi içindedirler. Bu tanrısallığın kendilerine ayrıcalıklı bir konum ve statü getirmesinin doğal olduğunu düşünürler. Böylece kendilerini ‘normal insanlar’la eşit görmezler. Din sınıfının zihinsel kökeni buraya dayanmaktadır…

HÂMÂN:Eski Mısır’da din adamları sınıfının ünvanı olarak kullanılırdı.Amon-Ra’nın hizmetkârı anlamında Hâ-Amon’un Arapçalaşmış halidir. Fi-Ra-vun da “Ra’nın oğlu” veya “Ra’nın bedenlenmiş hali” (Yürüyen Ra!) anlamında eski Mısır krallarının ünvanı idi. Kur’an’da sık sık Firavun-Haman ikilisi birlikte zikredilir. Mısır geleneğinde“Amon tapınağının rahipleri” olarak anılırlar. Mısır havzasında Hz. Yusuf ve Hz. Musa dahil, ismi anılan ve anılmayan tüm peygamberlerin, Amon tapınağının rahipleri (Ha-Amon) ile şiddetli bir mücadele içinde olduklarını ve her defasında onlar tarafından öldürülmek istendiklerini görüyoruz…

RABBÂNİYYÛN:Kendilerine Rabb’e adamış olanlar, ‘Rabbciler’ manasındadır. Rabb’in kitabını korumak, Kitab’ın şahitliğin yapmak ve onunla hüküm vermek gibi görevleri olduğu belirtilir. (Maide; 44). Bugün için şekil ve statü olarak “din adamı”görüntüsünde olmasa da “İslam davası”,  “Kur’an hizmeti”, “Kur’an şakirdi”, “Kur’an’a çağrı”, “himmet, hizmet, şahitlik, davet, İslami mücadele” vs. adı altında Allah, Kitap, din davası güden tüm kişi ve gurupları ifade eder…

MÜLK : güç, melik güç sahibi (özne), meleke güç fiili (yüklem), melek fiilin mef’ulu (yüklemin nesnesi), melekut da fiil/yüklem alanı veya sahası oluyor. Yani “el-melik”, “melekelerini” kullanarak “melaikeyi” ortaya çıkarıyor, bunların tezahür ettiği sahaya (alem) de “melekut” diyor. Bunu için de “mülk” O’nun oluyor. Bütün bunların mihverinde Allah var ve hepsi O’nunla ilgili…

-EL: Cebr-El: Tanrı’nın gücü… Azra-El: Tanrı’nın durduruşu/engelleyişi… Mika-El: Tanrı’nın övülüşü, tesbihi… İsraf-El: Tanrı’nın soluğu, nefesi… Samu-El: Tanrı’nın işitişi/Tanrı’yı duyan… İsra-El: Tanrı’nın yürüyüşü/Tanrı ile yürüyen… Rafe-El: Tanrı’nın yüceliği/Tanrı’ya yükselen… Bunların hepsi İbranice… Böyle yüzlerce isim var. Yahudi isimleri genellikle böyledir.

Adı üzerinde Cebrail Allah’ın konuşma/vayhetme gücünü, Mikail mevsimleri yaratma gücünü, Ezrail ölüm, İsrafil hayat ve yaşam verme gücünü ifade eden özellikleri/melekeleridir. Bu isimlerin zamanla Tanrı’dan ayrı (alem dışı) ontolojik varlıklarmış gibi algılandığını görüyoruz. Kur’an yer yer bu muhayyileye hitap etmekle birlikte dönüştürmüş ve hepsini “tek bir Allah’ın” güzel isimlerinde toplayarak “Esmau’l-Hüsna”yı getirmiştir. Bu kültürden hareketle Abdullah (Allah’ın kulu), Seyfullah (Allah’ın kılıcı), Nurullah (Allah’ın ışığı), Nimetullah (Allah’ın nimeti), Lutfullah (Allah’ın nimeti) vb. Müslüman isimleri doğmuştur.
Demek ki bu isim ve sıfatlar Allah’ın “melekeleri” oluyor. O’ndan ayrı (alem dışı) ontolojik varlıklar değil; O’nun kendisi de değil; alemde yani tarihte, hayatta, tabiatta ve insanda tecelli eden iş ve oluşu, yapıp edişi, edip eyleyişi…

EHAD/tevhid: Sözlükte “tek olmak, bir olmak” demektir. Bir yapmak, birleştirmek, standart hale getirmek, standardize etmek (tevhîd), birleşmek, ittifak etmek, bir araya getirmek (ittihâden), birlik, federasyon, lig, cemiyet, birleşme, birlik yapma (ittihâd), federal, birleşik (ittihâdiyye), bir, tek, sayı ismi (ehad), birleme (vahdaniyet), birleşmiş (muttehid), Birleşmiş Milletler (el-umemu’l-muttehide), birleyen, birleyici (muvahhid), bir (vâhid), birlik, bir olma, kompleks, ünite, birim (vahde), biricik, yegâne, eşşiz (vahîd) kelimeleri de bu kökten…

SAMED:Sözlükte “devam etmek, kastetmek, sebat etmek, karşı koymak, direnmek, içi dolu olmak” demektir. Yönelmek, kastetmek (samd), dayatmak, isnad etmek (ismâd), şişe tıpası (sımâd), yüksek yer, ulu, yüce, içine bir şey girip çıkmayan düz, bütün halinde pürüzsüz kaya (samed), asla gebe kalmayan deve (samde), soğuk ve kurak vakitlerde bile sütü kesilmeyen deve (mısmâd) kelimeleri de bu kökten…
Görüldüğü gibi Samed esas olarak “yüce, ulu, toz tutmayan, kendisine hiç bir şeyin giremediği ve kendisinden hiçbir şeyin çıkamadığı düz ve pürüzsüz kaya” manasına geliyor (Razi, İbn Manzur). Bunu Allah için kullandığımızda “tek bir bütün halinde olan ulu ve yüce Allah” demek olur. Bu ise Türkçe’de “bölünmez bütünlük” dediğimiz şeydir.
Demek ki Allah, varlığı ve birliği ile bölünmez bir bütündür. Aynı şekilde varoluş bütün halinde tek bir organizmadır. Denizin, içindeki balıkları, incileri, yosunları, mercanları vs. ile tek bir su kütlesi olması gibi, Allah da yeri, gökleri, güneşi, ayı, yıldızları, canlıları, bitkileri, madenleri vs. ile tek bir bütündür. Bunlar birbiriyle rekabet halinde, her biri ayrı ayrı tanrılar tarafından yaratılan ve yönetilen varlıklar değildir. Varlık âleminde bir tek hakikat vardır ve O yerlerin ve göklerin nuru, bütün varlığın ruhudur. Hem aşkın, hem içkindir. Her bir varlık kendinde ayrıdır, fakat birbiriyle sıkı bir “birliktelik” içindedir ve hepsi kopmaz, bölünmez bir bütün halindedir. Demek ki evren, varlık, yerler, gökler, canlılar, insanlık vs. tek bir oluşun bölünmez parçalarıdır. Allah’ın nuru da bu oluşun bütüncül ruhudur. Oluş ve akışın her zerresiyle anbean dinamik ilişki halindedir (hayyu qayyum)…

ÜMMET-İ VAHİDE” kavramı vardır. Beş yerde geçer (Bakara; 2/213, Mu’minun; 23/52-61, Hud; 11/118-119, Maide; 5/48, Zuhruf; 43/32-35).
Bu ayetlere analitik bir gözle baktığımızda görürüz ki bir taraftan “İşte sizin toplumunuz böylesi tek bir toplumdur” denirken, diğer taraftan “Eğer Allah isteseydi insanları tek toplum yapardı fakat zenginliğe imrenmesinler diye yapmıyor” denmesi Kur’an’ın istediği tek toplumun, bir tarafta zenginlikten şımarmışların ve diğer tarafta onlara özenip imrenenlerin olduğu bir toplum değildir. Yani sınıflı bir toplum değildir.
Bilakis Kur’an’ın istediği tek toplum, “sınıf” (zebr, hizp, şia) bakımından tekleşmiş toplumdur. Dil, din, ırk, renk, kültür, sanat, düşünce, inanç vs. bakımından herkesin tek tip hale geldiği bir toplum değildir.
Ümmet-i vâhide” ayetlerinin geçtiği yerlerde servet ve nüfuzdan (mâl ve benîn), lüks hayattan (zuhruf) bahsedilmesi, bunlardan kaynaklanan gurupların, hiziplerin, sınıfların mahkum edilmesi ve bunun giderilmesi için de “hayırlarda yarışmanın” ve “verileni vermenin” sürekli emredilmesi açıkça bunu göstermektedir.

Emanet”sözcüğü Kur’an’da 7 yerde geçiyor.
1-“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara yükledik de onları onu üstlenmeye yanaşmadı. Ondan korktular da insan üstlendi. Hiç şüphesiz insan çok cahil ve zalimdir.”(Ahzab; 72).
2- “Onlar emanetlerine ve ahidlerine riayet edenlerdir.” (Mu’minûn; 23/8)
3-“Onlar kendilerine verilen emanete ve verdikleri ahde riayet edenlerdir.” (Meâric; 32)
Görüldüğü gibi bu ilk üç ayette emanet kavramı herhangi bir “kendi kendine tefsir” yapılmadan, genel olarak geçiyor. Ne kastettiğini anlamamız için tefsire ihtiyaç var. Bakalım diğer ayetlerde var mı…
4-“Kitap verilenlerden kimileri var ki, kantarla emanet bıraksan onu sana geri verir. Yine onlardan kimileri var ki, bir dinar emanet etsen, tepesine binmedikçe onu sana vermez. Çünkü onlar ‘Bize sıradan halka karşı yaptıklarımızdan dolayı hesap yoktur” diyerek Allah’a karşı bile bile yalan söylerler.” (Al-i İmran; 75). 
Görüldüğü gibi burada emanet “mal ve para” (kantar ve dinar) olarak kullanılmış…
5-“Eğer yolculukta iseniz ve hesabı tutacak birisini de bulamazsanız borçludan bir rehin alabilirsiniz. Yok, birbirinize güvenirseniz artık güvenilen Allah’tan korksun ve emanetini ödesin. Şahitliği gizlemeyin, kim gizlerse vebali boynunadır. Allah yaptığınız her şeyi görüyor, biliyor.” (Bakara; 283)
Burada da emanet “ödenmesi gereken mal veya para” anlamında kullanılmış…
6-“Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e hainlik etmeyin. Size verilmiş emanetlere ihanet etmeyin. Sizler bilinçli insanlarsınız. Biliniz ki mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan vesilesidir. Asıl büyük mükâfat Allah’ın katındadır.” (Enfal; 27-28).
Burada da emanetin mallar (emvâl) çocuklar (evlâd) şeklinde ifade edilen servet olduğu anlaşılıyor. burada geçen “Size verilen emanetler” tabiri ile düşmandan gele geçirilen servet yani “ganimet malları” (enfâl) kastediliyor…
7-“İyi dinleyin! Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Gerçekten Allah size ne güzel öğüt veriyor. Allah her şeyi işitiyor, her şeyi biliyor; bundan hiç şüpheniz olmasın.” (Nisa; 58)
Ayette emanet (güvene bırakılan şey) bu kez aynı kökten gelen “emn” (güven) olarak geçiyor. “İman etmek” (güven duymak) da aslında bununla ilgili. Bu anlamda “iman edenler” (mu’minler) Allah’a güven duyan/itimad edenler demektir. Keza Allah da kendine güven duyanlara güvenir/itimad eder. Onun için O da  “Mu’min”dir. Bu nedenle iman edenler aynı zamanda Allah’ın emanetini üstlenenler anlamına da gelir. Ayette geçtiği gibi cehl ve zulm sebebiyle buna hıyanet ediliyor. Onun için imanlarına (emanetlerine) zulm bulaştıranlardan bahsediliyor.

SALAT: kelimesi insan için kullanıldığında “ateşe odun atmak” fiilinden gelir. Bu ise bir destekleme eylemidir. Ateş sönmesin, ocak tütsün diye ateşe odun veya kömür atarsınız, böylece ateşi desteklemiş olursunuz. “Salât”ı kime yapıyorsanız onu destekliyor veya desteğini istiyorsunuz demektir. Allah’a salât etmek yani dua edip namaz kılmak onun desteğini ve yardımını talep etmek demektir. Nitekim “Allah’tan sabır ve salât ile yardım isteyin” (2/152) ayeti bunu gösterir. Keza “Kıpkızıl bir ateşe salât edilecek (atılacak)” -seyeslâ naren zate lehebin- (111/3) ayetinde de bu manadadır.

Bu kökten türeyen kelimelerde de bu mananın olduğunu görüyoruz: Ateşte yanmak, ateşe maruz kalmak (sallâ), bir şeyi yakmak için ateşte bırakmak (tasliyeh), ateşte ısınmak (ıstılâ), ateşte yanma, ateşte kalma (es-sıllî), destek isteme yeri, namaz yeri, seccade (musallî), atın yarışta kazananı desteklercesine ardınca gitmesi (tasliyete’l-feres), destek talebi, yardım isteği, dua etmek (tasliye) kelimeleri bu köktendir…
Görüldüğü gibi salavât birine destek veya birinden destek ve yardım isteme manasında kullanılmaktadır. Zamanla Allah’ın sevdiği kullarını desteklemesinden mülhem olarak Müslümanların İbrahim ve Muhammed gibi peygamberleri desteklediklerini, yollarında yürüdüklerini ifade için kullanılır olmuştur.
Kelime kökünden hareketle Allah’ın ve meleklerin nebiye salât etmesi ve bizim de öyle yapmamızın istenmesi şu demek oluyor: Ey iman edenler! Peygamberin tutuşturduğu iyilik, güzellik, doğruluk, hak ve adalet ateşinin sönmemesi için onu destekleyin. Destekleyin ki daha bir gür yansın. Alev alev yükselsin. Bunun için onun getirdiği dini yaşayın ve yaşatın. Kendi çağınıza, mekanınıza ve zamanınıza taşıyın ki onu desteklemiş (ona salât etmiş) olasınız. Aksi halde bu ocak söner. Allah ve melekleri bunun sönmemesini istiyor ve onu destekliyor; siz de öyle yapın…

KİTAP: kelimesinin Kur’an’da 242 kez geçtiğini görüyoruz.
Kitap” kelimesi Sözlükte “yazmak, telif etmek, göndermek, kaydetmek, emretmek, farz kılmak” demektir. Terim olarak Allah’ın kitabı kastedilir. Özel olarak İbranice töre, gelenek, kanun, yol anlamına gelen Tevrat (Torâh), Arapça yazılan şey, kitap anlamına gelen Zebur, Aramice haberci, müjdeci, resul anlamana gelen İncil (Eski Yunanca Euangelion, Fransızca Evangile, İngilizce Evangel) ve Arapça okunan, toplayan anlamına gelen Kur’an kastedilir.

Kitap kelimesinin Kur’an lisanında aynı zamanda daha üst bir kavram olarak da kullanıldığını görüyoruz. Elma, armut, ayva, kiraz kelimelerinin “ağaç” başlığı altında toplanması gibi, Tevrat, Zebur, İncil, Kur’an kelimeleri de “Kitap” başlığı altında toplanmaktadır. Yani bütün bunlar bir ana “Kitap”tan (lehvi-i mahfuzdan/korunmuş kaynaktan/iradeden) çıkmakta ve tarihin belirli bir zaman ve mekânında yeryüzünün tozuna toprağına bulanarak Tevrat, Zebur, İncil, Kur’an olmaktadır…

Kuran’ın otuza yakın başka isimleri de vardır: Ayıran, fark koyan (furkan ), öğüt, hatırlatma (zikr), indirme (tenzil), söz (hadis), nasihat, vaaz (mev’iza), bilgelik kaynağı (hikmet), tedavi eden (şifa), doğru yolda yürüten, ona götüren (huda), doğruluk ve dürüstlük yolu (sırat-ı müstakim), ip (habl), sevgi ve merhamet kaynağı (rahmet), canlılık, soluk, nefes (ruh), gerçek yaşam öyküsü(kasas), açıklama (beyan), vicdanın sesi (besair), ayıran, karıştırmayan (fasl), parça, parça inen (necm), tekrarlayan, vurgulayan (mesani), iyilik, lütuf (nimet), delil, kanıt (burhan), hayatın içinden gelen, sapasağlam (qayyum), güvenli sığınak (müheymin), aydınlatan (nur), gerçeğin ta kendisi (haqq), güçlü, yüce, (aziz), cömert, asil (kerim), büyük, ulu (azim), kalıcı, sürekli, çağlar boyu yankılanacak (mübarek)…

Yani gayet merkezî, ana bir kavram.

1- Öznel anlamı: Bilgisayar çağındayız kolay anlaşılması için oradan örnek verelim, “el-Kitâp” bu manada tüm varlığın ve oluşun işletim sistemi ve hafızası (belleği) anlamında kullanılıyor. Yani tüm evrenin; tarihin, hayatın, tabiatın işleyen sistemi… Keza tüm evrenin; tarihin, hayatın ve tabiatın hafızası/belleği (lehv-i mahfuz)…

Örnek 1: “Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir Kitâpta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.” (Hadid; 57/22). Yani deprem, sel felaketi, yanardağ patlaması, fırtına, kasırga, hastalık, ölüm, toplumsal yükseliş ve çöküşler vs. hepsi işleyen bir sisteme, yasaya göredir. Bunlar size isabet etmeden önce de belirli bir işletim sistemi, yasa, düzen üzeredirler. Evrenin yazılım/işletim sisteminin (el-Kitab’ın) dışına çıkamazsınız, hepsi orada yazılıdır. Size düşen işletim sisteminin elverdiği ölçüde hareket etmek, gereken tedbirleri almaktır. Aksi halde müsibete uğrarsınız (bilgisayarınız, sağlığınız, eviniz, işiniz, toplumunuz vs. çöker!)… Kur’an işte buna evrenin işletim sistemi, düzeni, yazılmış yasaları (el-Kitâp) diyor. Bu durumda Kitabı okumak evreni; tarihi, hayatı ve tabiatı okumak demek oluyor.

Örnek 2: “Hangi oluşta olursan ol, Kur’an’dan her ne okursan oku ve her ne iş yaparsanız yapın, siz bu işlere daldığınızda Biz hepsini görüyoruz. Çünkü ne yerde ne gökte, küçük büyük fark etmez, zerresine kadar hiç bir şey Rabbi’nin bilgisi dışında cereyan etmez. Bunların hepsi apaçık bir Kitâptadır.” (Yunus; 10/61). Yani siz bir iş ve oluşa (şe’n) başlar başlamaz, aynı anda (hemdem, senkronik) olarak Biz de olayın içindeyizdir. Çünkü Allah her şeyi çepeçevre kuşatıp kaplamıştır (muhit). Fakat buna rağmen siz mahiyet olarak O değilsiniz, O da siz değil. Olup biten her şey cömert yazıcılar (kirâmen kâtîbin) tarafından kaydedilmektedir. Yani insanın, tarihin, toplumun, tabiatın hafızasına işlenmekte, evrensel koruyucu bellekteki (lehv-i mahfuz) yerini almaktadır. Zerre miktarı bir kıpırtı bile yok olmamakta, evrenin hafızasına (el-Kitâp) kaydolmaktadır. Güneş, ay, yıldız, gece, gündüz, tanyeri, dağlar, ovalar, zeytin ve incir ağaçları, eller, ayaklar, deriler, yeryüzü vs. hepsi buna şahit olacaktır. Zamanı geldiğinde, bütün bunlar dile gelecek, kayıtlar ortaya dökülecek, bellekler açılacak ve her kişiye “Kendi ellerinle yazdığın kitabın (hayatın) işte bu, haydi oku” denecektir… Kur’an işte bu tarihin, hayatın ve tabiatın işleyen sistemi esnasında olup bitenlerin kaydedilmesine de hafıza/bellek (el-Kitâp) demektedir…

Demek ki el-Kitâp bu durumda işletim sisteminin önce kendisi, sonra da işleyişi esnasında ortaya çıkanların kayda geçmesi, hafızaya alınması manasına geliyor. Mesela insan için kullandığımızda insanın işletim sistemi onun ruh ve beden sağlığının yasaları demek oluyor. İşte el-Kitâp’ta belirlenmiş olan bu. İnsan verilmiş işletim sistemini/yazılımını şu (iyi) veya bu (kötü) yönde çalıştırınca (amellerde bulununca) kendi hayat kitabını da yazmış oluyor. Ahirette ona kendi yazdığı kitabı gösteriliyor (amel defterleri açılıyor) ve “Oku kitabını” deniyor.

2- Nesnel anlamı: Bu da bildiğimiz anlamda genel geçer manada kitâp demektir.

Örnek: “Yoksa size ait bir Kitâp var da, onda mı okuyorsunuz?” (Kalem; 38)… “Kendilerine Kitâp verdiklerimiz onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.” (En’am 20)… “Ehl-i kitâptan bir gurup, okuduklarını Kitâptan sanasınız diye Kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları Kitâp’tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde ‘Bu Allah katındandır” derler. Onlar bile bile Allah’a iftira ediyorlar.” (Al-i İmran; 78) vb.
Görülüyor ki el-Kitâp terimini Kur’an, Mekkî ayetlerde daha çok birinci öznel anlamıyla, Medenî ayetlerde ikinci nesnel anlamıyla kullanmakta. Çünkü Medine’ye gelindiğinde kendilerine Yahudi veya Hristıyan diyenlerin yanlarında Allah’tan olduğunu iddia ettikleri Kitâplar vardır. Bu noktada Kur’an onlarla polemiğe giriyor. Kurumsal din eleştirisi yapmaktan ziyade “Kitâp ehli olmak” iddiası üzerinde duruyor. Çelişkilerini ve tutarsızlıklarını bir bir ortaya döküyor. Yahudileri daha çok amel, Hristıyanları da inanç noktasında eleştiriyor.

Dünya” kelimesinin anlamı “yakın olan yer” demektir. Ahirette “sonra olan” manasına geliyor

KERİM” sözcüğünün karşısında şunlar yazıyor: 1- Soylu, asil  2- Cömert. Kerem de de şunlar yazıyor: 1. Soyluluk, ululuk, büyüklük, asalet. 2. Bağış olarak verme, iyilik, cömertlik, lütuf… İkrâm, İkrâmiye, Kerâmet, Mukerrem, Mükremin, Ekrem kelimeleri de bu kökten…
Kerim sözcüğü, Arapça kök olarak KRM’den geliyor ve Türkçe’deki gibi iki anlamda kullanılıyor. Kur’an’da da bu iki anlamda: 1- Vermek, cömertlik 2- Şeref, asalet …
Bu, şu demek: Verdiğin için şerefli (kerim) oluyorsun veya şeref (kerem) sahibi olmak için vermen (ikram) gerekir. Her kim çok veriyorsa (ikram) en şereflimiz (ekrem) odur. Karşılıksız verme (ikramiye) onun için bağıştır. Olağanüstü haller izhar ederek değil; elindekini vererek, paylaşarak, bölüşerek karşılıksız verici (kerâmet) sahibi oluyorsun.
Bunu yapan Mükremin oluyor. Bu nedenle de cömertliği ile meşhur elçiye Resul-i Ekrem, bunun gösterildiği, yaşandığı şehre de Mekke-i Mükerreme deniyor. İçinde baştan sona bunu işleyen kitaba da Kur’an-ı Kerim…

Kerâmet’kavramının tasavvuftaki kerâmet ile hiçbir alakası yoktur. Bilakis kerim olmakla, kerem sahibi olmakla; cömertlikle, vermekle, paylaşmakla, insanlara faydalı olmakla ilgilidir. Her kim kerem (verme) konusunda en takvalı ise en üstünümüz odur. Bu nedenle kimi sahabeler Peygamberimize “Verecek bir şeyimiz yok, nasıl kerim olacağız?” diye sorunca, “Tebessüm sadakadır” buyurdu. Yani kardeşine güler yüzle davran, tebessümünü ver, bu da keremdir demek istedi.

AĞNİYÂ:“Zenginler” demektir. Kök olarak “ğina” zenginlik ve servet , “ğanî” zengin, ihtiyacı olmayan, kalantor, varlıklı, kodaman, “ğanimet” düşmandan elde edilen zenginlikler, “mustağnî” de kendini her türlü ihtiyacın üstünde gören zenginlik budalası demek oluyor.
Kur’an’ın nuzül sırasına göre ilk suresinde (Alak; 96/7) karşımıza çıkar. İlk olmasının anlamı şu ki sonraki bütün “üsttekileri” niteleyen ayetler bununla ilgilidir: Mustağnî servetiyle azgınlık eder (tâğut),  servetine yaslanarak büyüklenir (mustekbir), emredip yasaklar koyarak zulmeder (zâlim), mülküyle ortak koşar (muşrik), hegemonya kurmaya yeltenir (ceberrut), gururlanır (mağrur),  inkar eder (munkir), yok sayar (mulhid)…

Bütün bunların kökünde “ğina”yı özelleştirmesi, kendi elinde tutması yatmaktadır. Bu nedenle Kur’an malların zenginler (ağniyâ) elinde dolanıp duran bir devlet olmasını meneder (Haşr; 59/7). Yani zenginliğin bir devlet haline gelmesini veya devletin bir zenginler kulübüne dönüşmesini reddeder. Bu durumda zenginler (ağniyâ), Allah’ın yarattığı rızık ve rızık kaynaklarını (üretim araçlarını) bir şekilde ele geçirip, “alttakileri” ondan mahrum edenler, alttakilerle “eşit” hale gelmekten ‘aslan görmüş yaban eşeği gibi’ kaçanlar oluyor. Sırf zenginliğin Kur’an’ın hiçbir yerinde olumlu anlamda anıldığını, övüldüğünü, teşvik edildiğini görmedim. Bugün için üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan finans-kapital sahiplerine, sermayedarlara, para babalarına takâbül eder.

MELE’:“Dolu hale gelmiş” demektir. Kök olarak 1- Bir şeyi doldurmak 2- Yola girmek, yolda yürümek demek… Dolmak (imtila’), dolmuş, dolu, tombul, etine dolgun (mumteli’) birinci, koşmak, hızla yürümek (melv), genleşmek, genişlemek (muluv) ikinci anlamdan gelir… Bu durumda mele’ servetle dolmuş, mal ve mülk ile şişmiş, servet ve iktidarı ele geçirme ve onunla hegemonya kurma yolunda yürüyen, hayatının amacı bu olan demek oluyor. “Kavmin ileri gelen melesi” şeklinde Kur’an’da sıklıkla geçer. Bugün için bir ülkenin siyasî, askerî ve iktisadî mülk (servet ve iktidar) sahiplerine tekâbül eder.

MUTREF: “Bolluk içinde olan, şımarmış” demektir. Bolluk ve nimet içinde olmak, şımarmak (teref), konfor içinde olmak, nimetler içinde yüzmek (teterrûf), konfor, rahatlık, lüks, şımarıklık (teref) kelimeleri bu kökten… Demek ki mütref bir toplumun rahatlık ve konfordan şımarmış, “fors” sahipleri demektir… Bu durumda Kur’an’da sık sık geçen mele-i mütref “kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenleri” demek oluyor. Bugün için devlet beslemesi ailelere, sosyete çevrelerine, lüks ve sefahat içinde yaşayan zümrelere ve onlara özenenlere tekâbül eder.

MUSRİF: “Harcayan” demektir. Kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenlerinin (üsttekilerin) başkasının (alttakilerin) emeğinden çaldıklarını sorumsuzca harcamalarıdır. Nasıl olsa başkasından geçtiği için kimin malı olduğu umurlarında bile değildir.
Türkçe’de “israf etmek” deyimi kendi emeği ile kazandığından gereksiz yere harcamayı ifade etmek için kullanılıyor ki Kur’an’da bu anlamda değildir. Bilakis başkasının emeğinden geçeni harcamak manasındadır. Bu anlamıyla “hortumcunun” har vurup harman savurmasını ifade eder.
Kendi emeğinden gereksiz harcamaya  ise Kur’an “tebzîr” der. Tebzîr lüzumsuz harcama demektir. (İsra; 50/26). Bu durumda “Yeyiniz, içiniz, israf etmeyiniz” demek Kendi emeğinizle kazandığınızdan yiyiniz, içiniz fakat başkasının emeğini yemeyiniz, mele-i mürtefin yaptığını yapmayınız, bundan kaçınınız”demektir. Şu ayette bu anlamda kullanılmıştır: “Öksüzlere evlenme çağına gelinceye kadar göz kulak olun. Ekmeğini kendisi kazanacak yaşa geldiklerini gördüğünüzde mallarını kendilerine teslim edin. Büyüyünce onlara kalacak diye mallarını sorumsuzca (israf ile) yemeye kalkmayın. İhtiyacı olmayan tenezzül etmesin.” (Nisa; 4/6).
Burada israf kendi malını saçıp savurma değil; başkasına ait olanı zimmetine geçirip harcama manasındadır. Onlar  infak ettiklerinde ne israf ederler ne de cimrilik (Furkan; 25/67) Yani ne başkasının malından bol keseden harcarlar, ne de kendi keselerini kısarlar; ikisinin ortası bir yol tutarlar; kendi alınteri ile kazandıklarından infak ederler…

KÂNİZ:“Biriktiren, yığan” demektir. Malı“kenz” etmek;yığmak, biriktirmek, hazine yapmak manasına geliyor. Kur’an altını ve gümüşü (parayı) kenz edenleri şiddetle eleştirir ve biriktirdiklerinin dağlanarak alınlarına, böğürlerine, sırtlarına vurulacağını haber verir. (Tövbe; 9/34). Bu ayet nazil olunca Hz. Peygamber Kahrolsun biriktiriciler (Tebbet el-Kânizûn) diye üç defa bağırmıştır.(Kutüb-i Sitte; Zekat, 2011).

MURÂBÎ:“Fâizci” demektir. Kök olarak ribâ (fâiz), “tepe haline gelme” manasındadır. Üsttekilerin en önemli özelliklerindendir. Tefecilik yaparak paralarına para katarlar. Başkasından “fazlalık” alarak tepe gibi yığarlar. Bununla mal ve servet yığarlar. Bu yolla alttakileri sömürür, kanlarını emerler. Kur’an’da başka hiçbir şey için “Faiz yiyenlere Allah ve Resulü’nün savaş açtığını bildir” (Bakara; 2/279) denmemiştir!

CEV’ÂN:“Açlar” demektir. “Altta” olmaktan öte en “dipte” olanlardır. Açlık tehlikesi söz  konusu olduğundan ölümle yüzyüzedirler. Bu açıdan bütün her şeyi bırakıp buna yönelmek birinci dereceden bir görevdir.

MÜNAFIKKur’an’a baktığımızda 41 yerde “münafıklar” tabirinin kullanıldığını görüyoruz.Bunları dikkatle incelediğimizde farkı fark ettiren ölçünün açıkça verildiğini görüyoruz; infak ve cihat…Ne demek bunlar?
Kur’an’ın mihver kavramı tevhid/samed ile bağını kurarak söylersek (ki her şey bununla irtibatlıdır); sosyal ve ekonomik birlik ve bütünlükten ayrılarak “kenz” yapmamak yani mal ve servet yığmamak, kendine ayrı küçük tepeler oluşturarak bütün içinde çıkıntılar (tekel) oluşturmamak, bunları dağıtmak, bütüne katmak, paylaşmak (infak) ve bütünün mutluluğu, iyiliği, adaleti için çalışmak, ona zarar veren şeylere karşı gerekirse savaşmak, canını ve malını ortaya koymak (cihat)…
Demek ki “infak” ile “nifak” sözcüklerinin aynı kökten geliyor olmalarından da anlaşılacağı gibi, münâfıqûn (münafıklar) ile munfiqûn (infak edenler) arasında çok yakın ve fakat aynı zamanda ters orantı var. Yani bir kişide infak arttıkça nifak azalıyor, nifak artıkça da infak azalıyor demektir. Ateşin odunu yeyip bitirmesi gibi, nifak infakı, infak da nifakı yeyip bitiriyor.
Kelime kökünden de anlaşılacağı gibi münafık, Arap tavşanı (jarboa) gibi “iki yuvası” bulunan “ikiyüzlü” bir adamdır. Birinde tehlike gördüğü an diğerine geçer.

KENZ : biriktirmek, yığmak, hazine yapmak demek. Değer ifade eden herhangi bir şeyi kişisel servet amacıyla biriktirme, stok, istif manasına gelir
Hegomon” sözcüğü Latince güç sahibi olmak, tahakküm (hegomonia) kökünden geliyor.  Eski Yunanca’da aynı anlamda (h)egemon deniyor. Türkçe’ye Latince kökten esinlenerek “egemen” olarak geçmiş…

EKBER” sözcügü“en büyük” demek olup “kibir” ile aynı köktendir.
Kibr, “şânın azametini izhar etmek/ortaya koymak” demek olup kişinin kendinde hak ettiğinden fazlalık görmesidir. Mal ve mevkîden dolayı kibirlenirse zehv, kibirden dolayı başını havaya kaldırırsa nahve, kibirden dolayı burnu havada olursa huzuvâne, kibrinden dolayı kendine hayran olursa ucb olur. Aslen büyük olmadığı halde kendini büyük sanana ise müstekbir denir. Servet ve iktidar sahibi olmaya ise kibriya denir. Mutekebbir ise Allah için kullanılır ve büyüklük, güç ve kudrete sahip olduğu halde zulmetmeyen demektir. Zor kullanan kibirliye ise ceberût denir. 

SAFFAT” sözcüğü de ilginçtir. “Saf saf, sıra sıra” anlamına geliyor. Şu ayetler üzerinde düşünün: “Göklerde ve yerde olan kimseler (örneğin) sıra sıra uçuşan kuşlar (tayru saffat) O’nu yüceltir, hepsinin salatı ve teshibi vardır. Göklerin ve yerin egemenliği (mülku’s-semavati ve’l-arz) Allah’ındır.” (Nur; 24/41-42)… “Bizden her birimizin belli bir makamı vardır. Elbette biziz saf saf dizilenler, biziz! Elbette biziz o tesbih edenler, biziz!” (Saffat; 37/164-166)…
Karşılaştırmalı olarak ilgili yerleri inceleyin, yerde ve göklerde sıra sıra, saf saf dizilmiş olanların bir takım tabiat varlıkları (ay, güneş, bulutlar, gökgürültüsü, yıldırımlar, yıldızlar, gezegenler, kuşlar, hayvanlar, bitkiler, ağaçlar, dağlar, dereler, ırmaklar, göller, denizler vs.) olduğunu, Kur’an’ın bunlara “yerin ve göklerin melekutu” (meleketu’s-semavati ve’l-arz), “O’nun görkemli egemenliği” (bi yedihi’l-mülk) dediğini göreceksiniz. Dolayısıyla “melaiketihi” (O’nun melekeleri/güçleri) bununla ilgilidir. O günkü yerleşik ve yaygın din dilinde öyle dendiği için Kur’an bu dil üzerinden konuşmaktadır.

ŞEYTAN” veya “İblis” kavramları da teşhis ve intak sanatı kullanılarak şahıslaştırılıp konuşturulan alemdeki “kötülük durumlarını” ve insandaki “kötülük dürtülerini” ifade ediyor. Yoksa insanın dışında kazma dişli, çirkin suratlı harici bir varlık değildir. Bunu en iyi Peygamberimizin şu sözlerinden anlarız: “Şeytan, sizin içinizde kanın damarda dolandığı gibi dolanır.” (Buhari; İtikaf, 956), “Şeytan uyuyanın genzinde geceler” (Buhari; Bed’ul-Halk, 1359) “Şeytan da, melek de insanoğluna birtakım şeyler atarlar. Şeytanın işi kötülüğe çağırmak, sonu fena ve zararlı olan şeylere teşvik etmek ve hakkı yalanlamak, haktan uzaklaştırmaktır. Meleğin işi hak ve hayra, iyiliğe çağırmak ve kötülükten uzaklaştırmaktır. Kim içinde hakka, hayıra, iyiliğe çağıran bir ses duyarsa bilsin ki bu Allah’tandır ve hemen Allaha hamdetsin. Kim de içinde kötülük ve inkara çağıran bir fısıltı duyarsa ondan uzaklaşsın ve hemen şeytandan Allah’a sığınsın.” (Tirmizi; Tefsir, 2991).
Keza Kur’an’a göre cinlerin/şeytanların tabiatı “kavurucu ateştir” (Hicr; 27)…
Görüldüğü gibi şeytan hep insanla ilişkilendirilerek tasvir ediliyor: İçinde dolanır (öfke, hırs, şehvet kabarması)… Burnunda geceler (burnundan solumak!)… Kalbine atar (içine doğurur, aklına getirir)… Şu halde “kavurucu ateş” kızgınlık, şehvet, öfke, haset, ihtiras gibi dürtülerin ifadesi oluyor. Demek ki iç dünyamızda (zati’s-sudur) “kanın damarda dolandığı gibi dolanan” öfke, kızgınlık, hırs, haset, ihtiras, şehvet vb. dürtüler kişileştirilerek, canlı bir varlıkmış gibi resmedilerek “şeytan” adını alıyor. Bunlar bizi ve çevremizi ateşin odunu yeyip bitirdiği gibi yer bitirir.
Görülüyor ki din dili, kötülere “şeytan” iyilere “melek” diyerek olayları, durumları, duyguları ve dürtüleri kişileştiriyor. İçimizde olanları, dışımıza çıkarıp harici varlıkmış gibi resmederek, kolay anlaşılır, tavır ve vaziyet alınır hale getiriyor. Metafizik olmakla birlikte gayet canlı ve dinamik bir diyaloji (ikili etki-tepki iletişimi) kuruyor. “Dini tecrübe” bu açıdan bilimsel dil ve metotlardan farklıdır. Bu dili iyi kavramamız gerekiyor.
Demek ki “Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır, ona tabi olmayın” şu demek oluyor: “Öfke, kızgınlık, hırs, haset, ihtiras, tamah, şehvet vs. sizin apaçık düşmanınızdır, bunların ardınca gitmeyin…”

CİNN : de etrafımızda uçuşan (alem dışı) harici varlıklar değildir. Alem içinde ve fakat “görünmeyen, tanınmayan, yabancı” demektir. Örneğin bugün yeryüzünde bir milyon canlı türü var. Bir zamanlar otuz milyonmuş. Biz ömrümüz boyunca bunların kaçını görürüz? En fazla yüzünü hadi bilemediniz beş yüzünü… İşte deniz altlarında, ormanlarda, ağaç kavuklarında, toprağın altında, kayalıklarda vs. geri kalan bütün göremediklerimiz cindir. Onları da Allah yaratmıştır. Bu manada “ins-u cinn” görünen ve görünmeyen tüm varlıklar anlamında Türkçe’de “sabah-akşam”, “yaş-kuru” , “gece-gündüz” dememiz gibi bir deyimdir…
Bu durumda “İnsanları ve cinleri (ins-u cinni) bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zariyat; 51/56) şu demek oluyor: Gördüklerinizin ve görmediklerinizin tümünü iş ve değer üretsinler, kendilerini ifade etsinler, yapsınlar, meydana getirsinler, bunları Ben ile/Benim yolumdan giderek yapsınlar diye yarattım…Çünkü “ibadet” ile “nüsuk” aynı şey değildir.
“Cinlerle konuşmak” da aslında insanın kendi kendisiyle konuşmasıdır. İçinden gelen tanımlayamadığı ses ve dürtüleri kendi dışında bir varlıkmış gibi resmetmesi ve kendisine onun hariçten hitap ettiğini sanmasıdır. Bu durumda cinn, insan beyninin yarattığı bir kişileştirme oluyor.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder