9 Şubat 2012 Perşembe

LEYL 2 - A'LA "İttika ve İnfak "

 

İttika ve İnfak Eşkıya(lığın)nın Belini Kırar

           Leyl Suresi iki zıt kutuptaki insanı bir bütünlük içinde anlattığı için, öncelikle Surenin topluca mealini görmekte yarar var.

Dikkat et, bürürken o geceye, açıldığı zaman gündüze, erkeği ve dişiyi yaratana.  Gerçekten sizin çabalarınız dağınık ve çeşitlidir. Ancak kim verir ve muttaki olursa ve en güzeli doğrularsa, biz de onu kolayca başarıya ulaştıracağız. Fakat kim de cimri davranır ve müstağnilik ederse ve en güzeli yalanlarsa, biz de onun güçlük, sıkıntı ve azaba uğratılmasını kolaylaştıracağız. Çukura yuvarlandığı zaman onu malı kurtaramayacak. Şüphesiz bize ait olan doğru yolu göstermektir. Muhakkak ki ahret(sonra) de ulâ(evvel) da bizimdir. Ve ben sizi şiddetli azaba karşı uyardım. Ona ancak Salih olmayan şaki girer. Ki o, yalanlayıp yüz çevirmişti. Muttaki ise ondan uzak tutulacaktır. Ki o, temizlenmek için malını verir ve o verdiğinin karşılığında hiç kimseden bir nimet beklemez. Ancak, Yüce Rabbinin tarafını/yönünü bulmak için verir. Dikkat edin, muhakkak kendisi ileride razı olacaktır.” (Leyl 92/1–21)

           Leyl Suresinde muttaki ve şaki insanları anlatan/tanımlayan ayetleri görelim. Muttaki insan; “Kendisinde bulunandan verendir. Gerçekten güzel olanı doğrulayıp onaylayandır. Allah tarafından başarıya ulaştırılandır. Şiddetli ateşten uzaklaştırılandır. Arınıp, temizlenmek için malından verendir. Verdiğinin karşılığında hiç kimseden bir çıkar beklemeyendir. Malını sadece Yüce Rabbinin tarafını/yönünü bulmak için verendir. Sürekli olarak Rabbinden razı/memnun ve kabul edilendir.”(5, 6, 7, 17, 18,19, 20, 21)

           Şaki insanın özellikleri olarak da şunları görüyoruz:“Cimri davranıp, müstağnilik(kendisini her şeyin üzerinde ve yeterli görme)  edendir. Gerçek iyiyi ve doğruyu yalanlayandır. Güçlük sıkıntı ve azaba uğratılandır. Çukura atılıp yuvarlandığında malı kendisine fayda vermeyendir. Salih (barışçı ve güvenilen) olmayandır. Gerçekleri yalanlayıp yüz çevirendir”(8, 9, 10, 11, 16)

Günümüz Müslümanlarına birisi şunları söylerse, haksız mıdır?

Ey Müslüman! Haydutların elinde daha ne kadar oyuncak, kul, köle olacaksın? Bırak sahte takva numaralarını! Kandırma kendini! Kur’an’a kulak ver, Allah Resulü’nün örnek hayatını kendine yol edin. Gerçekten muttaki ol... Çağdaş müstekbir eşkıyalar istemeseler de yap bunu. Allah seninledir, bunu unutma ve sadece O’na dayanıp güven... Yoksa kendileri gerçek terörist/eşkıya oldukları halde kendilerinin hazırladıkları listelere seni terörist diye eklerler ve peşine kiralık cani katillerini (casusları) takarlar…
           Söz konusu insan tiplerinden(muttaki ve şaki) İslâm’ın tebliğ edildiği ilk yıllarda konu edilmesi çok ilginç ve dikkat çekicidir. Günümüz dünyasının birçok bakımdan o günküne benzer olduğunu düşünürsek, konunun güncelliği daha iyi anlaşılabilir. Hele her şeyin ekonomi plânında değerlendirildiği bu günlerde daha da önem arz etmektedir. Çünkü şan, şöhret, şehvet ve ihtiras ekonomik güce ulaşmanın belli başlı muharrik güçlerini teşkil etmektedir. Hatta bilim de gerçeğin peşini bırakmış, ekonomik amaçla acımasız gücün peşine düşmüştür. İşte bütün bunlardan ötürü insanlardaki takva değerleri aşınıyor, böylece şakiliğe prim, belki de ödül veriliyor. Ne yazık ki, bireyler, toplumlar ve uluslar arası ilişkilerin çoğu bu sapkınlığa hizmet ediyor...

           Takvanın söz konusu olduğu yerde, kesinlikle, nifakın panzehiri olan infak eylemi gereklidir (nifak ve infak aynı kökten gelen kavramlardır). Müslüman hem infak yapacak, hem karşılığında kimseden bir şey beklemeyecek; karşılıksız ve katışıksız vermek… İşte İslâm kardeşliğinin, muttaki olmanın ve Müslüman’ca yaşamanın temel şartlarından birisi budur. Bu müthiş bir espridir. Bu çarpıcı esprinin pratikte ortaya çıkması oranında, şakiliğin(eşkıya ve eşkıyalığın) beli kırılacaktır…Başarıya Ulaşmak ve Ulaştırmak İçin Zikretmek….

Seni kolayca başarıya ulaştıracağız. Öyle ise zikret, çünkü zikir fayda verir. Huşu içinde olan öğüt alır. Şaki olan kaçınır. O en büyük ateşe yaslanandır. O orada ne hayat bulur, ne de ölür. Elbette arınan kimse kurtulur. Rabbinin adını zikret ve salâtı yerine getir.”(A’lâ 87/8–15

           Bu ayetlerdeki anlatım biçimine baktığımızda bir söz söyleyenin ve bir de o sözleri dinleyenin bulunduğu apaçık görülür. Söylemin yönteminden bir sözlü iletişim olduğu da anlaşılıyor. Kur’an'da geçen bu tarz ifadelerde insanlar arasında olan iletişimlere benzer elemanları görmek mümkündür. Bir iletişimdeki ana elemanları kaynak, haber, kanal, alıcı ve dönüt(geri bildirim) olarak sıralayabiliriz. Yukarıdaki ayetlerde tek taraflı bir haber(mesaj, emir, uyarı bilgi, duyuru) akışı var. Sözün/mesajın çıktığı kaynağın belirleyici/emredici konumu olduğu gibi, mesajlarında da muhatabın görevinde başarılı olabilmesi için destek veren ifadeleri bulunuyor.

            Zikir kavram ve eylemi mesajın can damarını/omurgasını oluşturuyor. Buradaki iletişimde belirleyici unsurun/söz sahibinin Yüce Allah olduğu kesin olarak belli. Sözün ilk muhatabının Resulüllah Hz. Muhammed ve ardından onu örnek alan (üsvet’ün hasene) bütün insanların olduğunda inanan hiç kimsenin bir şüphesi olmamalı. İletişimdeki Haber/Mesaj da ayetlerdir. Kanal ise vahiy sisteminin kendisidir. Geri bildirim anlamındaki dönüt ise, muhatapların öğüt alıp almadıklarının göstergesi olan gündelik hayatlarındaki söylem ve eylemleridir. Çünkü insanlar Allah’a inandıklarını ve onun öğütlerini dinlediklerini söylerler. Ancak bu, pratikte insan ve diğer varlıklarla olan ilişkilerinde ortaya çıkar/çıkmaktadır. O nedenle saatlerce tespih çevirip geceler boyu çakıl taşlarını o tarafa bu tarafa aktararak göklerde olduğu sanılan Allah’a ulaşmak ile O’nun cemalini toprak altına ceset olarak girdikten sonra görmeyi beklemek Kur’an’ın istediği “zikretmekdeğildir. Allah’ı takdir etmek için, önce kendimizin sonra da komşuların, akrabaların, iş arkadaşlarının, işverenlerin, işçilerin, yöneticilerin, özetle birlikte yaşadığımız (siyabımız) insanların tutum ve davranışlarına bakmalıyız. O zaman göreceğiz kim Allah ile birlikte yürüyor ve başarıya koşuyor, kim O’ndan çok uzaklarda kalabalıklar içinde bulunduğu halde yalnızlık ve şirk içinde debelenip duruyor…

            ”Seni kolayca başarıya ulaştıracağız. Öyle ise zikret, çünkü zikir fayda verir.” Buradaki  “zikir” kavramının öğüt, uyarı, Kur’an, hatırlamak, hatırlatmak, sözünü etmek, yeniden söylemek/anımsatmak, düşünmek, anlamak, anlatmak, açıklamak, duyurmak ve duyuru gibi anlamları var. “Zikir” kelimesi için burada sıraladığımız anlamlardan hareketle “fe zekkir in nefaatizzikra(nefaati el zikra)”(A’lâ 87/9). Ayetini “umuyorsan, öğüt ver”, “hatırlat, çünkü hatırlatmak fayda verir”, “sen duyurunu yap, duyuruya kulak verenler çıkacaktır” sözleriyle Türkçe’ye çevirebiliriz. Başarıya ulaşmak ve ulaştırmak için anahtar görevi bulunan bu ayetin, burada sıraladığımız anlamlarının yanında başka birkaç meal örneği vermek (biraz yer kaplasa da) bu bağlamda yerinde/yararlı olacaktır.

Şu halde sen kimilerine bir yararı olmasa da hatırlat.”(R. İhsan. Eliaçık, Yaşayan Kur’an, Türkçe Meal/Tefsir); 
"Bundan dolayı hemen öğüt ver, eğer öğüt fayda veriyorsa/ verecekse,"(Hakkı YILMAZ, Tebyinül Kuran);  
O halde, sen, yararı olsun ya da olmasın, öğüt ver!” (Prof. Dr. Salih Akdemir, Son Çağrı Kur’an);
Öğüt ve nasihat fayda etmiyor gözükse de sen yine bu gerçeği hatırlat.” (Doç. Dr. Mustafa Öztürk, Kur’an-ı Kerim Meali/Anlam ve yorum merkezli çeviri);
O halde öğüt fayda vereceği için, öğüt ver.”(Ö. Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu);
O halde eğer hatırlatmak fayda verirse hatırlat.”(Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali);
Uyarıyı dikkate alacağını umduğun kimseyi uyar.” (Hayri Yıldızlı, Kur’an’ı Kerim’in Türkçe’ye Çevirisi);
 “Şu halde sen, -öğüt(sadece bazılarına) fayda verse de- hep(fıtratlara nakşolan Allah’ı) hatırlat.” (Mustafa İslâmoğlu, Nüzul sırasına göre hayat kitabı Kur’an, gerekçeli meal-tefsir);
O halde öğüt fayda verirse(durma) öğüt ver.” (Hasan Basri Çantay, Kur’an-ı Hakîm ve Meali Kerim).

          Örnek olarak aldığımız meallerin ‘Her durumda öğüt vermek/hatırlatmak’ ya da ‘fayda verecekse öğüt vermek/hatırlatmak’ şeklinde söyleyebileceğimiz iki ana eksen etrafında toplandığını ve aynı durumun buraya almadığımız başka meallerde de bulunduğunu görüyoruz. Elbette bir konunun doğru ve yeterli bir şekilde anlaşılabilmesi ile onu pratiğe geçirip başarılı olabilmek için, anlatım tarzının önemi çok büyüktür; söylem-eylem ilişkisi… “Seni kolayca başarıya ulaştıracağız. Öyle ise zikret, çünkü zikir fayda verir.” Bilindiği gibi her işe sonunda başarılı olabilmek için girişilir. Ama başarılı olmak gereğini yerine getirmekle mümkün olur. Üzerinde bulunulan işte başarılı olabilmek için gerekli bilgi, deneyim ve araç-gereç donanımını sağlamak kaçınılmaz bir zorunluluktur. Kolayca başarılı olmanın yolu (zikretmek) budur. Ne var ki, herkes bu yola girmiyor…

           “Huşu/haşyet içinde olan öğüt alır. Şaki olan kaçınır.” Bu iki kısacık ayette elçilik, uyarıcılık ve öğütçülük görevi yapanlar için, çok açık ve net bir şekilde insan tipleri ortaya konulmuştur. Burada önemli olan, bu iki insan tipini doğru tanımak ve ona göre uyarı ve öğüt için plân, program yapmak ve yöntem geliştirmektir.“Huşu/haşyet içinde olan” sözündeki huşu; korku, çekingenlik, sükûnet içinde olmak, sallanmayı terk ederek sağlam durmaktır. Ve en derin bir içtenlikle tam olarak kalp ve gönül birliği içinde saygı duymak, insan bedeninde bir dinginliğin, beden organları arasında bir uyumun meydana gelmesidir. Aynı zamanda insanda kalp, gönül ve beden uyumunun meydana gelmesi ve bu uyum içinde, bir bütün halinde saygı göstermek, saygı gösterilene bağlılık duymak, duyarlılık, alçakgönüllülük gibi anlamlar taşıdığını görürüz. Bu bağlamda “huşu/haşyet” kavramının “ittika/muttaki” kavramı ile yakın bir konumda durduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada ‘ittika’ kavramının açılımı için Bakara suresinin ilk beş ayeti ile Leyl suresindeki ‘şaki’ ve ‘muttaki’ insanların karşılaştırılmasını hatırla(t)mak yararlı olabilir (Leyl 92/14–21).

             Zikretmek ile huşu/haşyet içinde olmak birey ve toplumun başarıya ulaşmasında çok büyük önem taşırlar. Kur’an’ın hedeflediği başarıyı zikir ve huşu kavramları bağlamında görebilmemiz için, A’lâ suresinin burada üzerinde durduğumuz ayetlerle Mü’minun suresinin ilk beş ayetini ilişkilendirerek yorum yapabiliriz. Huşu kavramı Mü'minun suresinde, müminlerin kurtulmalarını/başarıya ulaşmalarını sağlayacak dört tutum ve davranışından birisi olarak geçer ve huşu içinde olmanın ne demek olduğu ilk ayetlerde açıklanır:

Elbette/kesinlikle inananlar kurtulmuştur/kurtuluşa ereceklerdir. Ki onlar salâtlarında huşu içindedirler. Ve onlar, kötü söz ve yararsız işlerden kaçınıp yüz çevirdikleri gibi, bu tür davranışlarda bulunanlara karşı dururlar. Onlar ki, arınmak için malları, canları ve davranışlarıyla gereken etkinlikleri gösterirler. Ve onlar, iffetlerini, ırzlarını, namuslarını, kutsallarını(değerli neleri varsa her şeylerini) büyük bir titizlikle korurlar/ciddiyetle muhafaza ederler”(Mü'minun 23/1–5)

           Kur’an “Huşu içinde olan öğüt alır” derken bir insanın öğüt alabilmesi için huşu içinde olma şartlarını taşıması gerektiğini vurgular. Çünkü öğüt almayanları da “Şaki” olarak niteliyor ve başına gelecek ya da çarptırılacak büyük cezayı hatırlatıyor. Bu bir meydan okumadır. Şu şekilde; Ey insanoğlu! Ya Kur’an’dan öğüt alıp kurtulmuşlardan olacaksın ya da ona karşı gelip(ona muarız olup) eşkıyalığını ortaya koyacaksın. Elbette eşkıyalığın da cezasız kalmayacak. Öyle bir ateşe yaslanacaksın ki ölmek istesen ölemeyeceksin, azabın şiddetinden pişmanlık duyup dirilmek istesen de dirilemeyeceksin. Yani daha önce sana yapılan onca uyarılara aldırmadığın için, artık inanmak istesen de bir işe yaramayacak.

           İnanan kişinin felaha ermesi/kurtulması yani başarıya ulaşması Rabbinin rızasını kazanıp, hem bu dünyada hem ahrette cennete girmesidir. Müslüman diğer insanların anladığı ve beklediği anlamda bir kurtuluş peşinde değildir. O, iman ettikten sonra, bütün yaşamı boyunca Müslüman’ca eylemler içinde bulunup bu dünyada da cenneti kurmak ister. Ahrete de kuvvetli ve kesin bir iman ile inanır. En başta insan Allah’a iman edip Müslüman oluyorum dediğinde ve sonrasında günahsız ve tertemiz değildir. Onun için bir yıkanmak, temizlenmek gerekir. “Elbette arınan kimse kurtulur.” İşte bu aşamada Müslümanın zikri başlamıştır. Bu dakikadan itibaren Müslüman salâtı yerine getirerek Allah ile birlikte yürüyor(O’nu zikrediyor) demektir. Rabbinin adını zikret ve salâtı yerine getir.

          Sonuç; zikir, huşu ve salât üçlüsü ile donanan Müslümanın, insan haklarını ve her türlü nimetleri gasp eden eşkıyanın; şaki olan haydudun, batılısı-doğulusu, abdestlisi-abdestsizi kapitalistin; müşrik, münafık ve zalim yöneticilerin elinden bunları alarak hak sahiplerine dağıtmak görevi ve borcudur. Adalet, eşitlik, özgürlük, huzur ve güven için… Başka bir deyişle yeryüzü cenneti için… Afrika ve Arap halklarının ayaklanma ve direnişlerinde bu bilincin önemli bir payının bulunduğunu düşünüyoruz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder