29 Şubat 2012 Çarşamba

PEYGAMBERLER VE YAKINLARI HAKKINDA HADİSLER



146- İbnu Abbas (radıyallahu anhumâ) anlatıyor: “Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh) :”Ey Allah’ın Resûlü, saçların ağardı yaşlandın” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu Vesselâm): “Beni, Hûd, Vâkı’a, Mürselât, Ammeyetesâelun ve İzâ’ş-Şemsü Küvviret sûreleri ihtiyarlattı” cevabını verdi”. (K.S. 659 C.4 S.29 Akçağ 1988, alıntısı, Tirmizi, Tefsir, Vâkı’a. (3293). )

147- ............ Usmân ibn Abdillah ibn Mevheb: Ben Ümmü Seleme’nin yanına girdim. O bizlere Peygamber (S)’in saçlarından bir miktar boyanmış saç çıkarıp gösterdi, demiştir. (Buhari, Kitâbu’l-Libâs 113 C.13 S.5929 Ötüken 1989 )

148- ......... Ebu Cuhayfe (şöyle demiş):
-Ben Resûlullah’a beyaz gördüm ihtiyarlamıştı, Ali’nin oğlu Hasan’a benziyordu. (Müslim 107/127 C.10 Sönmez Neşriyat).

Yukarıdaki üç rivayette, Peygamberin yaşlanmış olduğu ve saçlarının beyazlandığını, beyazlanmış olan saçlarını boyadığı tahdis edilmiştir. Diğer başka rivayetlerde ise şöyle demektedirler:

149-......... Sâbit el- Bunâni şöyle dedi: Enes’e Peygamber’in sakalını boyaması (vâki’ olup olmadığı) soruldu da, Enes (R):
- Şu muhakkak ki, Peygamber (S) saç sakal boyayacak dereceye ulaşmadı. Eğer ben O’nun sakalındaki beyaz kılları saymak isteseydim muhakkak sayardım, dedi. (Buhâri, Kitâbu’l-Libâs 111 C.13 S.5928 Ötüken 1989 )

150- Enes’e Peygamberin saçının ağarıp ağarmadığı sorulmuş da:
- Allah onu beyazlıkla lekelemedi, demiş. (Müslim 105/126 C.10 Sönmez Neşriyat A.Ş. )

Bu iki rivayetle diğer üç rivayet arasında açık bir çelişki vardır. Peygamberden hadis rivayet ettiklerini iddia eden bu kimseler, peygamberin şimali hakkında dahi ihtilaf edecek kadar onu tanımamaktalar. Onu tanımadıklarına dair diğer hadis örnekleri:

151- Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm altmış üç yaşında vefat etmiştir.” (K.S. 5529 C.15 S.346 Akçağ 1992 alıntıları, Buhari, Menâkıb 10; Müslim, Fezâil 115,(2349); Tirmizi, Menâkıb 28,(3655). )

152- ... İbni Abbâs’tan naklen: “Resûlullah, Mekke’de on öç yıl kalmış ve altmış üç yaşında vefat etmiştir.” (Müslim 117/135 C.10 Sönmez Neşriyat A.Ş. )

153-........ İbni Abbâs rivayet etti ki: “Resûlullah altmış beş yaşında vefat etmiştir.” (Müslim 122/138 C.10 Sönmez Neşriyat )

Görüldüğü gibi peygamberin yaşı konusunda ki hadisler çelişkili olup, İbni Abbâs’tan peygamberin vefat yaşını 63 ve 65 olarak rivayet etmeleri ilginçtir.

154- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah yüzüğünü sağ eline takardı.” K.S. 2100 C.7 S.474 Akçağ 1988 alıntısı, Ebû Dâvud, Hâtim 5,(4226); Nesâi, Ziynet 49,(8,175). )

155- İbnu Ömer (radıyallahu anhumâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yüzüğünü sol eline takardı ve kaşını avucunun içine getirirdi. İbnu Ömer de böyle yapardı.” (K.S. 2102 C.7 S.474 Akçağ 1988 alıntısı, Ebu Dâvud, Hâtim 5,(4227,4228). )

156-............. Bize Sufyân el-A’meş’ten; o da Ebû Vâil’den; o da Abdullah ibn Mes’ûd (R)’dan tahdis etti ki, Peygamber (S): “sizden hiçbiriniz sakın benim Yûnus’tan hayırlı olduğumu söylemesin” buyurmuştur. (Buhari, Kitabu’l-Enbiy3a 86 C.7 S.3224 Ötüken 1987. )

157-.......... Bize Şu’be, Katâde’den; o da Ebû’l-Âliye’den; o da İbn Abbâs (R)’tan tahdis etti ki, Peygamber (S) : “Hiçbir kul için: Ben muhakkak Yûnus ibn Mettâ’dan hayırlıyım, demesi uygun değildir” buyurmuş ve Yûnus’u babası Mettâ’ya nispet etmiştir. (Buhari, Kitâb’l-Enbiyâ C.7 S.3225 Ötüken 1987. )

158- .......... Ben Humeyd ibn Abdirrahmân’dan; o da Ebû Hureyre (R)’den işittik ki, Peygamber (S): “Hiçbir kul için: Ben Yûnus ibn Mettâ’dan hayırlıyım demesi yakışmaz” buyurmuştur. (Buhari, Kitâb’l-Enbiyâ C.7 S.3226 Ötüken 1987.)

159-... Resûlullah’a atfen: Beni Musa’ya üstün tutmayın” (K.S. 4337 C.12 Akçağ, alıntıları Buhari Enbiya 34-35; Müslim 2373; Ebu Davud 4671; Tirmizi 3240. )

160-...Resûlullah’a atfen: “Peygamberlerden birini diğerine üstün tutmayın.” (K.S. 4346 C.12 Akçağ, alıntısı Ebu Dâvud, sünnet 14(4668) )

Yukarıdaki rivayetlerle benzeri rivayetlerde hiçbir peygamberle diğer peygamberler arasında derece farkı iddia edilmemesi ısrarla vurgulanmıştır, buna rağmen şöyle rivayet ettiler:

161-......... Resûlullah’a atfen:
“Yaratılmışların en hayırlısı (Hayru’l-Beriyye) İbrahim peygamberdir.” (K.S.4335 C.12 Akçağ, alıntısı Müslim 2369; Tirmizi 2349; Ebu Dâvud 4672 )

162- ......... Ubeydullah’tan; o da Said ibn Ebi Said el-Makburi’den işitmiştir ki, Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Peygamber’e
- İnsanların (Allah katında) en çok kerem ve ihsâna nâil olanı kimdir? diye soruldu.
Peygamber (S)
- “İnsanların en kerimi, en muttaki olanıdır” buyurdu.
Soranlar:
-Ey Allah’ın Peygamberi, biz Senden amel cihetiyle en kerim olanı sormuyoruz, dediler.
Bunun üzerine Peygamber:
- “İnsanların en kerimi Allah’ın Peygamberi Yusuf’tur.......... “buyurdu. (Buhâri, Kitâbu’l-Enbiy3a 48 C.7 S.3174 Ötüken 1987. )

Yukarıdaki rivayetlerle diğer rivayetlerin aksine, çelişkili olarak peygamberler arasında fark gözetilmiş ve İbrahim peygamberle, Yusuf peygamber, ayrı ayrı diğer peygamberlerden üstün sayılmıştır ve buna rağmen şöyle demişlerdir:

163-.......... Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Bir keresinde Rasûlullah’ın sofrasında et yemeği getirildi ve kendisine bir kol kaldırılıp sunuldu. Çünkü Rasûlullah etin bu kısmını severdi. Ondan ön dişleriyle bir lokma kopardı. Sonra şöyle anlattı:
“Ben kıyâmet gününde bütün insanların seyidiyim, efendisiyim.......” dedi. (Buhâri, Kitâbu’t-Tefsir 233 C.10 S.4514 Ötüken 1988 ).

164- Resûlullah’a atfen: “Ademoğlunun Allah’a en kerim olanı da benim, Bunda fahr yok!” (K.S. 4347 C.12 Akçağ, alıntısı Tirmizi, Menâkıb 2(3614) )

165-..... Resûlullah’a atfen: “Kıyamet günü geldi mi, ben peygamberlerin imamı, hatibi ve (onlar arasında) şefaat (etmeye  yetki) sahibi olacağım. Bunda övünme yok.” (K.S. 4348 C.12 Akçağ, alıntısı Tirmizi 3617. )

Böylece tahdis ettikleri rivayetlerle tekrar çelişki meydana getirmiş olmaktadırlar. İddia ettikleri bu konularla ilgili olarak Kur’an’dan örnek verecek olursam, mealen:

- Andolsun biz, Adem oğullarına çok ikrâm ettik, onları karada ve denizde taşıdık. Onları güzel rızıklarla besledik ve onları yaratıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık. 17/70
Yukarıda mealini yazdığım ayette görüldüğü gibi hiçbir insan yaratılmışların en üstünü değildir. Ancak insan oğlu yaratılmışların bir çoğundan üstün yaratılmıştır. Bu itibarla İbrahim peygamber veya başka bir Adem oğlu için yaratılmışların en üstünüdür demek Kur’an’la bağdaşmaz. Kur’an’dan mealen:

- De ki: “Allah’a, bize indirilene, İbrâhim’e, İsmâil’e, İshâk’a, Yâkub’a ve torunlara indirilene; Mûsâ’ya, İsâ’ya ve peygamberlere Rab’leri tarafından verilene inandık; onlar arasında ayırım yapmayız, biz O’na teslim olanlarız.” 3/84
Yukarıda ki ayet mealinde görüldüğü gibi peygamberler arasında ayırım yapılmaması emredilmiştir . Yani bir kısmı kabul edilip bir kısmı red edilemez, aynı zamanda, Allah tarafından peygamberlere indirilmiş olanların tamamına ayırım yapılmadan inanmak şarttır, bu hususlar Allah’a iman etmeyle birlikte sayılmıştır. Tabi ki, Allah tarafından indirilenden kasıt gerçek manada indirilmiş olanlardır, örneğin, kullar tarafından uydurulup, Allah’ın indirdiğine katılmış olan hususlar değildir. Bu hususun tespiti içinde Kur’an ölçüsünün rehberliği şarttır.

Kabul veya red yönünden peygamberler arasında İslam'a göre ayırım yapılmamakla beraber, Peygamberler arasında derece farkı vardır. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Rabb’in, göklerde ve yerde olan kimseleri daha iyi bilir (O, peygamber olmağa kimi lâyık görürse onu seçer). Andolsun ki biz, peygamberlerin kimini kimine üstün kıldık, Dâvûd’a da Zebûr’u verdik. 17/55
görüldüğü gibi peygamberler arasında derece farkı olmadığını söylemeleri Kur’an’la bağdaşmamaktadır.

166-  Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a: “Ey Allah’ın Resûlü! Müşriklere beddua et, onları lânetle!” denilmişti. Şu cevabı verdi:
“Ben rahmet olarak gönderildim, lanetleyici olarak değil!” (K.S. 5347 C.15 S.144 Akçağ 1992, alıntısı Müslim, Birr 87, (2597). )

167-... Aişe’den naklen: Resûlullah’ın yanına iki adam girdi, ve onunla ne olduğunu bilmediğim bir şey konuştular da gadaplandırdılar, O da kendilerine lânet ve sitem etti. Çıktıkları vakit ben:
- Yâ Resûlullah! Şu iki adamın kazandığı hayırdan kim bir şey kazanabilir, dedim:
“Ne o?” buyurdu.
- Sen onlara lanet ve sitem ettin! Dedim.
“Sen benim Rabb’ime konuştuğum şartı bilmiyor musun? Allah’ım! Ben ancak bir beşerim, Müslümanlardan hangisine lânet ve sitem edersem bunu onun için bir zekât ve ecir kıl, dedim” buyurdular. (Müslim, 88/553 C.10 Sönmez Neşriyat )

İki rivayet çelişkili olduğu gibi. Müşriklere lânet söz konusu olunca, Peygamber rahmet peygamberidir, kimseye lânet etmez. Fakat Müslümanlara ise lânet eder. Güya bu onlar için bir zekat oluyormuş. Gerçekte ise istedikleri söz kalabalığı yaparak, peygamberi Müslümanlara lânet ettirmekten başka bir şey değildir.


PEYGAMBERİN EHLİ BEYTİ YANİ HANE HALKININ KİMLER OLDUĞU KONUSUNDA UYDURDUKLARI RİVAYET ÖRNEKLERİ
168-  Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: Şu âyet indiği zaman (meâlen):”... Ey peygamber ailesi! Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor” (Ahzâb 33), Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sabah namazına giderken, altı aya yakın bir müddette, Hz. Fâtıma (radıyallahu anhâ)’nın kapısına uğrayıp:
“Namaz(a kalkın) ey Ehl-i Beyt” Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor!” buyurdu.” (K.S. 4495 C.12 S.418 Akçağ, alıntısı Tirmizi, Tefsir, Ahzâb 3204 )

169- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm ), üzerinde siyah (yünden) nakışlı bir kumaş olduğu halde sabahleyin (evden) çıktı. O sırada Hasan geldi onu örtünün altına soktu. Sonra Hüseyin geldi onu da soktu. Sonra Fatıma geldi, onu da soktu. Sonra Ali geldi onu da örtünün altına soktu. Sonra da:
“Ey Ehl-i Beyt Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor” (Ahzâb 33 ) buyurdu”. (K.S. 4496 C.12 S.418 Akçağ, alıntısı Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 61,(2424). )

170- Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın evinin kapısında iken şu âyet nazil oldu:” ... Ey peygamber ailesi! Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor” (Ahzâb 33). Evde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin vardı. Onlara bir örtü bürüdü ve:
“Allah’ım, işte bunlar benim ehl-i beytimdir, bunlardan günahı gider ve bunları kirlerden tertemiz kıl!” buyurdu. Ben atılıp:
“Ey Allah’ın Resûlü! Ben ehl-i beyt ten değil miyim? Dedim. Bana:
“Sen (yerinde dur, sen zaten) hayırdasın, sen Resûlullah’ın zevcesisin!” diye cevap verdi. (K.S. 4494 C.12 S.416 Akçağ, alıntısı, Tirmizi, Menâkıb, (3870). )

171- Yezid İbnu Hayyân, Zeyd İbnu Erkâm (radıyallahu anh)’tan naklen anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Haberiniz olsun! Ben size iki ağırlık bırakıyorum. Bunlardan biri Allah Teâlâ’nın Kitabı’dır. O, Allah’ın (sema-arz arasına uzanmış) ipi olup, kim ona tutunursa hidayet üzere olur, kim de onu terk ederse dalâlete düşer. İkincisi itretim, Ehl-i Beytim’dir.” Biz, Zeyd İbnu Erkam’a sorduk:
“Kadınları da Ehl-i Beyt’inden midir?”
“Hayır! Dedi, Allah’a yemin olsun, kadın bir müddet erkekle beraber olur. Sonra (kocası) onu boşar, o da babasına ve kavmine döner. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın Ehl-i Beyt’i aslı ve kendisinden sonra sadaka haram olan asabesi’dir.” (K.S. 4497 C.12 S.419 Akçağ, alıntısı Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 37,(2408). )

Görüldüğü gibi ısrarla, Peygamber eşlerinin, Peygamberin Ehl-i Beyti olmadıklarını, Peygamberin Ehl-i Beytinin, Damadı ve Amca oğlu Ali’nin, Ali’nin eşi, kızı Fâtıma ve Torunları Hasan ve Hüseyin’in oldukları rivayet edilmiştir. Buna delil olarak Ahzâb 33 âyetini göstermektedirler.

Kavram olarak Ehl-i Beytin manası, akrabalık bağıyla birlikte, aile reisinin geliriyle geçinen ve bir eve bağlı olarak yaşamlarını sürdüren kimseler manasına gelir. Bir aile reisinin ehl-i beyti, kendisiyle akrabalık bağı olan, onunla bir çatı altıda yaşayan, gelir ve giderlerini karşıladığı kimselerdirler. Ehl-i Beyt’in Türkçe’deki karşılığı Hane Halkı demektir. Bu itibarla bir kimsenin amca oğlu damadı dahi olsa, hiçbir zaman, ayrı bir eve ve gelir gidere sahip olması halinde onun ehl-i beyti kapsamına girmediği gibi, evlenip baba ocağını terk eden kızlar de artık kocalarının ehl-i beyti dirler, zira, baba evinden ayrıldıkları andan itibaren geçimlerinden, babaları değil , kocaları sorumludur. Fâtıma’da, Ali’nin eşi olarak, Ali’nin ehl-i beyti idi, zira Ali’de kendi başına bir aile reisi idi. Kendisine ait evi, geliri ve gideri olan bir kimse olarak, peygamberin ehl-i beyt’i kavramı kapsamına girmesi mümkün değildir. Peygamberin ehl-i beyti, eşleri ve onunla birlikte bir çatı altında , bir aile olarak yaşamlarını sürdüren ve geçimlerinden sorumlu olduğu çocuklarıdırlar. Ehl-i Beyt kavramının kapsamı bu olmakla birlikte, ayrı bir hane halkı olarak yaşayan çocukların durumu nedir diye sorulsa, onlar ehl-i beyt olarak değil de, ehil olarak çok daha üstün bir yakınlık konumundadırlar, örneğin, evlilik yoluyla ehl-i beyt kapsamına giren eşler, boşanma olması halinde ehl-i beyt’lik vasıflarını kaybederler. Nesep yoluyla gelen ehillik ise yaratılıştan gelen bir durum olması nedeniyle insani tasarruflarla kopması mümkün olmayan bir akrabalık bağıdır. Bundan dolayı, ehl-i beyt’lik yoluyla kazanılan akrabalık bağından çok daha üstün bir bağdır. Zira birisi geçici olabilecek bir konumda diğeri ise kalıcıdır, bundan dolayı ehilliği, ehl-i beyt’likle tanımlamak, kalıcı vasıflar taşıyanı, geçici vasıflar taşıyan ile değiştirmektir, bu ise doğru ve üstün bir tanımlama olmaz. Bundan dolayı, Ali’nin, Fâtıma’nın, Hasan ve Hüseyin’in peygambere olan akrabalık bağları, ehl-i beyt’lik dışında olan ve insani tasarruflarla kopması mümkün olmayan, Peygamber Ehli olma durumudur ve bu durum üstün bir bağdır. Onlara ehl-i beyt’demek yaratılıştan gelen bu durumlarının yok sayılmasıdır, bu ise iyi bir şey değildir. Biz onları peygamberin “Ehli” oldukları için çok seviyoruz.

Ehl-i Beyt tanımıyla ilgili olarak, Kur’an’dan mealen:

-Ey peygamber! eşlerine söyle: “Eğer siz, dünyâ hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size müt’a (boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzellikle salayım” 33/28
-”Eğer Allah’ı, Peygamberini ve âhiret yurdunu diliyorsanız bilin ki, Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” 33/29

-Ey peygamberin kadınları! Sizden kim açık bir edepsizlik yaparsa onun için azab iki kat yapılır. Bu Allah’a göre kolaydır.  33/30

-Fakat sizden kim Allah’a ve Resûlüne itâate devam eder ve yararlı iş yaparsa ona da mükâfatını iki kat veririz ve (çenette) onun için bol rızık hazırlamışızdır. 33/31

-Ey peygamber kadınları, siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’ın buyruğuna karşı gelmekten) korunursanız, sözü yumuşak (tatlı bir edâ ile) söylemeyin ki, kalbinde hastalık bulunan kimse tamah etmesin; güzel, (kuşkudan uzak bir biçimde) söz söyleyin. 33/32

-Evlerinizde vakarınızla oturun, ilk cahiliyle (çağı kadınları)nın açılıp saçılması gibi açılıp saçılarak (kırıta kırıta) yürümeyin. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Resûlüne itaad edin, Ey Ehl-i Beyt (ey peygamberin ev halkı), Allah sizden, kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. 33/33

-Sizin evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın, Şüphesiz Allah lâtiftir, haber alandır. 33/34

Görüldüğü gibi, peygamberin ehl-i beyti olarak eşleri tanımlanmış ve onlara hitap edilmiştir. Peygamberlerin eşleri ve Ehl-i Beyt’lik konusunda bir örnekte, Kur’an’dan Hûd Sûresi 71,72,73, ten gösterebiliriz, mealen:

-(İbrâhim’in) karısı, ayakta duruyordu. (Bunu duyunca) güldü. Biz ona İshâk’ı müjdeledik, İshâk’ın ardından da Yakûb’u. 11/71
-(İbrâhim’in karısı) “Vay, dedi, ben bir koca karı, kocam da bir pir iken doğuracak mıyım? Bu, cidden şaşılacak bir şey!”  11/72

-(Elçi melekler) dediler ki: “Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizde ey Ehl-i Beyt! O, övülmeğe lâyıktır, iyiliği boldur.” 11/73
BÖLÜM 6
Bu itibarla, Ehl-i Beyt konusunda tahdis etmiş oldukları rivayetler Kur’an’a aykırı olup, uydurmadırlar.

172- ....Ebû Hureyre’den rivayet: Cibril, Peygambere gelerek.
-Ya Resûlullah! İşte Hadice sana yönelmiştir.Beraberinde bir kap vardır ki, içinde katık yahut yiyecek veya içecek vardır.Sana geldiği vakit ona Rabbi’nden ve benden selâm söyle! Hem kendisini Cennette kamıştan bir evle müjdele! O evde ne gürültü olacak ne de meşakkat! dedi. (Müslim 71/287 Cilt 10 Sönmez Neşriyat A.Ş.)

Peygamberin eşi Hadice’ye Cennetten, beğene beğene kamıştan bir evi layık gördüler.Akılları sıra alay etmek istedikleri bellidir.

173-...Câbir b. Abdillah’dan, demiştir ki:”Peygamber Sallallâhu aleyhi vesellem abdest bozmak istediği zaman kendisini hiçbir kimse göremeyecek kadar (gözlerden uzaklaşıp)giderdi.(Ebu Dâvud, K.Tahâre (1), Bâb2 s.12 c.1 Şamil 1987, diğer rivayet edenler. İbni Mace tahare 22)

174-... Hz. Âişe’den rivâyet edildiğine göre o şöyle demiştir: “Resulullah (s.a.) küçük abdest bozdu. Arkasında su kabı ile ayakta bekleyen Hz. Ömer (suyu uzatınca),
- Bu nedir yâ Ömer? buyurdu.
- Temizleneceğiniz sudur, dedi.
Nebi (s.a.) de cevaben,
- “Ben her bevledişimde su ile temizlenmekle emrolunmadım. Eğer böyle yapsaydım (ümmetime her abdest bozmadan sonra) su ile taharetlenmek sünnet olurdu.” buyurdu. (Ebu Davud K.Tahâre (1) Bâb 22 C.1 S.81 Şamil 1987, diğer rivayet eden, İbn Mâce, tahâre 20 )

İslam Dininde temizlik için esas olan suyla temizliktir. Abdest ve Gûsül için Teyemmüm, suyun bulunmaması halinde ruhsat olarak verilmiştir, suyun mevcut ve kullanılabilir olması halinde, İslam Dinine göre hiç kimse başka bir şeyle temizlik yapamaz. Teyemmümden esinlenerek, zaruret olması halinde başka bir temizlik vasıtasıyla temizlik yapılması. Ancak başka bir çare olmaması halinde mümkün olabilir, bundan dolayı İslam Dininde taharet taşı diye bir şey yoktur. Ancak zaruret varsa mümkündür, zira, Allah hiçbir nefse yüklenemeyeceği bir yük yüklememiştir. Kur’an’dan mealen:

- Biz, hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz. Katımızda hakkı söyleyen bir kitap vardır. Onlara aslâ haksızlık yapılmaz. 23/62
Ayrıca her iki rivayet bir biriyle çelişkilidir. Birincisinde Peygamberin, kimsenin göremeyeceği şekilde uzaklaştığını rivayet ettiler. Diğer rivayette ise Ömer’in ve Aişe’nin huzurunda bevlettiğini rivayet etmeleri bir çelişki ve saygısızlıktır.

175-....... Muhammed b. El-Kâsım’ın azatlı kölesi Yunus b. Ubeyd dedi ki; Muhammed b. El-Kasım Resûlullah (s.a.) bayrağının nasıl olduğunu sormak üzere beni el-Bera b. Âzib’e gönderdi. (el-Bera b. Âzib de), “Bayrak Nemire kumaşından, siyah renkli ve kare şeklinde idi.” diye cevap verdi. (Ebû Dâvud, K. El-Cihâd (15), Bâb 69 C.10 H.2591 S.93 Şamil, ayrıca, Tirmizi Cihad 10. )

176-............ Cabir (r.a.)’den merfu’ olarak rivâyet olunduğuna göre Peygamber (s.a.) Mekke’ye girdiğinde sancağı beyazdı. (Ebû Dâvud, K. El-Cihâd (15), Bâb 69 C.10 H.2592 Şamil 1990, ayrıca Tirmizi, cihad 9,10; Nesâi, menâsik 106; İbn Mâce cihâd 20. )

177- .... Simak’ın haber verdiğine göre, kavminden bir kimse, “Ben peygamber (s.a.)’in bayrağını sarı renkli olarak gördüm” demiştir. (Ebû Dâvud, K. El-Cihâd (15), Bâb 69 C.10 H.2593 S.96 Şamil 1990. )

Bu kimseler gözün açıkça gördüğü bayrak gibi şeyler konusunda bile bu şekilde çelişkili rivayetlerde bulunabiliyorlarsa bu öbür rivayetlerinin durumu hakkında da dikkat çekici bir husustur.

178-. .... İbn Ömer (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre; Peygamber (s.a.) ihrâma girerken başı(nın saçları)nı bal ile toplamıştır. (Ebû Dâvud, K. El-Menâsik (11), Bâb 12 C.6 H.1748 Şamil 1988. )

Görünürde güya peygamberi övüyorlar, hal bu ki saçlara bal sürüp açık havaya çıkmak, hele sıcak iklimlerde, hiçte akıllıca bir iş değildir. Bu şekilde saçına bal sürenin saçları toz toprak dolduğu gibi, ne kadar sinek ve sinek türü böcek varsa onlara davetiye çıkarmış olur. Peygamber böyle aptalca bir hareket yapmaktan uzaktır. Bu rivayet sadece onu uydurmuş olanın aptallığını temsil eder.

179-. ... Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve Sellem:
“Birisi bana selâm verdiği zaman ona karşılık vermem için Allah ruhumu bana iâde eder.” buyurmuştur. (Ebû Dâvud, K. El-Menâsik (11), C.8 S.39 H.2041 şamil 1989. )

Daha önce Kur’an’dan örnek vererek, ölen bir kimsenin, ameliyle ilgili olmadan, Dünyadan, kıyamete kadar artık hiç bir şey duyamayacağını belirtmiştim. Kaldı ki, günde milyarlarca defa peygambere selam edildiği bir zamanda, bu durum peygamberin, ruhunun hiç bedeninden ayrılmadığı manasına gelmektedir. Eğer ki öyle bir durum olmuş olsaydı, Müslümanlar gidip onu mezara koymazlardı. Ona sürekli selâm etmek suretiyle canlı kalmasını sağlar ve aralarında tutma yoluna giderlerdi. Fakat gerçekler bu rivayetin aksi yönündedir, dolayısıyla bu da uydurma bir rivayettir.

180-.... Bize İbrahim ibn Mûsâ tahdis etti. Bize İsâ ibn Yûnus, Hişâm’dan; o da babası Urve’den haber verdi ki, Âise (R) şöyle demiştir: Benû Zureyk Yahûdilerinden Lebid ibnu’l-A’sam denilen bir adam Rasûlullah’a sihir yaptı. Hattâ bâzı işi işlemediği hâlde kendisine onu yaptığı hayâli gelirdi. Nihâyet günün birinde yâhud gecenin birinde benim yanımda iken kendisi duâ etti, yine duâ etti. Sonra şöyle dedi:
- “Yâ Âişe! Kendisinden fetva istediğim şey hakkında Allah’ın bana fetvâ verdiğini bildin mi? Bana iki adam geldi (Cibril ve Mikâil) Bunlardan biri baş ucumda, diğeri de ayak ucumda oturdu. Akabinde bunlardan biri arkadaşına:
- Bu zâtın hastalığı nedir? diye sordu.
O da:
- Sihirlenmiştir, diye cevap verdi.
Öteki:
- Buna kim sihir yapmıştır? dedi.
Öbür melek:
- Lebid ibnu’l-A’sam, diye cevâp verdi.
Sonra:
- Bu sihir hangi şeyde yapılmıştır? diye sordu.
O da:
 - Bir tarak, saç sakal tarantısı ve erkek hurmanın kurumuş çiçek kapçığı ile, diye cevâb verdi.
- Nerede yapılmış? suâline de:
- Zervân Kuyusu’nda -Bir rivayette: Zû Ervân Kuyusu’nda- diye cevâb verdi”.
(Âise dedi ki:) Sonra Resûlullah (S) sahâbilerden birtakım insanlarla berâber çıkıp bu kuyuya gitti. Oradan dönüp gelince bana:
- “Yâ Âise! O kuyunun suyu kına suyu gibi kırmızımtırak yâhud etrafındaki hurma ağacının uçları şeytanların başları gibidir” buyurdu.
Ben kendisine:
- Yâ Rasûlullah! Sen o sihri oradan çıkarmadın mı? diye sordum.
Rasûlullah:
- “(Hayır çıkarmadım.) Çünkü Allah bana şifâ ve âfiyet vermiştir. Ben o sihri çıkarmakla, halk arasında sihir şerrini yaygınlaştırmamı istemedim” buyurdu.
Âise: Rasûlullah o kuyunun kapatılmasını emretti de kuyu gömüldü, demiştir. (Buhâri, Kitâbu’t-Tıbb 77 C.12 S.5784-5785 Ötüken 1988, ayrıca Müslim, Selâm 43,(2198) )

181- Zeyd İbnu Erkam (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a sihir yapıldı. Bu yüzden günlerce hasta düştü. Sonunda Cebrail aleyhisselâm gelerek:
“Seni Yahudilerden bir adam sihirledi. Yaptığı sihir düğümünü falanca kuyuya attı” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Ali (radıyallahu anh)’yi (bu maksatla oraya) gönderdi. Ali (radıyallahu anh) düğümü oradan çıkarıp çözdü. (Sihir çözülünce) Aleyhissalâtu vesselâm, bağdan kurtulmuş gibi kendine geldi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunu, o yâhudiye zikretmedi ve onun yüzünü de hiç görmedi.” (K.S. 2240 C.8 S.100 Akçağ 1989, alıntısı Nesâi, Tahrim 20, (7,112-113). )

182-. ... Âise (R) şöyle demiştir: Rasûlullah’a sihir yapılmıştı. Hattâ kendisi kadınlarına (cinsi münâsebet için) yanaşmamış hâldeyken, onlara yanaşır olduğunu düşünür, zannederdi.
Râvi Sufyân: İşte böyle olduğu zaman bu, sihirden olabilecek rahatsızlığın en şiddetlisidir, demiştir. ............. (Buhâri, Kitabu’l-Tıbb 79 C.12 S.5788 Ötüken 1988. )

Rivayetlerin çelişkili oldukları açıktır, bir rivayette büyü kuyudan çıkarılmadı kuyuya gömüldü derken, diğer rivayette çıkarılıp çözüldü demeleri bil çelişkidir.

Görüldüğü gibi, peygamberin sihirlenmiş olduğunu ısrarla tahdis ettiler ve bu iddialarını daha başka rivayetlerle de tekrarladılar, hem de peygamberin en şiddetli sihirle sihirlenmiş olduğunu iddia ederek. Bu öyle bir iddiadır ki, kesinlikle, Allah ve Peygamber düşmanlarını belirleyen en açık kıstaslardan (ölçütlerden) biridir. Tarih boyunca, İslam dinine karşı delil getiremeyen, müşrik ve kafirler, dini tebliğ eden peygamberlere karşı, onlar sihirlenmiş kimselerdir; delidirler v.s. Deme iftirasına sarılmaktan başka, sözle saldırı için kendilerince geçerli başkaca bir çare bulamamışlardır ve bu gibi şeyleri defalarca tekrarlamışlardır. Şimdi bu gibi kimselerin durumu hakkında Kur’an’dan örnek verecek olursam. Mealen:

- Kur’an okunduğu zaman seninle âhrete inanmayanların arasına kapalı bir perde çekeriz. 17/45

- Ayrıca, onu anlamamaları için kalplerine bir kapalılık ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Sen, Kur’an’da Rabbinin birliğini yâd ettiğinde (tek İlâh inancından hoşlanmadıkları için) arkalarını dönüp kaçarlar. 17/46

- Biz onların, seni dinlerken ne sebeple dinlediklerini, kendi aralarında gizli konuşurken de o zâlimlerin: “Siz sihirlenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz! dediklerini gayet iyi biliyoruz. 17/47

- İşte bak; senin için nasıl misâller verdiler! (Onun için öyle) saptılar ki. Artık bir daha yol bulamazlar. 17/48

- Onlar (bir de) şöyle dediler: “Bu peygambere ne oluyor ki yemek yiyiyor, çarşılarda geziyor? Ona kendisiyle berâber uyarıcı bir melek indirilmeli değil mi?” 25/7

- “Yahut kendisine (gökten) bir hazine atılmalı, yâhut kendisinin bir bahçesi olmalı da ondan (hiç zahmet ve meşakkat çekmeden) yemeli değil mi?” Ve zâlimler: “siz başka değil, sâdece sihirlenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler. 25/8

- Bak, senin için nasıl misâller verdiler de saptılar. Artık bir daha yolu bulamazlar. 25/8

Görüldüğü gibi, Peygamberin sihirlenmiş olduğu iftirasını ancak zalimler ve doğru yolu bulamayanlar yapmışlardır. Bunlar öyle kimselerdir ki, peygamberlik olayını yanlış değerlendirdikleri gibi, Kur’an’ı anlamaktan kesinlikle uzaktırlar, böylece doğru yolu bulamazlar. Bir kimse çıkıp ta, kul sözü, Allah sözünü iptal eder diyebiliyorsa, böyle bir kimsenin durumu ibretle düşünülecek bir durumdur. Böyle kimseler, İslam dini açısından mahvolmuş kişilerin ta kendileridir.  Sihirlenmiş iftirasını, Firavun da Mûsa peygambere yapmıştı. Kur’an’dan mealen:

- Andolsun, biz Mûsa’ya açık açık dokuz âyet (mucize) vermiştik. İşte İsrail oğullarına sor: O (Mûsa) onlara gelmiş, Fir’avn ona: “Ey Mûsa, ben seni sihirlenmiş sanıyorum” demişti.  17/101

- (Mûsa) dedi ki: “(Ey Fir’avn) bunları, ancak göklerin ve yerin Rabb’inin, benim doğruluğumu gösteren) deliller olarak insanlara indirdiğini pekâlâ bildin. Ben de sanıyorum ki, ey Fir’avn, sen mahvolmuşsun.” 17/102

Görüldüğü gibi, peygamberlere sihirlenmiş iftirasında bulunmanın karşılığı mahvolmaktır. Böyle kimseler hidayete yol bulamazlar.

183- Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a siyah bir bürde (hırka) yaptım, bunu giydi. İçinde terlediği zaman ondan yün kokusu hissetti. Bunun üzerine o hırkayı çıkarıp attı. Aleyhissalâtu vesselâm güzel kokudan hoşlanırdı.” (K.S. 5296 C.15 S.87 Akçağ 1992 alıntısı, Ebû Dâvud, Libâs 22 (4074). )

184- ibnu Mes’ud radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Hz. Mûsa aleyhisselâmın Rabbi Teâlâ hazretleriyle konuştuğu gün, üzerinde yünden bir şalvar, yünden bir cübbe, yünden bir kisâ, yünden küçük bir serpuş (takke) vardı. Ayağında da ölü eşek derisinden mamul bir ayakkabı vardı.” (K.S. 5299 C.15 S.89 Akçağ 1992 alıntısı, Tirmizi, Libâs 10, (1734). )

Kendilerince yünlü elbise pis kokuludur ve Mûsa peygamber, pis kokulu elbise içinde Allah’la konuşmuştur demeleri saldırı amaçlı bir  iftiradır. Kaldı ki yünlü elbiselerde pis koku söz konusu değildir. Hangimiz yünlü elbise giymişte pis kokusundan dolayı çıkarıp atmıştır. Tam tersi, yüksek kalitesinden dolayı yünlü elbiseler diğer elbiselerin çoğundan daha pahalıdırlar. Onun için bu rivayet kasıtlı uydurulmuş olup aslı yoktur.

185- Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, sıhhati yerinde iken şöyle diyordu: “Hiçbir peygamber, cennetteki makamını görmeden kabzolunmaz. Bundan sonra hayatı devam ettirilir veya öbür dünyaya gitme hususunda muhayyer bırakılır.” ............. (K.S. 5405 C.15 S.222-223 Akçağ 1992 alıntıları, Buhari, Megazi 83,84, Tefsir, Nisa 13, Marda 19, Da’avât 29, Rikâk 41; Müslim, Fezâil 87, (2444); Tirmizi, Da’avât 77, (3490); Muvatta, Cenâiz 46, (1,238,239). )

İddia ettiklerine göre, Peygamberler ecelleri geldiğinde, ölüp ölmemekte serbesttirler. İsterlerse yaşamaya devam ederler. Bu rivayet Kur’an’a aykırıdır, mealen:

- Allah, eceli geldiği zaman hiçbir nefsi ertelemez, Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. 63/11
Görüldüğü gibi, rivayet Kur’an’la çelişmekte olup, aslı yoktur. Diğer bir hususta, mademki peygamberler iddia ettiklerine göre ölüp ölmemekte serbesttirler, niçin Mûsa peygamberin ölüm meleğinin gözünü çıkardığını rivayet ettiler. Şöyle ki:

186- .............. Ebû Hûreyre (R) şöyle demiştir: Ölüm meleği Mûsâ Peygamber’e gönderildi. Melek Mûsâ’ya gelince, Mûsâ, meleğe bir tokat vurdu. Melek Rabb’ına döndü ve:
- Sen beni ölmek istemeyen bir kula gönderdin, dedi.
Allah, meleğe gözünü iâde etti ve tekrar Mûsâ’ya dön (dedi)..........
(Buhâri, Kitâbu’l-Cenâiz 95 C.3 S.1261 Ötüken 1987. )

Mûsa peygamber madem ki ölüp, ölmemekte serbestti, niçin ruhunu almaya gelen ölüm meleğinin gözünü çıkarsın? Biz Mûsa Peygamberi ve Ölüm meleğini böyle bir olaydan tenzih ederiz, böyle bir olay olmamıştır. Ölüm meleğinin gözünü çıkarmak, bu rivayeti uyduranların içinde ki bir hasrettir, buna da asla güçleri yetmez.

Kur’an öğretisinden insanları uzaklaştırmak için, İsa peygamber gelecek, Mehdi gelecek gibi rivayetlerle, gerek fertleri, gerekse  kitleleri, Kur’an öğretisine karşı pasif duruma getirdiler. Böylece insanlar ellerinde Kur’an, Mehdi veya İsa Peygamber beklentisi içine girdiler. Ellerinde Kur’an bulunması onlar için yeterli olmadı, sanki Mehdi veya İsa Peygamber gelecek olsa dahi, Kur’an dışında bir öğretide bulunacak veya ondan daha üstün bir söz söyleyecekte insanlar hidayet bulacak. Reçetesi elinde olmasına rağmen, mevcut olmayan doktoru arayan şaşkın hastalara benziyorlar. İddia ettiklerine göre, kıyamete yakın bir zamanda, 40 gün veya 40 yıl kala, dünya kötülüklerle dolmuşken, kimine göre İsa Peygamber, kimine göre de Mehdi gelecek ve onun gelmesiyle insanlar hidayet bulacaktır. Şimdi bu konudaki rivayetlerinden örnekler verecek olursak:

187-............. Ez-Zuhri tahdis edip şöyle dedi: Bana Said ibnu’l-Müseyyeb haber verip şöyle dedi: Ebû Hureyre (R) Rasûlullah (S)’ten şöyle buyurduğunu işitti: “Meryem oğlu İsâ sizin içinize, hükmünde âdil bir hâkim olarak inmedikçe, sâlibi kırmadıkça, domuzu öldürmedikçe, cizye vergisini kaldırmadıkça ve mal hiçbir kimse kâbul etmeyecek derecede dolup taşıncaya kadar kıyâmet kopmaz”. (Buhari, kitâbu’l-Mezâlim ve’l-Gasp 37 C.5 S.2294 Ötüken 1987 ).

188- Said ibnu’l, Müseyyeb, Ebû Hureyre (R)’den şöyle dediğini işitmiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, muhakkak ileride Meryem oğlu İsâ sizin içinize adâletli bir hakem olarak inecektir. O zamân o, salibi kıracak, domuzu öldürecek, cizye vergisini kaldıracak, mal o kadar çoğalacak ki, hiçbir kimse mal kabûl etmeyecek. Nihâyet bir tek secde dünyâ ve dünyâdaki her şeyden daha hayırlı olacaktır”.  Bunun ardından Ebû Hureyre (R) şöyle derdi: İster şu âyeti okuyunuz: “Ehli kitâbdan hiçbiri hâriç olmamak üzere, ölümünden evvel, and olsun ona (İsâ’ya) mutlaka imân edecek, o da kıyâmet günü kendileri aleyhine bir şâhit olacaktır.” (en-Nisâ 159) (Buhari, Kitâbu’l-Enbiyâ 118 C.7 S.3263 Ötüken 1987 ).

189- Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Mehdi benim zürriyetimden, kızım Fâtıma’nın evlatlarındandır.” (K.S. 5007 C.14 S.276 Akçağ 1992 alıntısı, Ebû Dâvud, Mehdi 1,(4290). )

190- İbnu Mes’ûd radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Dünyanın tek günlük ömrü bile kalmış olsa Allah, o günü uzatıp, benden bir kimseyi o günde gönderecek.” İbnu Mes’ûd: “Resûlullah yahut da şöyle buyurmuştu der: “...Ehl-i beytimden birini, ki bu zatın ismi benim ismime uyar, babasının ismi de babamın ismine uyar. Bu zat, yeryüzünü, -eskiden cevr ve zulümle dolu olmasının aksine- adalet ve hakkâniyetle doldurur.” (K.S. 5006 C.14 S.275 Akçağ 1992 alıntısı, Ebû Dâvud, Mehdi 1,(4282); Tirmizi, Fiten 52, (2231,2232). )

191- Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:.........Mehdi, Hz. İsa’dan başkası değildir.” (K.S. 4039 C.17 S.547 Akçağ 1993 alıntısı, ibn-i Mace 7219 )

İsâ peygamber bir şahıstır, Mehdinin de var olduğunu farz edersek, o da ancak bir şahıs hüviyetindedir. İkisinin ayrı şahıslar veya aynı şahıs olmaları bu gerçeği değiştirmez. Yani, hangi şekilde rivayet uydurulursa uydurulsun onların insan oldukları gerçeğini değiştirmek mümkün değildir, zira dayandırıldıkları köken rivayetler de yapılan iddia insana dayandırılmıştır. Şimdi hal böyle olunca tekrar dünyaya gelmeleri veya dünyada olup ta insanlarla irtibatlı olacak şekilde açığa çıkmaları ancak kendi ömür süreleriyle sınırlı olacaktır. Yani her ölümlü gibi, bir yaşam süresi sürdürüp öleceklerdir. Peygamberimizin vefatından sonra birçok nesiller, Mehdi veyâ İsâ peygamberle irtibat kurmadan ölüp dünyadan ayrıldılar. Mehdi veya İsâ peygamberin geleceğini farz edersek, yaşamlarını sürüp öldüklerinde, onlardan sonrada birçok nesillerin onlarla irtibat kurmadan yaşam sürmeyeceğini, İslam'a dayalı olarak hiçbir kul iddia edemez, zira bizim inancımıza göre Allah’tan başka hiç kimse kıyametin saatini bilemez. Mehdi veya İsâ peygamberle irtibat kurmadan yaşam süren nesiller açısından İsâ peygamber veya Mehdinin gelip gelmemesinin, bir manası olmadığı gibi, İsâ peygamber veya Mehdinin gelip gelmemesinin, Kur’an mevcut olduğundan İslami yaşam açısından da bir manası yoktur. Onun içindir ki tüm nesillerin yollarını bulabilmek için Kur’an’a yapışmaktan ve onu anlayıp önder kabul etmekten başka çareleri yoktur. Kim Kur’an’ı ardına atıp, başka bir kurtarıcı ararsa veya böyle bir kurtarıcı beklentisi içerisine girerse asla yolunu bulamaz. Onun içindir ki, ne Mehdi diye bir kimse vardır, nede İsâ Peygamber tekrar dünyaya gelecektir. Böyle bir beklenti boş hayalden başka bir şey değildir.

Kendilerine İsâ peygamberin tekrar dünyaya geleceğiyle ilgili olarak Nisâ 159’u delil göstermektedirler, şöyle ki, mealen:

- Andolsun, Kitâb ehlinden hiç kimse yoktur ki, ölümünden önce ona inanacak olmasın. Kıyâmet günü de O, (İsâ) onların aleyhine şâhit olacaktır. 4/159
Mealini yazmış olduğum Nisa 159 cu âyetini İsâ Peygamberin tekrar dünyaya geleceği şeklinde anlamak mümkün değildir. Zira Âyet mealinden de kolayca anlaşılacağı üzere, tüm kitap ehlinin, yani hem Hıristiyanların, hem de Yahudilerin ölmeden önce Ona yani İsâ Peygambere İman edecekleri belirtilmiştir. Bu olay İsâ Peygamberin tekrar dünyaya gelmesiyle ilgili ise, onunla beraber yaşam sürmeden bu güne kadar ölüp giden Ehli Kitaptan kimselerin durumu nasıl izah edilebilir. Ehli Kitaptan nesillerdir birçok kimse yaşadı ve öldü, halen İsâ peygamber dünyaya gelmiş değildir. Halbuki âyette genelleme yapılmıştır, hepsi kesinlikle inanacak ifadesi kullanılmıştır. Onun için Ehli Kitaptan kimselerin, İsâ peygambere iman etmelerinin, İsâ peygamberin tekrar dünyaya gelmesiyle bir ilgisi yoktur. Diğer bir hususta iman etmelerine rağmen onların aleyhine şahitlik yapacak olmasının âyette belirtilmiş olması hususudur. Yani tamamı iman edecek buna rağmen İsâ peygamber onların aleyhine şahitlik edecektir. Eğer rivayetlerde iddia ettikleri gibi, İsâ peygamber tekrar dünyaya gelip te Ehli Kitabın tamamı ona iman edecekse, o zaman bu demektir ki yalnız gelmeyecek, ölmüş olan tüm ehli kitabı da beraberinde getirecektir, hepsi birlikte içtima edip ona iman edecekse ve dünya adaletle dolacaksa böylesine iyi insanların aleyhine nasıl şahitlik yapmak mümkün olur. Bundan dolayı durum rivayet ettikleri ve anlattıkları şekilde değildir. Ehli Kitaptan kimselerin bu şekilde iman etmeleri, ölüm geldiğinde, İman edilip te geçerli olmayan imandır. Şimdi bu şekilde iman etmeyle ilgili olarak Kur’an’dan örnek verecek olursak, mealen:

- İsrâil oğullarını denizden geçirdik, Fir’avn ve askerleri de zulmetmek ve saldırmak için onların arkalarına düştü. Nihâyet boğulma kendisini yakalayınca (Fir’avn): “Gerçekten İsrâil oğullarının inandığından başka İlâh olmadığına inandım, ben de
Müslümanlardanım!” dedi. 10/90

- “Şimdi mi? Oysa daha önce isyân etmiş, bozgunculardan olmuştun.” (denildi) 10/91

- “Bugün senin (canından ayırdığımız) bedenini, (denizin dibinden) kurtarıp (sahilde) bir tepeye atacağız ki senden sonra gelenlere ibret olsun, Ama insanların çoğu âyetlerimizden gafildir.” 10/92

Görüldüğü gibi, son anda iman etmek veya tevbe etmek, Kur’an açısından geçersizdir.

Kur’an’dan mealen:

- (İnanmak için) ille meleklerin gelmesini, yahut Rabb’inin gelmesini ya da Rabb’ini bâzı âyetlerinin gelmesini mi bekliyorlar? Ama Rabb’inin bâzı âyetleri geldiği gün, daha önce inanmamış ya da imânında bir hayır kazanmamış olan kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, biz de beklemekteyiz.” 6/158

- Allah’a göre, şu kimselerin tövbesi makbûldür ki, câhillikle bir kötülük yapıp hemen ardından tevbe ederler. İşte Allah onların tövbesini kabûl eder, Allah bilendir, hikmet sahibidir.  4/17

- Yoksa kötülükler yapıp da nihayet ölüm gelip çatınca: “Ben şimdi tevbe ettim.” diyenlere ve kâfir olarak ölenlere tevbe yoktur (öylelerinin tövbesi makbûl değildir). Onlar için acı bir azab hazırlamışızdır. 4/18

İşte Nisa 159 da bahsedilen durum da bu şekildedir. İsâ peygamberin tekrar dünyaya geleceğiyle ilgili değildir. Zira İsâ peygamber Vefat etmiş olup, iddia ettikleri gibi tekrar dünyaya gelecek değildir.

Kur’an’dan mealen:

 - “Biz Allah’ın elçisi, Meryem oğlu İsâ Mesih’i öldürdük!” demelerinden ötürü... Oysa onu öldürmediler ve asmadılar; fakat (İsâ) onlara benzer gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, ondan yana tam bir kuşku içindedirler. O hususta bir bilgileri yoktur. Sâdece zanna uyuyorlar. Onu yekinen öldüremediler (onu öldürdüklerini kesinlikle bilemediler). 4/157
- Hayır Allah onu (İsâ’yı) Kendisine yükseltti. Allah daima üstündür, hikmet sahibidir. 4/158
( ayrıca bak 4/155-6).
Görüldüğü gibi, Kitap Ehli, İsâ peygamberi öldürememiş ve onu asamamışlardır. Allah onu kurtarıp, Kendisine yükseltmiştir. İşte ihtilafta burada başlamaktadır, acaba Allah, İsâ peygamberi vefat ettirmeden canlı olarak mı, Kendisine yükseltti, yoksa vefat ettirerek mi. Rivayetlerde iddia ettiklerine göre vefat ettirmeden Kendisine yükseltmiştir, vefat ancak dünyaya tekrar geldikten sora vuku bulacaktır iddiasındadırlar. Böyle bir iddia ise Kur’an’a uymamaktadır, mealen:

- Allah demişti ki: “Ey İsâ, ben seni vefat ettireceğim, ve bana yükselteceğim, seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları ta kıyamet gününe kadar inkar edenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz bana olacaktır. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.”  3/55
Görüldüğü gibi, İsâ Peygamber vefat ettirildikten yani Allah’ın Emriyle öldükten sonra, Allah onu (İsâ’yı) Kendisine yükseltti. Bu duruma göre O’ da ölen herkes gibi, şimdi ölü bulunmaktadır. Tekrar dünyaya gelmek üzere hayatta bulunmamaktadır. Bunun böyle olduğunu Maide 116-117 ayetlerden de görüp anlamak mümkündür, mealen:

- Ve yine Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu İsâ, sen mi insanlara: “Beni ve Annemi, Allah’tan başka iki ilâh edinin” dedin? “Haşa, dedi Seni tenzih ederim; Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söylediysem Sen onu şüphesiz bilirdin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben Senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gaypları bilen yalnız Sensin, Sen!”  5/116

- “Ben onlara: benim ve sizin Rabb’iniz olan Allah’a kulluk edin, diye senin bana emretmiş olduğundan başka bir şey söylemedim. Ben onların içinde olduğum sürece onları kolladım, fakat Sen beni vefat ettirince onları gözetleyen (yalnız) Sen oldun. Sen her şeyi görensin!” 5/117

Görüldüğü gibi, İsâ peygamberin vefatından sonra da, insanlar yine onu ve annesini, Allah’a ortak koşmaya devam edeceklerdir. O zaman İsâ peygamberin tekrar dünyaya gelip, salibi yani haçı kıracağı ve domuzu öldüreceği rivayetinin aslı yoktur. Haçı kırmasının manası artık hiç kimse onu ve annesini, Allah!a ortak koşmayacak manasındadır. Böyle bir iddia ise Maide 116 ve 117. Ayetlere uymamaktadır. Zira bu âyetlerde, İsâ peygamberin vefatından sonra da insanların onu ve annesini. Allah’a ortak koştukları vurgulanmıştır. Bu da, İsâ peygamberin tekrar dünyaya gelip Hıristiyanlıktaki bozuk inancı düzelteceği, dolayısıyla haçı kıracağı iddiasının asılsız olduğunun açık delilidir.

Ayrıca Mehdinin peygamberin zürriyetinden ve Fâtıma’nın evlatlarından olduğunu rivayet etmeleri ile, İsâ peygamberle, Mehdinin aynı şahıs olduğunu söylemeleri bir çelişki ve Kur’an’ı inkardır. Zira, İsâ peygamberin babasız olarak, peygamberimizden önce dünyaya geldiği, Kur’an’da açıkça belirtilmiştir. Uydurdukları rivayette bunun aksini iddia etmektedirler.

Anlaşılacağı üzere, İsâ peygamber vefat etmiş olup, tekrar dünyaya tebliğ ve irşat için gelmeyecektir. Mehdi diye bir kimsede mevcut değildir. Mehdi diye bir kimsenin mevcut olmadığını, bu kitabın devamı olan ikinci kitabımın, İmâmiyye şiasını anlattığım bölümünde daha detaylı bir şekilde izah ettim.

 İnsanları, Kur’an’a karşı şüphede bırakmak için şu rivayeti uydurdular:

192- .............. Bize Hişâm ibn Yûsuf, Ma’mer ibn Râşid’den; o da ez- Zuhri’den; o da Ubeydullah ibn Abdillah’tan haber verdi ki, İbn Abbâs (R) şöyle demiştir: Peygamber (S)’in vefâtı yaklaştığı zamân, evde içlerinde Umer ibnu’l-Hattâb’ın da bulunduğu bir takım adamlar varken, Rasûlullah (S) :
- “Gelin size, ondan sonra hiç sapmayacağınız bir yazı yazayım” buyurdu.
Umer:
- Peygamberin hastalığı ağırlaştı, Yanınızda Kur’an vardır. Bize Allah’ın Kitâbı yeter, dedi.
Bunun üzerine evdeki sahâbiler ihtilâf ettiler ve münâkaşa edip çekiştiler. Onlardan kimi: “Yazacak bir şey yaklaştırın da Rasûlullah sizler için ondan sonra sapmayacağınız bir yazı yazsın” diyor; kimi de Umer’in dediği sözü söylüyordu. Nihâyet onlar Peygamberin yanında gürültü ve ihtilâfı çoğalttıkları zamân, Peygamber onlara:
-”Yanımdan kalkın (benim yanımda çekişme lâyık olmaz)!” buyurdu.
Râvi Ubeydullah ibn Abdillah şöyle dedi: İbn abbâs bu hadisin sonunda:
- Âh! Ne büyük musibet ki, gürültü etmeleri ve ihtilâf eylemleri yüzünden o musibet, Rasûlullah ile sahâbiler için yazmak istediği bu yazı arasına perde oldu! dedi. (Buhari, Kitâbu’l-İ’tisâm bi’l-Kitâbi ve’s-Sünnetti 93 C.16 S.7236-7237 Ötüken 1989 ).

Bu uydurma hadisle, Kur’an’ın ihtilafları önlemekte yetersiz kalacağını vurgulamak istedikleri açıktır. Bu da Kur’an’a açık bir saldırıdır. Ayrıca peygamberin vefatı zamanında Kur’an’ın elde mevcut olduğunu söylemekle, Kur’an’ın peygamberin vefatından sonra ordan burdan derlendiğini tahdis ettikleri birçok rivayetleriyle de çelişkilidir. Kur’an’a saldırı amaçlı çeşitli rivayetler uydurmuşlardır, Kur’an’ı anlamış olsalardı bu tür iftiralarda bulunmaktan dolayı utanmaları gerekirdi, nasıl mûazzam bir kitapla karşı karşıya olduklarını bilmiyorlar.

Bu konu da örnek verecek olursam, Kur’an’dan mealen:

- Bu (Kur’an) insanlara bir açıklama, (Allah’tan) korkanlara yol gösterme ve öğüttür. 3/138

- Andolsun biz Kur’an’da insanlara her çeşit misâli türlü biçimlerde anlattık, ama insanlardan çoğu küfürde direttiler. 17/89

- Allah, size Kitâbı açıklanmış olarak indirmiş iken ben O’ndan başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine Kitap verdiklerimiz, O (Kur’â)nın, gerçekten Rabb’in tarafından indirilmiş olduğunu bilirler, onun için hiç kuşkulananlardan olma. 6/114

Peygamberin Ay’ı iki parçaya ayırdığını rivayet ederek, Delil olarak, Kamer Sûresinin 1. Âyetini gösterdiler, şöyle ki:

193-........... Bize Şeybân, Katâde’den tahdis etti ki, Enes ibn Mâlik (R): Mekke ahâlisi Peygamberden kendilerine bir mucize göstermesini istediler. Peygamber (S) de onlara Ay’ın ayrılmasını gösterdi, demiştir. (Buhâri, Kitâbu’t-Tefsir 388 C.10 S.4813 Ötüken 1988. )

194-............ İbn Mes’ûd (R) şöyle demiştir: Rasûlullah zamânında  Ay, iki parçaya ayrıldı. Bir parçası dağın üstünde, bir parçası da önünde idi. Bunu üzerine Rasûlullah (S):
- “Şahit olun” buyurdu. (Buhâri, Kitâbu’t- Tefsir 385 C.10 S.4812 Ötüken 1988 )

195-............ İbn Abbâs (R): Peygamber (S) zamânında Ay yarıldı, demiştir. (Buhari, Kitâbu’t-Tefsir 387 C.10 S.4812 Ötüken. )

Yapmış oldukları rivayetlerde, Ay’ın iki parçaya ayrıldığını, bir parçası dağın üstünde, bir parçası da önünde yer aldığını iddia etmişlerdir. Yer kürenin yarıçapı 6366 km dir. Ay’ın yarıçapı da 1738 km dir. Hacim olarak ta Ay’ın hacmi Yer kürenin 50 de biri kadardır. Böylesine büyük bir hacme sahip olan Ay’ın dünyada mevcut olan bir dağ tarafından, dağın üstünde ve önünde olmak üzere ikiye ayrılamayacağı açıktır. Ay’ın gelip iki parça halinde Dünyaya indiğini kabûl etsek dahi, yarısı hangi dağın önünde durursa dursun dağın gözükmesi imkansızdır. Zira Ay’ın yarıçapı 1738 km’dir.Böyle bir durumda Ay dağın önünde yer aldı denmez. Ay ülkeleri kapattı denir. Böylece gerçek olan bir olayı yalan rivayetler uydurmak suretiyle çarpıtmışlardır. Kendi ifadeleriyle, Ay’ın yarılması olayı, Mekke’de hicretten beş sene kadar önce olmuştur, yine kendi ifadeleriyle, kendilerinden rivayette bulundukları, Enes’de, İbn Abbâs da o tarihte henüz doğmamış ya da bebek denecek yaşta idiler.Buna rağmen bu iki şahıs adına rivayet uydurmaktan çekinmemişlerdir.
Olayın aslı ise şu şekildedir: Ay’ın yüzeyi 2000-3000 metre derinlikte ve uzunlukları çok fazla çatlaklar ihtiva etmektedir.Yer küreden bakıldığında tam karşıda oldukları için dünyadan derinliklerini ölçmek güçtür. Fakat kesin bir gerçektir ki nasıl bir karpuz derince çatlarsa Ay’da bugün o şekilde çatlak vaziyettedir. Ve Peygamber’in yaşadığı devirde bu çatlakların mevcudiyetini tespit edecek cihazlar insanların elinde mevcut değildir.Dünya dışında olmuş olan bu olayı Kur’an’ın haber vermiş olmasının büyük bir önemi vardır. Kur’an’ın Allah kelamı olmadığına inanan kimselere sormak lazımdır.O zaman peygamber bu olayı nasıl bildi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder