16 Şubat 2012 Perşembe

Tehlikenin Farkında mısınız?


 Yeryüzüne gelen her insan, kendi iradesi dışında gelmektedir. Fakat bu iradesizlik her nesneye egemen olan, her nesnenin bilgisini tümüyle elinde bulunduran tek bir İlah’ın, bir Yaratıcı’ nın iradesine kalmıştır.

                İster kabul edelim ister reddedelim; ama evrendeki varlıkları var eden bir gücün olduğunu artık bilimsel gelişmeler de kanıtlıyor. Çünkü her şeyden önce bu kadar karmaşık nesneler dünyasının mantıklı bağlarla örülmesi bir rastlantı eseri olamaz. Hem bir rastlantının var olabilmesi için bile birtakım nesnelerin önceden beri var olması gerekir. Bu nedenle bizim Allah olarak andığımız gücü kabul etmeyi gururlarına yediremeyen tanrıtanımaz kişiler yada bir ilahı kabul edip O’nun gerçek niteliklerini araştırma merakı duymayan kişiler, bu tavırlarıyla ne kadar mantık(akıl etmez misiniz?) ve bilim (kendinize, yeryüzüne ve geçmiş kavimlere bakmaz mısınız.) dışı olduklarını da ortaya koyduklarının farkında değildir.

Eğer Allah varsa, acaba kendi yarattığı varlıkları bir başlarına koyup bir yerde mi yaşamaktadır? Yoksa her şeyi sonsuz iradesiyle çekip çevirmekte midir? Bu sorunun üzerinde düşünmek ve bir yanıt vermek, O Yaratıcı Güç’e kulluk anlamında yönelip yönelmememiz gerektiği sorunsalını da açığa kavuşturacaktır.

             Eğer Allah varsa ve bizi gözetliyorsa, bizim birtakım eylemlerde bulunmamızı da bekliyor demektir. İşte bu eylemler, en az bir ilaha inanan kişilerin tapma adını verdiği eylem biçimidir. En az bir tanrının varlığını kabul etmek, her şeye egemen tek bir ilahın gerçekliğine ulaşmak için aşılan bir aşamadır. Her insan son aşama olan tek ilaha boyun eğerek, yani son aşamayı daha en başında yaşayarak dünyaya gelir. Fakat yetiştiği çevrenin durumuna bağlı olarak zamanla tek ilahın gerçekliği o insanlığın bilincinde körelerek çoktanrıcılığa adım atar. Toplumsal kabuller bu adımın itici gücünü oluşturur. Zira çoktanrıcılık insanların iradesine bağlı bir kavramdır. Yani biz insanları çoktanrıcılığa iten şey, insanlık iradesidir. Yalnız başına yaşamaktan korkan insan, eğer kendisine bir Elçi gelip tek olan Allah’ı tanıtmamışsa doğal olarak yeri boş kalan tek bir tanrının yerine birçok tanrıya ibadet etmeye başlayacaktır. Bu tanrılara örnek olarak din adamları, zenginler, zalim yöneticiler, atalar, doğal olaylar gösterilebilir. O nedenle insanların, kulaktan dolma ve yeterince sorgulanmamış bilgilerle “Ben bütün gerçeklere erdim”, “Ben öyle inanıyorum”, “İnancıma ne karışıyorsun?” sözleri Allah katında bir değer taşımaz. Eğer inanca karışılmaması gerekseydi yeni yeni habercilerin, yani nebilerin görevlendirilmesinin bir anlamı kalmazdı. Şu an yeni bir nebi gelmeyecek belki; ama Allah’ın vahyini kırıntılar biçiminde de olsa açıklayan, yaymaya çalışan kişiler o Saat’e  kadar var olacaktır. Zaten Kur’an vahyinin ve onu öğrenen kişilerin var olması demek, elçilik eyleminin devam ediyor olduğunun göstergesinin; çünkü nebilik kavramı yeni vahiyler almayı, elçilik kavramı ise alınan vahiyleri tebliğ etmeyi kapsar ve nebiye düşen görev sadece vahyi tebliğ etmektir.

          Hz. Muhammed (selam üzerine olsun) Allah’dan vahy aldığı için nebi, vahyi bize ilettiği için de rasuldür. Allahtan gelen vahy bize bildirdiği için bir beşer olan Nebi rasul olup, Kuran da rasüldür, çünkü nebinin dilinden çıkarak bize kadar ulaşmıştır.)

         Eğer bir Allah varsa ve o Allah birtakım aracı kişilerle birlikte insanlara hükümlerini bildiriyorsa, bizi bir şeyler sorumlu kılıyor anlamını çıkarmak zorundayız. Her sorumluluk ise sonuçlarına katlanmayı gerektirdiğinden Cennet ve Cehennem kavramlarının da gerçekliğinin bulunması gerekir. Böylece sorumluluğunu bilen ve davranışlarında bunları meyveler hâlinde ortaya koyan kişiler Cennet ile ödüllendirilecek (Çünkü müminlerin hayatı Allah tarafından Cennet karşılığında satın alınmıştır. Buna göre hayat, bir ticarettir. Bu ticareti erdemli biçimde yapanlar, büyük ödül olan Cennet’e kavuşacak olanlardır; tefecilik yapan, kalitesiz malları pahalıya satanlar ise büyük hüsrana uğrayacak olanlardır...), kendisi Allah’ın ayetlerini Kurandan teyit etmeyip, duyarsızca geleneğe uyarak ve alimlerimiz bilir diyerek onları terbiyeci edinen ve vahye kulak tıkayan  sorumsuz kişiler ise Cehenneme atılarak karşılık göreceklerdir. Sorumluluklar, yalnızca birtakım âyinlerle sınırlı değildir ve yaşamın öbür alanlarını da kapsamaktadır. Yüce Yaratıcı, bize yüklediği sorumlulukların toplamına İslam adını vermekte ve kitabın (yani sorumlulukların açıklandığı metnin) bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamayı kınayıcı bir tavır göstermektedir. Öyleyse Din, törenlerle birlikte değil, hayatın içinde yaşanacak bir olgudur. Böyle bir bağlamda İslam’ı hayata müdahale etmekten aciz bırakan her güç unsuru, aslında İslam’ın düşmanı(Şeytan) ve İslam’ı insanların yaşamından uzaklaştıran bir vesile olmaktadır.

                Son saptamayı “İslam’ı yaşama el atmaktan alıkoymaya çalışan her anlayış, İslam’ın düşmanıdır” biçiminde yaptıktan sonra, insanların bir nefis muhasebesi yapması ve “Ben İslam’ın neresindeyim?” sorusunu kendilerine sorduktan sonra eğer yanılgılarının farkına varırlarsa, buna karşın doğru yola, yani sıratı müstakime dönmeyi bir gurur meselesi durumuna sokup sapkınlık içinde dolaşır dururlarsa tek olan Allah’a inanan biri olarak benim üzerime düşen bildiğim Tanrı ilmini o insanlara tatlı dille anlattıktan sonra, onlara şu soruyu sormaktır: Tehlikenin Farkında mısınız?

                Gelin Cennet-Cehennem ve din adamları ile cemaat arasında sıkışıp kalmaktansa İslam’ı gerçek nitelikleriyle tanımaya ve onu yeryüzünde kötülükten alıkoyup iyiliği emretmenin kaynağı konumuna yüceltmeye çaba gösterelim! İnanan kullara her şeyin sahibi ve eğiticisi olan Rab tarafından emredilen temel hukuki ilke budur: Kötülükten alıkoymak (önce kendi nefsimizi, sonra öbür insanları) ve iyiliği (maruf olanı, yani bilginler tarafından bilimin yöntemleri ile doğrulanan ve olması gerektiği vurgulanan şeyleri) emretmek.
                Artık kendi toplumumuzu ve soyumuzu gereksiz yere yücelten uyuşturucu tavırlardan ve anlamı açık olmayan  KAVRAMlardan uzak durarak, yaratılış nedenimizin farkına varalım ve tüm yüreğimizle “Varlığım Rahman’a armağan olsun!” diyelim ve Allahın bizden almış olduğu MİSAK’a bağlı kalalım.

(Lütfen Ayetleri Arapça olarak teyit ediniz.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder