8 Şubat 2012 Çarşamba

TEKASÜR 2 "Uyarış çığlığı"

 


“Çoklukta/çoklukla yarışma gafleti sizleri oyaladı. Ta ki, mezarlara varıncaya kadar. Hayır, öyle değil! Yakında bileceksiniz. Sonra, asla öyle değil, yakında bileceksiniz. Hayır, şüphe götürmez kesin bir bilgi ile bilseydiniz, Muhakkak ki, cehennemi görür anlardınız. Sonra, gerçek şu ki, onu apaçık ve kesin bir görme ile göreceksiniz. Sonra, o gün elbette nimetlerden sorguya çekileceksiniz.”( 102 Tekâsür Suresi 1–8 )

       “Kul, malım mülküm der. Hâlbuki malını, mülkünü terk edecektir. İnsan aklını kullanıp, sağlam ve kesin bilgi ile hareket etse; geçici olan mal, mülk, şan, şöhret, soy, sop, makam, mevki gibi geçici şeylerin çokluğuna pek önem vermezdi. . “ Ölüyü üç şey izler: ikisi geri döner, birisi onunla beraber kalır. Ailesi, malı ve ameli onun peşinden gider. Ailesi ve malı geri döner, ameli ise onunla birlikte kalır.” Yakında çoklukla övünmenizin hiçbir öneminin ve değerinin bulunmadığını bileceksiniz ve bu tutumunuzun yanlış olduğunu anlayacaksınız. Cehennemi hiç düşünmüyorsunuz. Ama bu konudaki tehdit ve uyarıları dikkate almaz durumunuzu düzeltmezseniz onu yakından göreceksiniz.”

       “Bu surenin derinden derine gelen azamet ve dehşet dolu bir tesiri var. Sanki o bir uyarış çığlığıdır. Mallarıyla çocuklarıyla dünya hayatına kapılıp aldananlar, umursamazlık uykusuna dalanlar kendine gelsin.“Sonra, gerçek şu ki, onu apaçık ve kesin bir görme ile göreceksiniz.” son vurgusuyla mahmurları uyanıklığa, gafilleri ikaza, gözü kapalıları gözleri açmaya sevk ediyor. Nimetlerin nereden alındığı ve nerelere harcandığı sorulacak. Emre itaat ederek mi yoksa isyan ederek mi harcandı? Şükrü ifa edildi mi edilmedi mi elbette sorulacak. İnsan bu korku, derinlik ve azamet dolu sureyi başlangıçta boşlukta yükselen ve gelip giden vurgularıyla, neticede git gide varıp bir yerde karar kılan derinlikleriyle okuyunca, üzerinde yaşadığı bu dünya hayatında aniden gelip geçen ömründe ne büyük ağırlıkları omuzladığını fark ediyor. İnsan bu hayatta yükleneceği yükleri yükleniyor ve bu ağırlıklarıyla yoluna devam ediyor. Sonra yeniden diriliyor, değerli ve değersiz şeylerinden hesaba çekiliyor…  “Sonra, o gün elbette nimetlerden sorguya çekileceksiniz.” ” .

       Çoklukla övünmede mal ve evlat sayısı, yani nitelik değil niceliğin dikkate alınması çokluğun ve çoklukla övünmenin sorunlu olduğunu ve doğru bir temele dayanmadığını gösteriyor. Çünkü kişi bu davranışı ile kendisinin ne olduğunu değil, neyi olduğunu ve neyi temsil ettiğini öne çıkarıyor. Bu nedenle çoklukla gururlanma ve övünmenin ahlaki açıdan onaylanamayacağı açıktır. Bu bağlamda Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde yaşayanlara hidayet rehberi olan Kur’an’ı Kerim’de çoklukla övünme ve çokluk için yarışma uygunsuz bir davranış olarak nitelendirilirken, hayırlarda yarışmak(iyi ve güzel işleri) daha çok yapmak, övülüp teşvik edilmiştir.

“Bu şundan dolayıdır; elinizden gidene üzülmeyesiniz ve elinize geçenle de şımarmayasınız. Çünkü Allah kendini beğenmiş şımarıkları sevmez. Bunlar hem cimrilik ederler, hem de insanlara cimriliği emrederler. Her kim vermekten kaçınırsa bilsin ki Allah zengindir, övgüye layık olan O’ dur; bundan hiç şüpheniz olmasın.”(57 Hadid Suresi 23, 24),

“Yalnızca Allah’a ibadet edin. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Babaya, anneye, öksüzlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolda kalmışa ve yanınızda çalışanlara iyilik edin. Allah, kendini beğenmiş kibirli insanları sevmez.”(4 Nisa Suresi 36)

“Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır. İyi ve güzel işlerde birbirinizle yarışın. Nerede olursanız olun, sonunda Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. Allah’ın her şeye gücü yeter.”(2 Bakara Suresi 148)

 “…O halde iyilik yarışına girin. Sonunda dönüp dolaşıp O’ nun huzuruna geleceksiniz. O zaman O,  hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. ”(5 Maide Suresi 48)

         Nimetlerden sorguya çekilme ve cezalandırılma olayının sadece ahrette olduğunu düşünmemeliyiz. Hatta daha çok şimdiki hayatımızda nasıl cereyan ettiğine bakmalıyız. Bir de bu tür olayların geçmişte olduğunu, günümüzde olmayacağını düşünmek gibi bir yanılgıya da düşmemeliyiz. Her şey geçmişte olduğu gibi günümüzde de devam etmektedir. Kur’an’da konumuzla ilgili anlatılan örneklerden birisi de Sebelilerdir. Sebeliler kendilerine verilen nimetlerin şükrünü eda etmeyip nankörlük ettikleri için dünya hayatlarında cezalandırıldılar. Geçmişte olan olaylar ile günümüzde yaşadığımız olaylarda; “Sebelilerin ülkesinden de çıkarılacak büyük dersler vardır. … Bundan hiç şüpheniz olmasın.” (34 Sebe 15–19)

       Allah(c.c.) yerde ve gökte insanlar için sayılamayacak kadar çok ve çeşitli nimetler yaratıp insanların emrine vermiştir. İnsanoğlu bu nimetleri doğru bir şekilde kullanmalıdır. Allah’ın bize verdiği nimetleri nasıl kullanmak gerektiği konusunda anne, baba ve çocukları da nimet olarak görüp şu ayetlere bakalım,

 “Allah O’dur ki, gökleri ve yeri yarattı, gökten su indirdi ve onunla rızk olarak çeşitli meyveler çıkardı. Buyruğu ile denizde akıp gitmesi için gemileri emrinize veren O’ dur. Sürekli olarak görevlerini yapan güneşi ve ayı emrinize veren, geceyi ve gündüzü de emrinize veren O’dur. Size istediğinizi veren O’ dur, o kadar ki, eğer Allah’ın nimetini saymak isteseniz sayamazsınız. Yine de insan çok haksızlık edendir, çok nankördür.”(14 İbrahim Suresi 32–34)

“Ey insanoğlu! Allah ile birlikte başka bir tanrı edinme. Sonra rezil rüsva olur; ortada kalırsın. Rabbin kesin olarak şunları emrediyor: “O’ndan başkasına ibadet etme. Anne-Babaya iyi davran. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlayacak olursa onlara ‘Öf’ bile deme. Onları azarlama; tatlı dilli ve güler yüzlü ol. İkisine de sevgi ve merhametle kol kanat ger ve şöyle dua et: ‘Rabbim! Onlar bana küçükken nasıl kol kanat gerdilerse şimdi de sen onlara sevgi ve merhametle kol kanat ger.’(*)  İçinizde olanı en iyi Rabbiniz bilir. Eğer iyi, güzel ve doğru kimseler olursanız Allah kusurlarınızı bağışlayacaktır. Akrabaya, yoksula, yolu kesilmişe hakkını ver, fakat saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar şeytanın kardeşleridirler. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. Eğer Rabbinden umduğun rızkı aramak için onlardan ayrı kalmak durumunda kalırsan, hiç olmazsa onlara tatlı dilli ve güler yüzlü davran. Ne cimri ol, ne de israf et. Cimrilik pişmanlığa, israf yoksulluğa yol açar. Rabbin dilediğine bolca, dilediğine sıkarak rızk verir. Hiç şüpheniz olmasın; Allah kullarından haberdardır, her şeyi görüyor. Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onlara da size de rızkı veren biziz. Doğrusu onları öldürmek büyük bir cinayettir.” (17 İsra Suresi 22–31)

“Ey iman edenler! Size rızk olarak verdiğimiz temiz ve güzel olan şeylerden yiyin ve Allah’a şükredin, eğer can-ı gönülden O’na yönelmişseniz. Allah’ın size ölüyü, kanı domuz etini, bir de Allah ‘tan başkası için kesileni yasakladı. Fakat mecbur kalırsanız, saldırganlık yapmadan ve sınırı aşmaksızın yemenizde bir sakınca yoktur. Allah çok bağışlayıcıdır, sevgi ve merhamet kaynağıdır.”(2 Bakara Suresi 172, 173)

       “Çokluk, zenginlik, mal, mülk, şan, şöhret yarışına girmişsiniz; oyalanıp duruyorsunuz. Mezarlarla girinceye kadar bunların çılgınca peşinden koşuyorsunuz. Diyelim ki siz zengin ve karşı konulmaz bir gücün, şanın, şöhretin sahibisiniz. Ne faydası var bunun? Bir gönle girmedikçe, bir yoksulu doyurmadıkça, bir öksüzün başını okşamadıkça, vermedikçe, paylaşmadıkça ne faydası var bunun? Ölünce yanınızda mı götüreceksiniz? Malınız, mülkünüz mezara sığacak mı? Şanınızı, şöhretinizi mezarınızın başına büyük harflerle yazsanız ne olur? Mülkün gerçek sahibinin Hayyu Kayyum olan Allah olduğunu (lehu’l mülk) görmüyor musunuz? Bu vurdumduymazlık neden?

         Mal, mülk, şan-şöhret, zenginlik yarışı insanın gözünü bürüyüp büyük bir hırsa kapıldı mı görüş açısı daralır; gerçekleri kavrayamaz, önündeki nimeti göremez, aklı durur ve nimetlerden hesaba çekileceğini unutup şöyle der: “İşte böyle kendine yazık eden bu adam bir gün: ‘Buraların yok olacağını hiç sanmıyorum.’ Diyerek bağına girdi. Bir taraftan da ‘Kıyametin kopacağını da zannetmiyorum. Şayet Rabbime döndürülürsem, bundan daha fazlasını alırım. Bundan hiç şüphem yok.’ Diyordu.”(18 Kehf 35, 36). Böyle adamların başlarına gelenler Kehf suresi ile birlikte Kalem suresinden de öğrenilebilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder