9 Şubat 2012 Perşembe

TEKVİR 1 "kıyametle yaşamak"

 

         Kur’an-ı Kerim’de çeşitli kıssalar anlatılır. Aynı şekilde evrende var olan varlıklardan söz edilir; ay, güneş, yıldız ve dağ gibi. Söz konusu kıssa ve varlıklar bazen aynı, bazen de değişik biçimlerde olmak üzere tekrarlanır. Kur’an ‘son söz’ değildir. Ama şu da bir gerçek ki, Allah tarafından seçilip görevlendirilecek bir nebi ile sözlü ya da yazılı bir vahiy metni de gelmeyecek. Elbette evrende bulunan varlıkların ve meydana gelen olayların ayet olma özellikleri sürecek. Bu anlamda Kur’an, ayet olarak ‘son söz’ değildir. Dünya ve insanlar evrende var oldukça, tabiat ve Kur’an’daki ayetler üzerine “söz” söylenmeye devam edilecek.

        “Kur'an bugün anlaşıldığı şekliyle “son söz” olmayıp bir “önsöz” niteliği taşımaktadır. Birtakım hukuki düzenlemeler içermekle birlikte klasik anlamda bir hukuk kitabı değildir. Muhataplarına temel bir yol çizer, her çağa hitap eden genel bir varlık, tarih, toplum, siyaset ve iktisat temellerini ortaya koyar ve manevi-ahlaki açıdan ilkeler öğütler. Bundan ötesi insanın aklına ve vicdanına kalmış bir durumdur. Dolayısıyla Kur’an, “son söz” şeklinde algılanarak dondurulmamalı, “önsöz” telakki edilmeli, süreklilik arz eden bir tefekkür ve yorumlama faaliyeti içerisinde güncelleştirilmelidir.

         Evet, insanın uzun geçmişi ve ne kadar süreceği bilinmeyen geleceğinin süresi bakımından, Kur’an ile birlikte vahiy edilen diğer sahife ve kitapların tamamı insanlar için bir ‘önsöz’ mahiyetindedirler. Buradan hareketle, önce kıyamet ve ahiret inancına kısaca değindikten sonra, Tekvir Suresinin bir bölümü bağlamında anladıklarımızı paylaşmak istiyoruz.

         Dünya ile insanlar yaratılalı ne kadar zaman geçtiği bilinmiyor. Milyonlarca yıl geçtiği söyleniyor. Elde edilen tarihi bilgi ve bulgulara göre biçilen zamanlar her gün değişiyor. Bu nedenle herhangi bir birey için, kıyametin ne zaman kopacağından ziyade, ‘kıyameti günlük yaşantımız içinde nereye oturtmalıyız ve onunla birlikte yaşamak nasıl mümkün olabilir?’ sorusunun cevabı olmalıdır. Bu noktada Sezai Karakoç’tan bir alıntı ;

         “İslâm’da kıyamet inancı ve duygusu, hayatın içine girer ve bir nevi ‘kıyamet şuuru’ halini alır. Yani, kıyamet hayatla öylesine iç içedir ki, hayatı kabartmalaştırır ve Müslüman’ı, her anını şuurla izleyen, bir kendi kendinin bekçisi, gözcüsü yapar. … Kur’an, kıyamet olayını ‘saat’ kelimesiyle anlatır. Sonra bu saat kelimesi, vaktin ölçüsü, birimi olmuştur. Sanki her an gelebilecek olan kıyamet vaktin ta kendisi olmuştur da, Müslüman içinde uzadığı akışı onunla tayin edecektir. … Müslüman, Yaratıcıya teslim olmuş kişidir. Her an O’nun kıyametine de kendini teslim etmeye hazır kişi…”

          Ahiret konusunda Kur’an’daki birçok ayetten buraya sadece Bakara Suresinin ahirete inanmanın kesin gerekliliğini vurgulayan dördüncü ayetin ilgili kısmını alalım. “… Ahirete de kesin olarak iman ederler.” (Bakara 2/4). Ahiret kavramının esas anlamı ‘sonra’ ve ‘diğer/öteki’ demektir. Aynı kökten gelen ‘tehir’ de ‘sonraya bırakmak/ertelemek’ demektir.  Bu durumda ayeti şöyle de okuyabiliriz: “… Şimdiden sonrasına da kesin olarak inanırlar”. “Ahiret”, “sonraki”, “diğer” kelimelerinden sürekli ölümden sonrası anlaşılmamalı, bununla birlikte şu anda bulunduğumuz anın sonrası da ahiret olarak görülmelidir, diye düşünüyoruz.

          Kıyamet ve ahiret konularındaki mevcut geleneksel algılama, hayatta birçok şeyi erteleyici ve değeri zayıflatılmış bir konuma düşürüyor. Böyle olunca bireysel ve toplumsal yaşam, umursanmaz bir zeminde varlığını sürdürüyor. Oysa Müslüman birey ve toplum için, Kur’an’da hem Resulullah ile, hem de İbrahim ve beraberindekilerin örneğinde dinamik, dirençli ve devrimci bir toplumsal yaşam öğütleniyor. Şimdi Tekvir Suresinin birinci bölümündeki ayetlerin anlamlarına bakalım;

 “Güneş köreltilip devrildiği zaman, İyice bak ve dikkat et! Yıldızlar sönüp döküldüğü, dağlar yürütüldüğü, gebe develer başıboş bırakıldığı, yabani hayvanlar toplandığı, denizler kaynatıldığı ve insanlar yaptıklarıyla yüzleştirildiklerinde. Ve diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda; hangi suçtan dolayı öldürüldüğü… Defterler açıldığı, gökyüzü sıyrılıp soyulduğu, Cehennem tutuşturulup alevlendirildiği, Cennet gözler önüne serildiği zaman; herkes ne kadar hazırlıklı olduğunu görüp anlayacak…” (Tekvir 81/1–14).

          Ayetlerin şimdi, kıyamet ve ahiret ile olan ilgi ve ilişkileri bağlamında bazı sorular sormamız yararlı olacaktır. Kıyametin ne zaman geleceği ve insanın ne zaman öleceği belli olmadığına göre Kur’an’ın üçte birini oluşturan kıssalar ile onlarca sayıdaki aynı şekilde tekrarlanan yukarıdaki ayetlere benzer ayetlerde geçen sözlerin pratikteki karşılıkları nedir? Eğer buradaki ayetler kıyamet anı ve ölümden sonrası ile ilgili iseler, o zaman yaşayan insanlar için ne anlama geliyorlar/ne demek istiyorlar? Böyle olunca bu ayetlerde söz edilen kıssa, olay ve varlıklardan evrensel mesajlar nasıl çıkarılabilecek? Bu noktada geçmişe yönelik tarihsellikten söz edildiği gibi, geleceğe yönelik de bir tarihselcilik mi icad edilecek? Yoksa bir kısım kıssa, olay, kavram ve varlıkları sembolik(müteşabih/benzeşen) olarak tasavvur edip değerlendirme mi yapmalıyız? Sonuçta ayetlerdeki söylemin insanların yaşamlarında düşünce ve eyleme dönüşmesi gerekiyor, değil mi?

         Örnek ayetlerimizde geçen kavram, olay ve varlıkların anlam bakımından her zaman ve mekânda geçerli olabilmeleri için, benzetmeli/mecazen kullanıldıklarını kabul edersek, esas mesele olan evrensel plânda mesaj almayı kolaylaştırabiliriz/sağlayabiliriz... Ayetlerde geçen ‘güneş’, yıldız’ ve ‘dağ’ kelimelerini, evrende bu adla anılıp bulunan cisimlerin özelliklerinden hareketle gündelik dildeki mecazen kullanılış biçimleri ile karşılaştıralım.

         Güneş:Işık ve ısı enerjisi veren güçlü bir enerji kaynağıdır. Güneşin bu özelliklerine dayanılarak; insanlar bazı durumları anlatmak için mecazen kullanmışlar/kullanıyorlar. Örneğin; “Güneş doğacak/ toplumu refaha kavuşturacak bir liderin ortaya çıkması”,  “Batmayan güneş gibisin”, “Senin yönetimin insanları güneş gibi aydınlatacak”,  İnsanın içini güneş gibi ısıtıyorsun”, bunlardan başka birçok kurumu temsil eden logolarda güneş sembolü kullanılır. Bu benzetme ve yakıştırmalar insanlar ve bazen de olaylar için yapılır. Çoğu zaman yalancı güneşlerdir, bunları. Yalancı güneşlerin devrilip, yok edilmeleri mümkündür. Bireylerin zihinlerinde de vardır, böyle yalancı güneşler. Bunlar bazen başka bir insandır, bazen bir eşyadır,bazen parti, bazen de ideolojilerdir, bunlara put da denebilir.  

           Yıldız: Kuran tabiri ile Semanın süslenmesinde kullanılan ve dünyanın geçici süsleri gibi olan, etrafı nisbeten  ışıklandırabilen sevimli, fantezi ve uzaktan göz kırpan cisimlerdir ve bu özelliklerine dayanılarak, bazı durumları sembolize etmek için kullanırlar; “Film yıldızı”, “İşte yıldızımız/ Favori kişi”, “Kızıl yıldız”, “Yıldızın pili bitti”, “ Onun da yıldızı söndü”, “Falanca partinin filanca lideri ölmekle, partinin yıldızı kaydı”, “Bilmem hangi takımın yıldızları”, v.s. Yalancı güneşin yuvarlanıp, devrilmesiyle onun gücünden yararlanıp etrafa boy gösterisi yapan, yalancı yıldızlar da sönüp/kayıp ortadan kaybolacaklardır. Bu tür insanlar, yönetimler, yöneticiler her dönemde bulunduğu gibi, günümüzde de çoktur. Hatta denebilir ki, bu gün dünya mustazafları, yalancı güneş ve yıldızlar/müstekbir ve tağutların kavurucu zulmü altında yanıp durmaktadırlar.    Bu yalancı güneş ve yıldızlar söndürülemediği sürece, insanların çoğu hem şimdi hem sonra yanmaya devam edeceklerdir.  Çünkü küresel dünya düzeninin yalancı güneş ve yıldızları Dünyayı karartıyorlar. Bu yalancı güneş ve yıldızların sönmesi, gerçek güneşin ortaya çıkması ile mümkündür. Bu da ancak, gerçek anlamda Müslümanların ortaya çıkması ile olacaktır. Bu yönde Allah’ın vaadi vardır. Gerçek güneş ve aydınlık nuru çok uzaklarda değil, hepimizin evlerinin başköşelerinde açılmayı bekliyor. O’nu terk etmekten vazgeçer (Furkan 25/30),  ona sarılırsak, dünya daha yaşanılır bir hale gelebilir.

          İnsan ya Allahın nurunda yürür veya şeytanın ışığında. Şeytanın ateşini yakanın Allah nurunu giderir. Artık görmez olmuştur.

 Bakara.17.Onların hali/örneği/durumu, ateş yakan kimsenin hali/örneği/durumu gibidir: Ateş çevresini aydınlatmaya başlayınca Tanrı onların nurunu giderir onları karanlıklar içinde görmez bir halde bırakıverir.

           Kendi ateşini yakan kişi, artık şeytanın aydınlattığı yolda yürüyordur. Allah’ın nuru sönmüş, doğru yolu göremeyen körler olmuşlardır.

Bakara.18.Sağırdırlar, dilsizdirler ve kördürler; artık onlar dönmezler (rücu).
Bakara.19.Ya da, karanlık, gökgürültüsü ve şimşekler arasında gökten boşanan bir yağmur altında yıldırımlardan ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkayan kimseye benzerler. Allah kafirleri böyle kuşatmıştır (muhiytun).

           Dağ/dağlar:Yabani hayvanların ve heybetli ormanların yetişip yaşadığı, suçlu ve yasa kaçkınlarının ya da güçlüler karşısında hakkını savunamayan Ashab-ı Kehf gibi insanların sinesine sığındığı, onları barındıran ve yeryüzünün denge unsuru, yalçın kayaların, mağaraların taşıyıcısı yerler; dağlar... Bu özellikleriyle dağ/dağlar da kimi durumları simgeleyen bir kavram olmuştur. “Dağ gibi beş tane oğlum var.”“Dağların dağlaması”, “Bu acıya dağlar dayanmaz”, “Dağdan inme”, “Güvendiğim dağlara kar yağdı.”, “Dağlar gibi ordular”, “Yol vermeyen dağlar”, “Yüce dağlar” gibi. Yalancı güneş ve yıldızların dayanıp güvendikleri, yalan ve günah ile elde ettikleri güçleri (Alâk 96/15, 16)/orduları, Müslümanların adaletli yönetiminden doğan güçler tarafından hesaba çekilmek üzere yürütülebildiği gün, sahte güneş ve yıldızlar sönecek, ordular yenilmiş ekin gibi olacaklardır.

Sonuç:Kur’an’ın mesajları aynı anda şimdiye, kıyamete ve ahirete işaret edebilirler…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder