15 Mart 2012 Perşembe

SAFAHAT KURAN TEFSİRİ 2

“Biz senin göğsünü genişletmedik mi? Belini çatırdatan yükünü indirmedik mi? Sonra, şanını yüceltmedik mi? Öyle ise bilmiş ol ki; güçlüğün yanında kolaylık var. Evet güçlüğün yanında şüphesiz, kolaylık var. Onun için mücadelenin birini bitirince birine atıl. Bir de yalnız Allah'tan iste.”(İNŞİRAH SURESİ)

Göğsün büyüklüğü, vücudun kuvvetini gösterdiği için Araplarca pek mak­bul idi. Hakikat, geniş göğüs kalb ile ciğerin rahat rahat işlemesini temin ederek vücudu kuvvetli tutar. Kuvvetli kimse ise kendine hü­cum edenleri ezeceği için huzur içinde yaşar. O sebepten göğsün ya­rılması ferahlık, genişlik demek olur.

Bu hayat âleminde insanlar türlü türlü sıkıntılar çeker, türlü türlü musibetlere düşerler. Şayet ümitsizliğe düşüp çalışmayı bıra­kacakları için mahvolup giderler. Yok, o sıkıntıdan kurtulmak, o felâ­keti yenmek için uğraşırlarsa sonunda muvaffak olurlar, iş, himmeti büyük, azmi sağlam tutmaktadır. Yüs'r Usr'ün yanı başındadır, haki­katini lisanı haktan duyanlar için kemal-ı itminan ile çalışmaktan başka ne kalır? Allah'ın bu müeyyet tatmini, Kur'an'ın bu müehhet temini beşeriyet için ne kıymetli bir tesellidir!
Zaten Hakkın yardımından ümidini kesmek yeise, düşmek ha­ramdır. Sa'ye, mücadeleye, azme sarılmak müslümanhğm ruhudur.

‘’Onlar ki bizim yolumuzda çalışıp çabalarlar, mutlaka yollarımızı bu­lurlar”, Ankebut: 29/69.
“Allah'ın rahmetinden sakın ümidi kesmeyin. Allah'ın rahmetinden kim ümidini keser, meğer ki şaşkınlardan ola” Yusuf: 12/87.

 gibi daha birçok emirler, nehıyler gözümüzün önünde dururken bu ruhtan uzaklaşanlara yazıklar olsun!

***

Biz sana son derece çok verdik. Öyle ise Rabbin için namaz lal, kurban kes. Asıl ebter sana buğz edenin kendisidir.”(KEVSER SURESİ)

Kevser, kelimesi kesretten mübalağa sigasıdır, çokluğun gayesine varan şey demektir. (Oğlu seferden ge­len bir Arap karısına, “Çocuğun ne getirdi?” demişler, “Kevser, ya­ni pek çok” demiş.)
Arabistan çe­şit çeşit putperestlikler, gayesiz ve sonsuz hurafeler içinde yüzüyor­du. Buna karşı bîr damlacık hidayet, bir damlacık doğruluk, bir damlacık insanlık ve bir damlacık ışık vardı ve bütün bunlar kısır bir çölün ortasına atılmış bir tohumdan ibaretti. Bu tohum da gö­rünüşe göre, o kısır çölün göbeğinde çürümeğe mahkûmdu. Bir tohumun çöl kısırlığı içinde kök salmasına,,filizlenmesine ve yeşil bir vaha yaratmak üzere serpilip ufukları, kaplamasının yeşil gölgele­rinde bütün bir âlemi barındırmasına imkân var mı? Çöl bu. Ve el­bette ki onun kısırlığı her verimli tohumu öldürecekti!
Kevser, odur ki; bir çöl içinde onun kısırlığını ve yoksulluğunu feyiz ve berekete çevirir!

***

Gündüze de, durgun geceye de yemin ederim ki; Rabbin seni bırakmadı; senden muhabbetini kesmedi; âkibet senin için evvelin­den daha hayırlıdır; hem sana Rabbin öyle verecek ki; artık hoşnut olacaksın. O seni öksüz bulup ta barındırmadı mı? Şaşırmış bulup ta yol göstermedi mi? Yoksul bulup ta zengin etmedi mi? Öyle ise öksüzü sen de sakın incitme; soranı, isteyeni reddetme, Allah'ın nimetini ise her zaman ikrar et.”  (DUHA SURESİ)

“Akibet senin için evvelinden daha hayırlı olacak Mealindeki âyeti kerime sonradan gelecek vahiylerin evvelkilerinden daha hayırlı olacağını; çünkü dînin kemali, nimeti ilâhiyenin tamamı onlar saye­sinde kabil olabileceğini tebşir ediyor. Yoksa Aleyhisselâtü vesselam efendimiz için âhiretin dünyadan daha iyi olması pek aşikârdır. Onun için âhirete âhiret, “ûlâya” da dünya mânâsı vermek o kadar mü­layim gelmiyor. Hakikat, vahyin başlangıcı ile sonları arasındaki fark ne büyüktür. “İkra bismi rabbike...” âyetlerindeki bütünlük nerede, sonları inen âyatı celiledeki, o, akaide, ahkâma ait tafsil nerede?

***

Yanına a'ma geldi diye, yüzünü hem ekşitti, hem çevirdi. Ne­reden biliyorsun? O belki salâh bulacak; yahut senden işiteceğini düşünecek de bu düşünmek kendisine faide verecek. Kimin güvendiği var da ağır davranıyorsa yüzünü ona dönüyorsun; halbuki onun sa­lâh bulmamasında sence bir şey yok. Diğer taraftan, kimin kalbinde Allah korkusu var da sana koşa koşa geliyorsa ona aldırmıyorsun.”(ABESE SURESİ)

Görülüyor ki, bu âyeti kerime ile Cenabı Hak ümmete edep öğretiyor. Hem öyle bir surette ki:

Eğer biz, o âdaba sarılmış ol­saydık, bugün milletlerin en büyüğü olurduk. Bugün de bize düşen vazife yine bu edeb ve fazileti benimsemek ve bu şekilde harekete dikkat etmektir.

***

“Senden kıyametin (Saatin) ne zaman kopacağım soruyorlar. Bunu düşünmekten sana ne? Onu bilmek ancak Allah'ın işidir. Sen yalnız, ondan korkana tehlikeleri anlatmakla memursun. Onlar kıya­meti gördükleri zaman, dünyada bir sabah, yahut bir akşam kalmış­lar, sanacaklar.” 79/46

Yani seninle hiç bir bağı bulunmayan, anlaşılmasına sence bir ihtiyaç olmayan bu meseleyi neden kendine ukde (kafanı meşgul eden bir düğüm) edip duruyorsun? Bu ebedî bir sırdır ki; halli îlm-i îlâhiye dayanır. Senin vazifen kıyameti düşünüp korkanları o müt­hiş günün şiddetinden haberdar ederek uyandırmak; yaşadıkları müddetçe salâh içinde, yaşatmak suretiyle o yevmi hesaba  hazırlamaktır. İkide birde bu suali soran erbabı inada  gelince, onları kendi haline bırak. Zira onlar bu fâni cihanın arkasından ikinci bir cihan-ı bakî  geleceğini, dinen velvelei hayatın  yeniden uya­nacağını bir türlü kafalarına sığdıramıyorlar. Onun için, sen de sırf seni, sıkmak maksadiyle ileri sürdükleri bu suali kendine dert etme. Bununla uğraşma!

***

“Vay o eksik ölçenlerin, yanlış tartanların haline ki: Başkala­rından alırken dolu dolu alırlar da vermek için ölçer, yahut tartar­ken aldatırlar! Acaba bunlar büyük bir gün için, evet insanların Huzuru Rabbiil âleminde duracağı bir gün için tekrar dirileceklerini hiç akıllarına getirmezler mi?”  (MUTAFFİFİN)

Günün birinde insan­ların Huzuru Rabbül âlemine çıkacağını yakinen bilmek şöyle dur­sun, bu hakikati bir zan, bir tahmin, bir ihtimal olarak hatıra getir­mek bile bu gibi rezaili irtikâba mânidir. Öyle iken başkalarını aldatıyoruz da kazanıyoruz inanciyle hakikatte alabildiğine aldananlar, alabildiğine ziyan edenler nasıl oluyor da bu hüsrana düşüyorlar".' Yoksa âhiret hissinden bunlar büsbütün mü mahrum ?

***


Firavuna gidiniz, o çünkü azdı. Kendisine yumuşak söz söyle­yiniz; belki aklını başına alır, yahut içine korku gelir.”20/43-44

Allah el­bette firavn'un tuğyandan vaz geçmeyeceğini, aklını asla başına al­mayacağını bilirdi. Böyle iken Peygamberlerine “Belki...” diye bir ümit veriyor. Siz vazifenizi azimle, kuvveti kalb ile, itminan ile ifa­ya bakılız. Evet, Resulün vazifesi yalnız tebliğdir. Siz bu tebliğin mübin  olması için çalışınız. Karşınızdaki yola gelecek, yahut gelmiyecek, onu düşünmeyiniz. Bunu düşünürseniz yeis içinde kalırsı­nız ki, o zaman vazifei risaleti  hakkiyle eda edemezsiniz, diyor.
Demek ki hakkı, hakikati müdafaa edenler, bütün dünya firavun kesilse, hiç fütur getirmeyecekler

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder