15 Mart 2012 Perşembe

SAFAHAT KURAN TEFSİRİ 4

 “Bilmiş olunuz ki: Allah emanetleri ehline vermenizi, bîr de insanlar beyninde (arasında) hükmederken adi ile hüküm etmenizi size emr ediyor; Allahın size verdiği şu nasihat, ne güzel bir nasihat­tir! Şüpheniz olmasınki, Allah hem işidir, hem görür.4/58

Bu hitap bütün emanetler hakkında bütün insanlara varit olan umumî bir hitaptır.

Görülüyor ki âyeti celilde iki büyük emir var; biri emanetle­rin erbabına tevdn; diğeri de adaletin hakkiyle tatbiki.

(Emanet) hak, vedia, vazife gibi bir çok manalara gelir. Haki­kat, kimsenin hakknı deriğ etmemek, her ferde ehliyetine göre va­zife tayin eylemek, iğleri erbabının eline vermek bir cemaatin selâ­meti için o derecelerde zaruridir ki, bu zarureti kabulde azıcık dü­şünmek bile haramdır.

(Adil) ise bütün faziletleri, bütün güzellikleri toplayan bir esastır. Hiç bir zaman hatırdan çıkmamalıdır ki, işleri ehline vermeyen, bütün muamelâtında adaleti düsturi hareket tanımayan mil­letler için yasamak ihtimali yoktur.

(Memleket kılıç ile alınır; lakin adalet ile muhafaza olunur) sözünü Timurlenk gibi zalim bir cihan­girin ağzından işitmek ne büyük ibrettir!..

Evet, işe göre adam bulmalı; adama göre iş vermeli. Zira ne kadar müşkül olursa olsun, bir vazife tasavvur edilemez ki, ehli aransın da bulunmasın; kezalik kabiliyeti ne derece noksan olursa olsun. Hiç bir adam gösterilemez ki, onun da görebileceği bir iş mevcut olmasın. Ne yalnız azmin büyüklüğü her meselenin halline kâfidir; ne de kabiliyetin küçüklüğü büsbütün ihmali gerektirir.

Yukarıdan beri söylenen sözler gayet basit bir takım hakikat­lerdir. Biz bunu itiraf ederiz. Şu kadar var ki, çöküp giden nice ni­ce milletler hep bu gibi basit hakikatların ihmali yüzünden helak olmuşlardır.

***

 

 “Allah'ın yoluna insanları hikmetle, güzel güzel nasi­hatle davet et, bîr de onlarla mubahase ederken en iyi yo! hangi­si ise onu tut; senin Rabbin yok mu, işte O, yolundan sapanı da bilir, hidayeti kabul edenleri de bilir.” NAHL SURESİNDEN

. Ayetteki   (Sebi =Yol)   dan maksat bütün hakikat­leri, bütün faziletleri toplayan müslümanlıktır.
Gayet fıtri bir din olan; daha doğrusu fıtratın kendisinden başka bir şey olmayan islâmı kabul etmiyenler, ya o dini ilâhinin ruhundaki sırrı mübini ve sırımdaki ruhu güzini göremiyorlar; ya­hut gördükleri halde, nefsani bir yığın sebeplerin tesiri altında kalarak görmek istemiyorlar.
Evet, dini anlayamadıkları için fikirlerine mülayim bulamayanlar böyle bir harekete karşı islâmın büsbütün düşmanı kesilirler. Hakayiki diniyeden, inatları se­bebiyle yüz çevirenler ise, o haşin muameleleri görür görmez, dine de, erbabı dine de ilanı harbe kalkışırlar.
Zaten hiddetler, şiddetler, tazyikler, cebirler hep aczin meşi­mesinden düşen bir sürü mahluklardır ki, beşeriyet mustar kalma­dıkça bunları ağuşu kabulüne alamaz; alsa da, mümkün değil, se­vemez. İnsanlar rifk ister, mülayimet  ister.iknaiyatta getirilecek delâilin hem hakim, hem halim bir ağızdan çıkmasını bekler.

Ömründe medrese, mektep görmemiş; üç beş uydurma hadis ile sekiz on şeni masaldan başka sermayei marifet edinememiş ümumî vaizlar kürsilere tasarruf edelidenberi milleti merhume dini uma­cı hey'etinde, hazreti Peygamberi de - Haşa - yeniçeri ağası fıtra­tında tahayyül etmeğe başladı! Islâmm o pâk, o nezih, o ilâhi si­ması bir çoğumuzun hayalinden silindi gitti!
Hiç, esasen imanı olmayanları cehennemle korkutmak; yahut, o pek acip bir kılığa soktukları cennetle avutmak mümkün olur mu?

***

 “İyilikle kötülük bir olamaz, kötülüğü en büyük iyilik hangisi ise onunla karşılayarak defet; böyle yaparsan aranızda düş­manlık bulunan adam âdeta sadık dost olur.” 41/34

Ayeti kerime, Secde suresine mensuptur.
îyilikle kötülük nefsülemirde ayrı ayrı şeylerdir. Senin önüne iki iyilik çıktığı zaman, nisbetle daha büyük olanım ihtiyar et de düşmanlarının birinden gelen fenalığı onunla def eyle. Meselâ böyle bir fenalığa karşı akla gelecek iyilik onu af et­mendir; lâkin en büyük iyilik fazla olarak kendisine' iyilikte bulunmandır: seni zem edeni medh etmen; ciğerpareni öldüren ada­mın oğlunu ölümden kurtarman gibi.”

Af île, safh ile muamelede bulunarak düşmanı canı, yârıcân etmek kabil iken, ufacık bir hataya ağır ağır mukabelelerde bu­lunmak yüzünden kardeşlerin ebediyen birbirine hasım olması re­va mıdır?
Millet fertlerine mürşitlik etmesi lâzım gelen, hem de kendile­rini o mevkide gösteren zümre, yani mütefekkir tabaka, sözleriyle, yazıları ile, hareketleriyle halkı yanlış bir yola götürmekten çekin­meli ve halka rehber olmağa çalışmalıdırlar.

***

“Hem göklerde, hem yer yüzünde ne kadar ibretler vardır ki, yanı başından, baslarını Öte tarafa çevirirler de öyle geçerler!12/105

Biz müslümanlar Cenabı Hakkın varlığını, birliğini, ezeliyetini, ebediyetim, kesin bir iman ile tanımak için; yerleri gökleri, enfüsi, afaki dol­duran âyati ilâhiyeyi nazan ibretle temaşa etmeliyiz; onların her birinde tecelli eden azameti başkalarının gözüyle değil, kendi gö­zümüzle görmeliyiz.

(Göklerde ve yerde neler var bakınız; Göklerde ve yerde ne­ler bulunduğuna, Allanın neler yarattığına bakmıyorlar mı ?.. Âyet­lerimizden biri de ölü olan toprağı diriltmektir; gökleri ve yeri ya­ratmak Allahın ayetlerindendir) gibi nazarımızda âlemi hilkati, in­sanlığın yaradılışını namütenahi bir ibret silsilesi gösterecek âyeti kerîme o kadar çoktur ki, birer birer irada kalkışacak olsak, Kitabullh’ın hemen hemen yarıya yakın miktarını nakl etmemiz lâzım gelir.

Bir zamandan beri, biz müsîümanlar, Cenabı Hakkın âfakı azametiyle olanca mehabetiyle, olanca vüzuhiyle. parlayan âyati bülen-dini pek lakayt, pek sersem bir nazarla görmeğe alıştığımız gibi; Kitabullah’ın yukarıda bir kısmına işaret ettiğimin o müthiş, o ibret verici harikalarını da ayni basiretsizlikle, ayni tedbirsiz­likle geçivermek itiyadı tehlikesine pek korkunç bir surette çar­pıldık!

Âlemi islâm, asırlardan beridir, göklerin, yerlerin dilinden bir şey anlamaz oldu! Halbuki, her zerrenin kalbinde bir manzumei şemsiye mündemiç olduğunu gören; cemadların bile bir devrei te­kâmül geçirdiğini cemadatın lisanından duyan urefası, uleması var­dı. Desti kudretin kitabı kâinata yazdığı sahifaları artık okuyama­dıktan başka; gece gündüz okuduğumuz kitabı münzel de nere­deyse hiç bize sö'ylemiyecek bir hale gelecek.

Garbin büyüklerinden biri:

(Müslümanlık iki asır içinde âle­mi insaniyete sayısız hey'etşinas yetiştirmiş iken, kilisenin hakim olduğu on iki asır zarfında biz bir hey'etşinas bile çıkaramadık!) diyor.

Nasıl oldu da o şanlı, o irfanlı mazi bize veda edip gitti? Ya biz bu inhitatın Önüne düşüp sonuna kadar gidecek miyiz? Çocu­ğumuzun sermayei hafızası olan şu âyeti kerîmeden olsun ibret alarak gözümüzü açmıyacak mıyız? Halbuki Allahın bu ayetleri bi­zi ilmin her vadisinde, her şubesinde en ileri adımları atmağa sevk edecek kuvvet ve kudrettedir ve bize gerekleşen de bu şerefli mev­kie bir an evvel yükselmektir...

***

“Ey ademoğulları, her namaz yeri için temiz libasınızı giyininiz; bir de yiyiniz, içiniz, yalnız israf etmeyiniz; iyi bilinizlrî Allah müs­rifleri sevmez.”7/31

Hakikat,  müslümanların erkekleri için, 
  • Şıklık namına,  cihaz katırı gibi donanmak, yahut seyyar bir tuhafiye camekânı kılığı­na girmek ne kadar gülünç ise;
  • Din namına, züht namına da, eski püskü paçavralar içme gömülerek hem müslümanlan, hem müslümanlığı rezil etmek o kadar alçak bir harekettir.
Vakıa âyeti kerimede (Mescit) kaydı vardır ki bundan mescit haricinde elbiseye itina edinmeyecek gibi bir mana çıkabilir. Ancak alt taraftaki (Allahın kullarına helâl kıldığı ziyneti, kim yasak et­ti) mealindeki ayet işin öyle olmadığını sarahaten gösteriyor.

***

Hepiniz birden Allahın Kitabına sım sıkı tutununuz; birbiri­nizden ayrılmayınız; Cenabı Hakkın üzerinizdeki nimetini hatırlayı­nız: Hani, bir zamanlar birbirinize düşman idiniz, O sizin kalblerinizi birleştirdi de O'nun lutfu sayesinde kardeş oldunuz; hani, bir zamanlar cehennem uçurumunun kenarında idiniz, O sizi oradan kurtardı; işte, doğru yolu bulaşınız diye Allah âyetlerini size böy­lece bildiriyor.”3/103

Âyeti kerîmedeki Habibullahın Kur'an olduğu anlaşılır. Bundan maksad İslâmdır, diyenler de ol­muştur. Zaten bu iki tevcih birbirinden ayrı değildir ki! Öyle ya, Kur'an islâmın kitabı, İslâm ise o kitabın meali müstetabıdır”
Müslümanların hem dünyada perişan, hem ukbada mahkumi hüsran olmamaları için, her ne surette, her ne mahiyette olursa olsun, tefrikayı   intaç edecek  bütün  hareketlerden  bizi  nehy eden âyet yalnız şu tefsir ettiğimizdir, zannına düşmeyelim. Bir çok âyeti şerife, hep ya ayni gayei vah­dete  sevk edecek birer emri, yahut o gayeden uzaklaşmamak hakkında birer yasağı içine alıyor.

Bu nimet, bu birlik nimeti, dünyada en büyük nimettir. Çünkü, ayrılık bîr cehennem uçurumudur ve bu cehennem uçurumun­dan kurtulmak sayesinde yaşamak mümkündür.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder