15 Mart 2012 Perşembe

SAFAHAT KURAN TEFSİRİ 5

“Bir de, belânın öylesinden sakınınız ki, o hiç bir zaman yal­nız içinizden zalimlere isabet etmez; sonra, bilmiş olunuz ki, Allahın azabı yamandır.”

Bu âyeti kerîme mealindeki âyeti ke­rimenin altındadır; ikisi de surei Enfale mensuptur. (Beladan sakı­nınız) demek, o belayı getirecek sebeplerden sakınınız... demektir ki, bu sebeplerin en başlıcası fitne lafzının medlulüdür.

Şimdi, bu iki âyeti celileden şu hakikat sarahaten anlaşılıyor kî, her bîri müslümanlar için ebedi bir hayat olan ilâhi emirler yerine getirilmeyecek; geldiği zaman kurunun yanında yaşı da yakıp kül eden salgın musibetleri önlemenin çaresine bakılmıyacak olursa helak muhakkaktır.

Ne yapalım, kanuni îlâhî böyle: kurunun yanında yaş da yanıyor. Beş on kişinin uyandırdığı fitne yangını binlerce, yüz bin­lerce, milyonlarca hanumanın külünü havaya savurmaktan geri kalmıyor. Evet, bir namerdin hırsına koca bir memleket kurban olu­yor; bir münafığın yüzünden cemaatler, cemiyetler tar-ı-mar olup gidiyor. Hakîm şair Ziya Paşa merhumun dediği gibi, Kahharı Zülcelâl,Pek âla! böyle bir, iki, beş, on, yirmi, elli, yüz... hatta bin, hatta bir kaç bin suçlunun cezayı amelini geride kalan milyon­larca bigünaha çekdirmek Adaleti İlâhiyeye sığar mı? Bu suali uk-dei hatr etmek bile haramdır. Çünkü, Hallâki Hakîm bu âlemi hil­kat için, hiç bir zaman değişmiyecek, bir takım kanunlar vaz' etmiş; o kanunların mahiyetini, ebediyetini bütün mükellef olan insanla­ra bildirmiş; hem onların bizim hayatımıza, bizim selâmetimize ta­alluk eden kısmını iyice anlayabilmemiz için gayet basit, gayet vazih bir surette tertip eylemiş; sonra, yine bizim selâmetimiz nezdi rahmanisinde pek matlup olduğu için (Sakın bu kanunların gös­terdiği yoldan ayrılmayınız, zira mahvolursunuz.) ihtarını daima tekrarda bulunmuş... Artık biz kalkar da Allahın o emrine kulak vermez; Allahın gösterdiği yolu tutmaz; bilakis bizi helak uçurum­larına doğru götürmek istiyen fesatçıların bile bile arkasına düşer­sek; Adaleti İlâhiye için bizi te'dip etmemek kabil olur mu?

(Zalimlere dayanmayınız, yoksa yanarsınız) tehdidi gibi erba­bı zulme yaklaşmayı, nehy eden, (Fasıkilara uymayınız...) ihtarı gibi basiret, ihtiyat tavsiyesinde bulunan âyeti kerîme ne kadar çoktur!

Onun için kuru ile beraber yaşın da yanmasına sebep olan felâketleri önlemek üzere el birliği ile hareket icab eder. Çünkü, • milli korunmanın esası, milletin el birliğidir. Ve bu el birliği mil­leti, her şeyden önce bir takım zalimlerin oyuncağı olmaktan, za­limlere oyuncak olmak dolayısiyle felâkete müstahak olmaktan ko­rur ve kurtarır

***

İyî biliniz ki, Allah ile Onun Peygamberine kargı gelenler yok mu, iste onlar en zelil mahluklar sırasındadır. Ben de, Peygamber­lerim de mutlak onları mağlup edeceğiz, diye Allah ezelde yazdı; Allah ise muradından, kabil değil, döndürülemiyen bir Sadiri Zülcelâldir.58/20-21

Mücadile sûresine mensup olan şu iki âyeti celile Kitabullah'ın en müdhiş parçalarındandır. Ancak, aslındaki ruhi şiddete dair ufa­cık bir fikir verecek kadar olsun, tefsirine muktedir olamadık. Yoksa, edebiyatla uğraşmak sayesinde arabm selikai beyanına ül­fet peyda edenler için, bu müeyyet, bu müekket tehdid-i ilâhi kar­şısında tirtir titrememek kabil olamaz.

Evet, nazarımızı maziye doğru çevirirsek: Cenabı Hakkın gös­terdiği yolu tutmıyan, Peygamberlerin sözüne kulak vermiyen mil­letlerin, sonunda, ne ağır bir zillete mahkûm olduklarını, ne acıklı bir sefalet içinde çalkanıp gittiklerini görürüz.

Hayır hayır! Mazileri karıştırmaya, uzaklara gitmiye hacet yok. Yaşadığımız devirler de bize sonsuz ibret levhaları gösterip duruyor: Hani müslümanlarm eski şevketi eski saadeti? Hani on­ların eski samanı, eski izzeti?

Bu diyar, bir zamanlar dünyanın dayanağı iken, ne zillettir ki, bugün âdeta sığınma mevkiinde bulunuyor! Bir zamanlar kuvvet ve kudretimizin ünü cihanı titretirken, ne rezalettir ki, şimdi Bulgarlar bile bizi korkutmak ümidine düşüyor!

Eğer aklımızı başımıza almazsak; eğer kitabımıza dört elle sarılmazsak; eğer aramızdaki nifaklara, şikaklara son vermezsek; eğer müslümanlıkta tembelliğin, meskenetin haram olduğunu anla­mak istemezsek; eğer bu dinî mübinin cehil ile payidar olamıyacağına kalbimizin bütün samimiyetiyle iman etmezsek; eğer bütün kuvvetimizle düşmanlarımızdan daha kuvvetli olmaya çalışmazsak; eğer memleketimize batının rezaleti yerine fennini, san'atını soka­mazsak... ne olacağız bilirmisîniz? Allah korusun milletlerin maska­rası, müslümanlığın yüz karası!

Evet, alınları o bozgunluk damgasile kararan millet, ne kadar çalışsa, bir daha asude bir çehre ile insaniyetin huzuruna çıkamı­yor. Biz pek kat'i, pek sarih olan bu tehdidi ilâhinin başkaları hak­kında tahakkukunu gördük. Kitabullahm en açık mucizelerinden bi­ri şudur ki, başkaları dediğimiz o zavallı millet (Yahudiler) eski hatalarını tamir, eski günahlarını temizlemek için sonradan alabil­diğine çalışmış, alabildiğine uğraşmış iken, kabil değil, mahkûm olduğu hüsranı müebbedden kurtulamadı; hem imkânı yok kurtulamıyacak.

Hüner, bu vaziyete düşmeden, kalkınmak ve vakit geçirmeden, hüküm giymeden toplanarak hal ve istikbâli kurtarmaktır.

***

“Ey iman edenler, başkalarının hesabını sizden sormazlar; siz kendinize bakınız.”5/105

Mealini naklettiğimiz hitabı İlâhi doğrudan doğruya biz müslümanlara ait iken, yazıklar olsun ki, hiç birimiz o emri yerine ge­tirmiyor; en kıymetli zamanlarımız, o, nefsimizi murakabe altında bulundurmakla geçecek saatlerimiz, günlerimiz, hattâ ömürlerimiz hep başkalarının hatasını araştırmakla, başkalarının fenalığını sa­yıp dökmekle heder olup gidiyor.

Gerek İslâm cemiyetinin, gerek o cemiyetten bir ferdin hayri için teklif edilen işlere karşı: (Neme lâzım! ne üstüme vazife!) “miskin cevapları” atalar sözü gibi aynen tekrar ediyoruz; cen­netlik vücudumuzu azıcık yormak şöyle dursun, ağzımızı bile… Yeryüzünün dörtte üç bölüğünü kaplıyan müslümanların yine dörtte üç bölüğü hiç bir eseri hayat göstermiyor. Bu biçarelerin hayat âlemine, şuunu âleme (dünya işlerine) afal afal bakan göz­leri (Ne gelenden haberim var, ne gidenden haberim!) mealini ne açık bir beyan ile anlatıp duruyor. Geride kalan azlığın fırıl fırıl dönen nazarları ise başkalarının noksanlanyle (kusurlariyle, ek­siklikleriyle) uğraşmaktan baş alıp da bir kerecik olsun kendi muhitine, kendi şahsına, dönmüyor! Hülâsa, ekseriyet tefritin ekalli­yeti ifratın kurbanı olup gidiyor.

Müslümanlık fıtrî din, îlâhî din, hem en son ilahiî din olmak itibariyle bir i'tidal dini iken nasıl oluyor da bizler hiç mu'tedil bir hattihareket takip edemiyoruz? Bunun cevabı pek kolaydır: Çünkü müslüman ismi altındaki cemaatin çoğu islâmın aslından ve dosdoğru şeklinden alabildiğine gafil. Dünyada, ukbada bizi insanların en mes'udu sırasına geçirmeyi kâfil olan böyle bir dini, cehaletimize kurban ettik; hala da ediyoruz. Yazıklar olsun.

İslâmiyeti şimdiki haline getirince artık hiç birimiz de uya­nıklıktan eser kalmadı; Ahlâki fazılanın(değeri yüksek ahlâkın) ismini bile unutmak alçaklığına düştük. Evet, haydi maziden ibret almıyoruz; çünki gözümüzle görmedik. Haydi zamanımızda, fakat başka iklimlerde yaşayan dindaşlarımızın felâketine bakarak ken­dimize gelmiyoruz; çünkü zavallıların kaynayıp gittiği adem gir­dapları bizim denizlerimizden uzakta bulunuyor. Lakin şu bizim kendi gözümüzün önünde geçen, kendi bağımızın üstünde dönen facialardan olsun ibret almak yok mu?

Müslümanlar pek iyi bilmelidirler ki, bizi dört taraftan çevi­ren felakette her ferdin, evet, istisnasız her ferdin bir mes'uliyet hissesi vardır. Eğer herkes gerek kendi nefsine, gerek halikına, ge­rek dindarlarına, vatandaşlarına karşı ifa ile mükellef bulunduğu vazifeleri ihmal etmiş olmasaydı bu musibetler, bu belâlar kabil değil başımıza gelmeyecekti

Başkalarını ayıplamakla kimse vicdanı huzurunda mes'ul ol­maktan, mahkûm olmaklan kurtulamaz. Şimdi yapılacak şey bundan böyle olsun, ağzımızı değil, gözümüzü açarak, kusurlarımızı yakından görerek onları ikmâ­le; Allaha, ibadullaha (Allanın kullarına) kargı mükellef olduğu­muz vazifelerimizi hakkiyle ifaya çalışmaktır. Ümitsizliğin manası yoktur.

***

“Ey iman eden kimseler, sebat gösteriniz, hem düşmanlarınız­dan fazla sebat gösteriniz; daima muharebeye hazır bulununuz; bununla beraber, AlIah’tan her zaman korkunuz ki, felah bulası­nız.”3/200

 (Isbîru) ve (Sabiru) emirlerinin ne olduğunu iyice anlıyabilmemiz için sabrın gerçek mahiyetini düşünmemiz icap ediyor.

İnsan için en büyük fazilet, sabırdır. Ahlâkî kuvvetlerin hiç biri bu pek değerli kuvvet ile boy ölçüşemez. Onun için Kitabullahta sabır kadar çok zikredilen sabır kadar sık emir olunan bir seciye daha yoktur. Bize düşen Hakka, sabra dört el ile sarılmaktan başka çare olmadığını birbirine ihtar etmekti.

İyi amma sabır nedir? Biz müslümanlar sabır dediğimiz mukaddes kelimenin delâlet ettiğine sahip olmak şöyle dursun, ma­nasına vakıf bile değiliz! Evet, sabır lafzı anıldığı gibi zihnimizi alçaklığa, düşkünlüğe yakm bir mefhum kaplar. Bize göre mutlak surette (katlanmak) demektir. Neye katlanmak? Her şeye... Da­ha doğrusu katlanılmıyacak şeylere! Meselâ: Zelil olmaya, hakaret görmeğe, döğülmeye, söğülmeğe; hulasa, insanlık şerefimizi lekeliyecek musibetlerin hepsine!..

Aman yarabbi! Kur'an-ı Kerîm ne söylüyor, biz ne anlıyoruz! Sabır katlanmak değil göğüs germek demektir. Neye göğüs ger­mek? Evet, sonunda katlanılmıyacak acılara katlanmak iztirarına  mahkûm olmamak için, önceden her türlü güçlüğe, her türlü zahmete mertcesine, insancasına göğüs germek.

Allah yolunda, hak yolunda, din uğrunda, millet uğrunda ra­hatını, uykusunu, malını, canını feda edivermek yok mu? İşte sa­bır budur. Yoksa, bu fedakârlıkların semtine yaklaşmıyarak miskin miskin oturmak; sonra da hissesine düşecek rezilliği (Kader böyle imiş! tahammül etmeli.) diye hazma çalışmak hiç bir zaman sabır ile izah  edilemez

Islâmın en birinci teklifi ilim değil midir? Pek âlâ! ilim tah­sili için az fedakârlık, yani az sabır mı ister!

Âyeti celile bizi sabra davet ediyor; hem de düşmanlarımızın göstereceğine kat kat faik bir sabra davet ediyor. Biz şimdiye kadar Kur'andaki o emri ilâhîyi dinlemiş, muktezasına hareket etmiş olsaydık, bu gün mazimizi hasretle yâd et­mez, namusu dini, namusu milliyi düşmanın murdar ayaklarına çiğnetmezdik; işte (Rabitu: harbe hazır bulununuz), (Düşmanlarınıza karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayınız.) tarzındaki açık kati emirlere kulak vermediğimiz için bütün âlemi İslâm bir sahnei kital oldu.

Evet, kuvvet hazırlamak hayli fedakârlık ihtiyarına mütevak­kıf idi, hâlâ da öyledir. Lâkin o kuvveti elde etmek için ne kadar külfetler, ne kadar zahmetler varsa biz hepsini iktiham edecek,  hepsine göğüs gerecek idik. Zira Kur'an-ı Kerîm'in emrettiği sabır işte o idi. Yoksa vatanı islâmın şu elim felaketi karşısında ku­laklarımızı sarkıtıp oturmak değil

***

 
“Zulme daldıkları için helak ettiğimiz ne yurdlar var ki, üs­tü altına gelmiş yatıyor; ne kuyular var ki, başında, ne yüksek kalalar var ki, içinde kimseler yok! Acaba bunlar yer yüzünde hiç dolaşmıyor mu ki düşünecek kalbleri, yahut görecek gözleri olsun? Şu hakikat iyi bilinmelidir kî, gözler kör olmaz; lakin asıl göğüslerdeki kalbler kör olur.”22/45-46

Kur'ân-ı Kerîm'in duygusuzlukla, görgüsüzlükle ittiham ettiği kimseler doğrudan doğruya Mekke müşrikleri ise de; göçmüş mil­letlerin Ortadan kalktığını, yok olduğunu., çökmüş memleketlerin lisanı ha­linden işidip ibret almak ihtiyacı her devrin insanları için pek ta­biîdir. Zira tarihin bir tekerrüri daimîden ibaret olduğuna, çünkü kanunu fıtratın asla değişmediğine yakin derecesinde bir itminan edinebilmek için, ayni hareketlerin ayni akıbetler husule getirdi­ğini görmek, fakat gözle görmek, hem pek çok defalar görmek lâzımgelir. Bu ise ancak Yer yüzünde gezip dolaşın imtisal ile  kabil  olabilir.

Lakin heyhat! zamanımızdaki müslümanlar, hatta dünyayı dolaşsalar, göreceklerinden ne Öğrenecekler ki, Asri saadette yaşa­yan müşrikler gibi, biçarelerin asıl kalb gözleri alabildiğine kör! işittiklerinden ne belliyecekler ki, zavallıların asıl can kulakları ala­bildiğine sağır!

Yarabbi, şu en elim hüsranlar, en vahim buhranlar içinde çal­kanıp duran islâmın uyanması için tamiki nazar tetkiki haber devresi (inceleyici görüş)  ebediyyen gelmiyecek de bu ümmetin uyanması sabahı mahşere mi   kalacak?

Ey cemaati müslimin! artık Allah için olsun uyanınız; kalb gözünü, can kulağını böyle sımsıkı kapamayınız! Bir millet ne ha­le geliyor da topraklara seriliyor; bir vatan nasıl oluyor da ayak­lar altında kalıyor; bunu görünüz, anlayınız! Hâlâ mı duygusuz­luk? Hâlâ mı görgüsüzlük? Etmeyiniz! Sonra, şu başımızdaki fe­lâket yok mu, işte ondan beterine, hem Allah göstermesin, bin kat beterine maruz kalacağız! O zaman, hayatı milletten eser kal-mıyacak; o zaman namusu İslâm büsbütün mahvolacak; o zaman haremsarayi tevhidi  en murdar ayaklar çiğneyecek; o zaman, islâmm o ma'sum nasiyesi küfrün mülevves eliyle yerlerde sürük­lenecek !

Haydi biz, duygusuz mahluklar, bu zilletlerin, bu rezaletlerin hepsine katlanalım; (Üç buçuk günlük hayatın ne değeri var!) diye kendimize teselli verelim de cemadatın bile dayanamıyacağı heybetler, hüsranlar içinde geberip gidelim! lakin çocuklarımızı, to­runlarımızı düşünmiyecek miyiz? Her halkası bir batından teşek­kül edecek o canlı silsilei sefaletin kıyamete kadar la'netine hedef olmaya da katlanacak mıyız?

Haydi buna da aldırmıyahm, buna da katlanalım! Heyhat! su (üç günlük!) hayatın arkasında bitmez tükenmez bir hayat var ki, bu gidişle o, bizim için namütenahi bir devreî azaptan başka bir şey olmıyacak! Acaba orada ne yapacağız? Dünyada iken, na­musu milleti bile bile heder eden biz sefiller Huzuru İlâhiye hangi yüzümüzle çıkacağız?

Ey cemaati müslimin! görüyorsunuz ki, duracak zaman değil: Çünkü zaman durmuyor! Haydi bakalım, apaçık ziyandan kurtu­larak yaşamak, islâmı da yaşatmak istiyorsan durmayınız!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder