15 Mart 2012 Perşembe

SAFAHAT KURAN TEFSİRİ 6

(Ya eyyühe-lezine âmenu) Ey cemaati müslimin, ey Allah'ın dinine iman edenler! (îstecibu) icabet ediniz: (Iillahi) Allaha, Alahın dâvetine; (Velirrasûli) Allah'ın rasûline, o rasûli muhtere­min dâvetine. (Iza deaküm lima yuhyîküm) Evet, onların sizin için hayatı mahz olan dâvetine. Allah'ın, rasûlinin hakkınızda mah-zı hayat olacak bir çok evamiri var; onları îfa ederseniz gerek bugünkü hayatı faniyenizde, gerek yarınki hayatı sermediyenizde mes'ut olur, rahatla, saadetle yaşarsınız. (Va'lemu ennellahe yehulü beynelmer'i ve kalbihî) sonra bilmiş olunuz ki, Cenabı Hak, insan kalbi ile kendi arasına girer; yani mahlukunun bütün esra­rına muttali olur. (Ve ennehû ileyhi tuhserûn) Şunu da biliniz ki, yine merciiniz (dönüşünüz) Allahü Zülcelâldir.

(Vetteku fitneten) O musibetten, o fitneden sakınınız kî, (La tüsîbenellezine zalemû minküm hasseten) O belâ, o felâket hiç bir zaman içinizden yalnız suçlu olanlara gelmez; belki umumunuza birden müstevli olur. (Va'lemu innellahe şedidül'ikâb.) Bir de göz­lerinizi açınız; iyi biliniz ki, Allah'ın ikâbı (cezası) şedittir, müdhiştir. 8/24-25

Benim bütün evamirimde; evet,  size Peygamberimin lisani ile tebliğ ettiğim Kur'an emirlerin hepsinde sizin için hayat vardır. Hem nasıl hayat? Bütün mânâsiyle bir hayat.. Evamiri îlâhiyenin kâffesinin zımnında bizim için, biz müslümanlar için, hayat var. Terkinde ise yok oluş muhakkak. Artık düşünmiye hacet var mı? İşte görüyoruz. Âlemi İslâmın başına gelen musibetler, bu âyetin ne kadar kat'i ne kadar sarih, ne kadar doğru olduğunu gösterdi!. Şimdiye kadar muzmahıl olan ne kadar ekvamı islamiye varsa hep ahkam Ilâhiyeyi ifa etmemek yüzünden mahfoldular.

Şüp­he yok ki hiç bir kavim gösterilemez ki, kendisi, zilleti, esa­reti, mahkûmiyeti haketmeden inkiraza gitmiş olsun; hiç bir mil­let görülemez ki, mülküne sahip olmak istidadını kaybetmeden va­tanı elinden çıkmış bulunsun. Cenabı Hakkın bir takım kavanini, kavauini ezeliyesi vardır. Evet, o kanunlar, hem ezelîdir, hem ebe­dîdir. Hiç de değişmez. Cenabı Hak bütün hakkiyiki  bu ka­nunlarında birer birer göstermiş; müteaddit yerlerde; müteaddit şekillerde bildirmiştir.

Geziniz dünyayı;  arza, semaya bakınız;  muhtelif kıtalardaki harabeleri görünüz;  sizden evvel geçmiş milletlerin tarihini okuyunuz... Göreceksiniz ki, hepsi ayni sebebler, ayni şartlar altında terakki etmişler, yine ayni esbap, ayni şerait tahtında mahvol­muşlar. Çünkü ayni sebepler, daima ayni neticeleri tevlid eder.
Evamiri ilâhiye dendi mi, hepsinin zımmında hayat var. Hat­ta yerine getirilmesi ilk bakışta sırf âhirete ait zannolunan bir ta­kım ibadetlerimiz var ki, onları da tetkik edersek görürüz ki, her birinde bu dünya için de pek çok faydalar vardır.

***

Dedi ki: Ey mülkün sahibi olan Allahim! Sen mülkü dilediğine verirsin, Sen mülkü dilediğinin elinden alırsın. Sen dilediğini aziz kılarsın, Sen dilediğini zelil edersin. Hayır, yalnız Senin elindedir. Sen, hiç şüphe yok ki herşeye kadirsin! 3-26

Însan için ne bu dünyada, ne öteki dünyada kendi çalışmala­rının veriminden, kendi kazancından başka bir şey yok. insan ne ekerse onu biçiyor. Ekmeden biçmek olmuyor. îşte bu, fıtratın bir kanunu, Allah'ın bir kanunu, hem de Kur'an ile tebliğ edilmiş bir kanunudur. Ölçüp biçilmiş bir kanun, takdir, kader….

Âlem, feza dediğimiz şu ucu bucağı olmayan boşluk içinde dönüp duruyor; Allah'ın ezelde çizmiş olduğu hattı hareketi ta'kip edip gidiyor. Hiç bir zerre kendi seyrinden, faaliyetinden geri dur­muyor. Yer yürüyor; gök yürüyor; dağ yürüyor; taş yürüyor. Hiç biri âtıl değil, hepsi çalışıyor! Şu camit gördüğümüz, şu cansız dediğimiz toprak yaradılışından beri acaba bîr lahza ol­sun boş kalmış mı? Heyhat! hergün, her saat, her saniye bitmez, tükenmez inkılâplar geçiriyor: bulutlara su veriyor; bulutlardan su alıyor; sırtında otlar, ekinler, ağaçlar yetiştiriyor; karnında madenler besliyor, tabakalar vücude getiriyor. Ya topraktan do­ğan bu mahluk duruyor mu? Asla! onlar da analar gibi muttasıl çalışıyor. Muttasıl bir devirden diğer devre, bir halden başka bir
hale geçiyor.

Yer, yani bizim dünyamız böyle. Ya gök? O bizim dünyamız gibi milyarlarca dünyayı göğsünde taşıyan âlem nasıl acaba? Nasıl olacak! O da tıpkı yer gibi. Evet, bizim pek azım görebildiğimiz, alt tarafını da tahmin ile bulduğumuz namütenahi âlemlerin hepsi yaratıldıkları zamandan itibaren faaliyete girmişler; Allanın dile­diğine kadar o faaliyeti muhafaza edip gidecekler.

Biz tutmuş da mahlukattan bahsediyoruz. Halik yok mu, Ha­lik, işte O da keyfiyetini, suretini tasavvur edemiyeceğimiz bir faaliyetle tevhidi ile kâinatı idare edip duruyor!  Allahü Zülcelâl her an bu kâinata hayat veriyor; her an bir şan, bir hadise vücuda getiri­yor. Hallaki azimüşşan kısa, lakin bizim tahayyül edemi yeceğimiz kadar kısa bir an için faaliyeti bıraksa bütün varlıklar alt üst olur. Cenabı Hak, âlemi yalnız bir kerre yoktan var etmedi. Onun halkı daimidir. Evet, Allahü Zülcelalin iki muhtelif tecellisi var ki, biri mevcudatı yok etmekte; diğeri ise var etmekte. Ancak bu iki tecelli arasındaki zaman mesafesi bizim aklımızla Ölçülemeyecek kadar kısa da onun için ne oluyor, ne bitiyor, farkında olmu­yoruz.

Şimdi, mademki yer çalışıyor;  gök  çalışıyor;  yerleri,  gökleri yaradan  Allahü  azimüşşan,  yaratmaktan   biran  uzak   durmuyor; sen  nasıl   âtıl,   batıl-oturuyor   da   hayat  umuyorsun?   işte   bütün kâinatı gördüm;   hiç   bir  yerde,   hiç   bir  zerrede  sükûn  var  mı? Atalet var mı? Öyle ise sana emeksizce yaşamak, çalışmaksızın naili meram olmak hakkını, böyle bir ümidi kim veriyor? Müslüman­lık galiba? Belki. Öyle ya, müslümanlar Allah'ın sevgili kullarıdır! îyi amma işte görüyorsun ki, bu âlemde, bu âlemi fitratta, bu âle­mi tabiatta hiç sükûn yok. Müslümanlık ise fıtratın dinidir. Belki fıtratın kendisidir. Dini İslâm hatenıi edyandır  (Dinlerin sonuncu­sudur)  Bu itibarla en mükemmel  dindir.  Cenabı Allah Kur'anda sarahaten bize bildiriyor ki, Bu din, dini fıtridir; dini hakikîdir; dini tabiîdir. Lâkin insanların çoğu bilmiyorlar, çoğu gafildirîerde o pâk dinin içine kendilerinden bir takım fıtrata mugayir ahkâm karıştırmak istiyorlar.

***

“İşte sana onların kendi yolsuzlukları yüzünden ıssız kalan yurtları!”27-51

Geçenler varsa İslâmın şu çiğnenmiş diyarından;
Şu yüz binlerce yurdun kanlı, zâirsiz mezarından;
Yürekler parçalar bir nevha dinler rehgüzârından
Bu matem, kim bilir, kaç münkesir kalbin gubarndan
Hurûş etmekte, son ümmidinin son inkisarından!
Evet, son inkisarmdan ki yoktur cebrin imkânı
Batıp gitmiş nazarlar beklemekten fecr-i iıâzânı!
Nasıl, ey yolcu, bin lanet gelip ezmez ki vicdanı;
Dudaklar, çak çak olmuş” içerken zehr-i hüsranı,
Uzaktan baktı- koşmak nerde!- milyonlarca yârânı.
Bu ıssız âşıyanlar bir zaman gayet muazzezdi!
Bu damlar böyle baykuş seslerinden çın çın ötmezdi!
Şu kurbağalar seken vadide ceylânlar koşup gezdi!
Şu coşmuş, ağlayan ırmak ne handan gölgeler sezdi!
Fakat, bir bâd-i nekbet ansızın hep kırdı, hep ezdi!
Vefasız yurd! Öz evlâdın için olsun, vefa yok mu?
Neden kalbin kararmış? Bin ocaktan bir zıya yok mu?
İlâhi, kimsesizlikten bunaldım âşinâ yok mu?
Vatansız, hanümansız bir garibim... mülteca yok mu?
Bütün yokluk mu her yer? Bari bîr “yok!” der sada yok mu?
Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım
Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım!
Ne yapıp ye'sinıi kahreyliyeyim, bilmem kî?
Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki!..
Ah! Karşımda Vatan namına bir kabristan
Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan?
Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu,
 Nereden bağladı yükselmeye, bak, nerde ucu!
 Bu ne hicran-ı müebbed, bu ne husran-ı mübin...
 Ezilir rûh-i sema, parçalanır kalb-i zemin!
Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar:
Dipçik altmda ezilmiş., paralanmış kafalar!
Bereden reng-i hüviyyetlerî ugmuş yüzler!
Kim bilir hangi şenaatle oyulmuş gözler!
Medeniyyet” denen alçaklığa lanetler eder
Gibi yekpare kesilmiş de sırıtmış dişler!
Süngüden kalbura dönmüş nice binlerle beden!
Nice balşar, nice kollar ki cüda cisminden!
Beşiğinden alınıp parçalanan mahlûkat!
Sonra, namusuna kurban edilen bunca .hayat!
Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler!
Göğsü baltayla kırılmış memesiz valideler!
Teki  binlerce  kesik  gövdeye  aid kümeler:
Saç, kulak, el, çene, parmak... Bütün enkaz-i beşer!
Bakalım, yavrusu uğrar mı, diyîp, karnından,
Canavarlar gibi şişlerde kızarmış nisvan!
İşte bunlar o felâketzederlerdir ki, düşün,
Kurumuş ot gibi doğrandı bıçaklarla bütün!
Müslümanlıkları bîçarelerin öyle büyük
Bir cinayet ki: cezalar ona nisbetle küçük!
Ey, bu toprakta birer na's-i perişan bırakıp
Yükselen, mevkib-i ervah! Sakın arza bakıp;
Sanmayın; şevk-ı şehadetle coşan bir kan var..
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdarımıza!
Tükürün: belki biraz duygu gelir arımıza!
Tükürün cebhe-i lâkaydine Şarkın, tükürün!
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!
Tükürün Ehl-i Salibin o hayâsız yüzüne!
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyyet demlen maskara mahlûku görün
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!
Hele i'lânı zamanında şu mel'un harbin,
“Bize efkâr-ı umumiyyesi lâzım Garbin
O da Allahı bırakmakla olur” herzesini
Halka îman gibi telkin ile, dînin sesini
Susturan abdalın idrakine bol bol tükürün!..
Yine hicran ile çılgınlığım üstümde bugün...
Bana vahdet gibi bir yâr-ı müsaid lâzım!
Artık ey yolcu bırak... Ben, yalınız ağlıyayım!

***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder