15 Mart 2012 Perşembe

SAFAHAT KURAN TEFSİRİ 7

Bir kere de azmettin mi artık Allaha dayan!3-159

Allahu Zülcelâl, Nebiyyi Muhteremi Aleyhisselâtü vesselam efendimize: Dünyaya ait işlerde iyi düşün, taşın; ashabınla müşaverede bulun. Bir kere de kararını verdin mi, azmi ele aldın mı, artık hemen Allah'a tevekkül eyle, o işi yapmaya bak...

Azim ve tevekkül,., işte müslümanlığın iki büyük rüknü (iki büyük temeli). Bunlar olmadıkça İslâm için istikrar imkânı yok­tur. Şurası da unutulmamalıdır ki: Ne yalnız başına azim; ne de azim olmaksızın tevekkül hiç bir zaman kâfi değildir.

Müslümanların vaktiyle gösterdikleri harikalar hep bu iki te­mele sarılmaları sayesinde idi. Evet, seksen seneyi geçmeyen, mil­letlerin hayatına göre pek kısa addolunmak lâzım gelen bir zaman zarfında, memleketin bir ucu Pirene dağlarına, diğer ucu Çin sur­larına dayanmıştı ki bu müthiş muvaffakiyetin sırrı: Müslümanların sarsılmaz bir azim, yıkılmaz bir tevekkül ile mücehhez, kahraman yürekli kimselerden teşekkül etmiş olmasından başka bir şey değildi.

Tevekkülü bir nakisa, daha doğrusu bir rezillik addederek bu­günkü müslümanları onunla itham etmek kadar sersemlik olmaz. Çünkü, evvelâ tevekkül gayet büyük bir seciyedir;  saniyen bizler, o seciyeye veda edeli pek çok oldu! Şurasını da söyleyelim ki: biz tevekkülün gerçek manasını murad ediyoruz. O da meşru bir gayeye; meşru bir maksada doğru yürürken hiç fütur getirmemek; tevfiki ilâhinin tecellisinden emin olarak muttasıl ilerlemektir.

Görülüyor ki tevekkül ile atalet (uyuşukluk, tembellik) iki müntehadır. Zaten Cenabı Hakkın emrettiği tevekkül de budur, (ya­ni ataletin zıddıdır) Şeyh Mehmet Abduh'un dediği gibi kaza ve kader akidesi cebrîlik şenaatinden tecerrüd ederse azim, cür'et, istihkarı hayat, şecaat gibi değerli meziyetlerin hepsi bu akidenin etrafında pervane gibi dönmeye başlar. Estaizübillâh: “O mümin­lere Allah nezdinde büyük ecir var ki: Bir takım kimseler kendilerine “düşmanlarınız sizin için kuvvetlerini topladılar, onlardan korkmalısınız” dedikleri zaman bu sözler imanlarını artırır da “Allahın yardımı bize yeter, o ne güzel muhafızdır” derler. Âyeti ce-lilesi tevekkülün  nasıl  olmak  icab edeceğini  gösteriyor.

***

Allaha, Allahın Peygamberine itaat ediniz; bir de sakın birbirinize düşmeyiniz; sonra korkak kesilirsiniz Şevketiniz de  elinizden  gider.8-46

İslâm Devleti bir zamanlar boyca ta mağribi aksadan Çin hu­dudundaki Tonkin eyâletine, önce şimaldeki Kazandan başlayarak Çin Şeddinin altındaki Serendibe kadar uzayan koca bir âlemi hi­mayesine, gölgesine almış idi. Bu geniş hududun içindeki ülkeler, kaleler, memleketler bütün müsiümanlarla meskûn idi. Müslüman­ların buralarda her türlü tagallübten asude bir saltanatları, bîr şevketleri vardı. Hükümetin başına büyük büyük padişahlar geçe­rek, az bir parçası istisna edilmek gartiyle, bütün bu araziyi iste­dikleri gibi idare ederlerdi. Askerleri hiç bir zaman hezimet yüzü görmez, sancakları hiç bîr yerde toprağa serilmez, sözleri hiç bir kimse tarafından geri çevirmezdi. Metin kaleleri, müstahkem burç­ları, müselsel dağlar gibi omuz omuza vermiş gider; ovalar, tepe­ler müslümanların eliyle yetişen her türlü ekinlerle, ağaçlarla, or­manlarla, otlarla örtülmüş bulunurdu. Bayındırlığın en sağlam te­melleri üzerine kurulmuş, son derece mamur, son derece muntazam olan şehirleri ahalisinin sanayii ile, bedayii ile, yetişdirdiği üle-mâsiyle, hükemasiyle bütün dünyaya kargı ilâni mübahat ederdi.

Lâkin bütün bu hakikatlere rağmen müslümanlar durakladı­lar. Daha doğrusu bir zamanlar âlemin üstadı iken, bugün maa­rifte, sanayide geri kaldılar. Memleketleri parçalanmağa, ecnebile­rin eline düğmeğe bağladı. Halbuki kendilerine muhalif olan mil­letlerin nüfuzuna boyun eğmemek dinleri muktezası, daha doğru­su yabancıların esaretini silkip atmak, bu hususta her satvete, her şevkete karşı durmak dinlerinin en büyük rüknü idi. (Dünya­da mevcut milletlerin, devletlerin hepsi ister ki, bütün âlem din­de, cinsiyette kendine tabî olsun. Biz öyle bir harekette bulunmuyo­ruz; Avrupalılar hem bu maksadı takib ediyorlar, hem de sonra bunu taassub sayarak bize isnad ediyorlar. Halbuki mezmum olan bir taassub varsa o da muhalif dinde bulunanların hukukunu payımal etmek, yahut onlara ezada bulunmak, yahut onlan tebdili dine icbar eylemektir. Müslümanlık bunların kâffesini menetmiştir.)

Acaba müslümanlar ancak Allah'ın işe yarar kullarının arza varis olacağı hakkındaki vaadi ilâhisini mi unuttular? Yahut şuunu islâmiyenin günün birinde bütün şuunu âleme galip olacağından gafil mi oldular? Yahut Cenabı Hakkın iylâyı kelimesi uğrunda cennete mukabil mallarını, canlarını sattıklarından vaz mı geçtiler? Hayır, hayır, İslâm imanı halâ müslümanların ruhuna hâkimdir ve inüslümanların ilme, fenne kargı kusurları, kuvvet ve kudret sahibi olmayı ihmal etmeleri bir takım sebeplerden neşet ediyor ki en büyüğü hükümete talip olanlar arasındaki ihtilâftır.

Yalnız nefsanî zevklerini düşünen, yalnız hevesleriyle meşgul olan bu sefihler, milleti birleştiren bağları kırarak cemiyeti tefri­kalara düşürdüler; ulûmu fünunun seyrini kestiler; sanat, ticaret ve ziraat gibi faydalı işleri fetret husule getirdiler. Lâkin Allah, dünyaya hırsın, şahsî menfaatlere düşkünlüğün belâsını versin! Bu hırsın, bu tehalükün ne büyük zararlarını çekmekte, ne yaman akı­betlerini görmekdeyiz!

Zaman artık tefrika zamanı değildir; ittifak zamanıdır, birlik zamanıdır. Elinize geçen fırsatları fevt etmeyiniz, canlandırın. Matem ölüyü diriltmez; esef geçmişi geri getirmez; keder musibeti def etmez. Selametin anahtarı varsa yoksa iştir. Hülasa yükselmek için doğruluktan, iyi niyetten başka merdiven yoktur. Korku, helaki tacilden başka bir işe yaramaz ve bakımsızlık ölüm sebeplerindendir.

Kur’an ölmemiştir, ebedi bir hayatta mahzardır. Ona müracaat edin, onu hakem edinin. Memuldür ki İslam emirlerini kendilerinden evvel geçenlerin halinden ibret alır da çareler büsbütün kalkmadan menfaatları telafiye çalışır. Memuldür ki bu cihanı tefrikayı vahdete sevk edecek sayha en şevketli, en kuvvetli kıt’anın gayretli sinesinden feveren eder.

Şüphe etmeyiz ki böyle mukaddes, böyle mübarek bir işte, ilim adamlarının pek büyük muaveneti, pek büyük himmeti olur.

***

(Vellezine) o kimseler ki (cahedu) müca­hede ederler, çalışırlar, çabalarlar... (Fina) bizim uğrumuzda. Allahu zülcelâl öyle söylüyor: Benim uğrumda çalışanlar, benim için çalışan, çabalayan, mücahedede bulunanlar... ne olacak? (leneh-diyyehum) biz onları mutlaka mazharı hidayet edeceğiz; hiç şüp­he yok, edeceğiz. (Subulena) kendi sübûl-ilâhîmîze, kendi yolları­mıza. Yani benim için çalışanları, benim uğrumda mücahede eden­leri ben mutlaka mazharı tevfîk edeceğim. Hem (lenehdiyyenhum) sigası tekddiir: Mutlak edeceğim, şüphe yok, o mücahit kullarımı hiç bir zaman mahrumiyet içinde öldürmiyeceğim. (ve innellaha maa-1 muhsinin) ey müslümanlar, bunu bilmiş olunuz ki: Allah iyilerle berabedir. “Muhsin” yalnız, ihsan eden, para veren demek değildir; iyi demektir, iyilik eden demektir. Yani “mûsikin” kötü­lük edenin zıddı. 29/69

İşte âyeti celiledeki ilahî vaad kesindir, sarihdir. Şüpheye asla mahal yok. Cenabı Hakkın vaadi ilâhisi döneklik kabul etmez;. Kur'-ân'ın bir çok yerlerinde musarrah. Cenabı hakkın vaa­dinde hiç hulf (döneklik) yoktur. Allah'ın vaadi, vaadi lûtfu hiç hulf kabul etmez; vaîdi, yani vaadi kahrı böyle değil; dilerse, belki affeder; fakat vaadini herhalde yerine getirir.

Pek âlâ! Madem öyledir, madem âyeti kerime: Hak yolunda çalışanların Allahu zülcelâl tarafından hiç bir zaman mahrum bırakılmıyacağını bildiriyor; o halde nedir müslümanların bu hali? 350 milyon mu, 400 milyon mu, cihanda bu kadar müslüman var; garkta var, garpte var... şimalde var, cenupta var... hepsi yokluk içinde yaşıyorlar. Nereye gitti Cenabı Hakkın vaadi suphanîsi? (lenehdiyyehum subulena) ne oldu? Hemen hemen müslümanlar bu vaadi ilâhinin tahakkukundan ümidi kesecekler. Hattâ bir kısmı kesdiler! Nedir âlemi islâmin başında dönen bu felâketler?

Hani sen Allah vaadinden dönmez diyordun? Pek âlâ, Allah ne buyuruyor. Bizim uğrumuzda mücahede edenleri biz mazhan tevfik edeceğiz. Şimdi şu 350, yahut 400 milyon müslümanin hep­sinin vicdanına dehaletle sorarım: Hangisi böyle bir mücahedede bulundu? Müslümanlık yalnız kelimei şahadet ile, yalnız beş vakit namazla, yalnız ibadeti bedeniyet ile değildir. Bir adam ki müslümanların derdiyle dertlenmez; müslümanların felâketinden müteessir olmaz; onların imdadına koşmaz; o adam hiç bir vakit Müslüman olamaz.”

Biz müslümanlar birbirimizi, birbirimizin ahlâkını, âdatını frenk kitaplarından öğreniyoruz; birbirimizden an­cak bu vasıta ile haberdar olabiliyoruz. Demek frenklerin himmeti olmasa bir iklimdeki müslümanlar öbür iklimdeki müslümanlar için yok hükmünde kalacak! Bakınız şu bizdeki himmetsizliğe, şu biz­deki gayretsizliğe! Sonra da utanmadan, sıkılmadan Allah'tan tev­fik istiyoruz? Acaba böyle bir talep için yüzümüz var mı? Biz diyoruz ki: Müslümanız, o halde Allah bize tevfik vermelidir. De­mek sen müslümanlığınla Allah'ı minnet altında bırakmak istiyor­sun? Ne kadar cür'et, ne kadar hamakat! Bak Allahu zülcelâl ne buyuruyor: Estaizubillah

(yemunnune aleyke en eslemu) ya Muhammed, geliyorlar, bir takımları: “Müslümanız!” diye seni min­net altında bırakmak istiyorlar. Öyle mi? (Kul la tem-unnu aleyye islamekum) habibim, onlara de ki: hey sersemler, “biz müslüman olduk” diye bana minnet yüklemeye kalkışmayınız.   (Belillahu yemunnu aleykum) bilâkis siz, Allah'a karşı minnettarsınız. Zira bu nimeti, bu nimeti islâmı size vermiş. Öyle ya! Bir nimeti veren mi minnet altında kalır, yoksa o nimete mazhar olan mı?

Yeise düşmeye kimin hakkı var? Kim ne yapmış ki mükâ­fatını bekliyor? Hangimiz ne yaptı? Karşımızdaki milletler, vazi­fe hissinden başka bir de fedakârlık hissiyle mütehassis oldular” Gece gündüz çalıştılar, hem de canlarını feda ederek çalıştılar. Bizde hani say, hani mücahede, hani azim? Hiç biri yok; hiç bir şey yok! Dünya durmuyor, beşeriyet durmuyor, bütün milletler alabildiğine gidiyor! Biz uyurken onlar uyanıkdıîar! Biz otururken onlar geceli gündüzlü çalışıyordular.

Başımıza gelen bu felâketler evvelce görülmez bir şey mi idi? Vallahi değildi. Vallahi hepimiz biliyorduk. O kadar bağırdık, ça­ğırdık; din gidiyor, vatan gidiyor, dedik... kim dinledi? Hiç biri­miz aman gitmesin, tutalım, diye el uzattık mı? Uzatmadık. Fe­lâketi hazıradan hepimiz mes'ulüz; Evet, hem indallah, hem in-dennas mes'ulüz. İçimizde mesul olmıyacak ferd yok. Başka­larını kötülemek ile kendimizi kurtarmış olmayız. Cenabı Hak: Başkalarını muahezeden ne çıkar? Kendinize bakınız, diyor.

***

Herkes kendini, nefsini muaheze etsin; herkes kendi nefsini-murakabe altında bulundursun. Herkes kendinden mes'ul. Doğru­su hiç birimiz vazifesini hakkiyle ifa edemedi. Eğer herkes çalış­saydı, vazifesini ifa etseydi, vatan böyle perişan mı olurdu? Biz aklın hükmünü tatil ettik; Allahm emrini tutmadık... Zaten akıl i!e din başka başka şeyler değil ki. İlmihalde bile öyle denmiyor mu? “Efali mükellefin” âkil baliğ olanlar için değil midir? İlâ­hi teklifler bütün aklı başında olanlaradır. Aleyhisselâtü Vesse­lam efendimiz buyuruyorlar ki: “İnsanın dini aklından ibarettir; aklı olmayanın dini de yoktur.” Hadisi sahih bu! Diğer bir hadis de şöyledir. “Bir adamın müslümanlığını sakın ceffelkalem beğenivermeyiniz; Evvelâ derecei aklını yoklayınız, bakalım.” Daha bir kaç hadisi şerif var ki, ibarei şerifesini aynen nakledemiyeceğim. Meallerini söyleyeyim. “Kıyamet günü herkesin nezdi ilâhideki mer­tebesi akh mıkdannda olacaktır.” Halk, ameli hayırda bulunur; (hayırlı işler yapar). Lâkin Cenabı Hak sevabı kullarının aklına göre verir.”

İyi ama akla bu kadar hürmet eden? Çünkü erbabı akim imaniyle senin imanın bîr mi ya? Sen, ben babamızdan gördük; ya­ni hazır dine konduk. Akıl sahipleri ise böyle değil; kafalarında hergün binlerce  kıyamet kopuyor.  Şüpheler zavallıların imanına birbiri ardı sıra hücum ediyor. Uğraşıyor, birisini deviriyor, biri daha peyda oluyor. Onu da yıkıyor, üçüncüsü çıkıyor. Hasılı bi­çarenin ömrü mücahede ile geçiyor, herif alnının teriyle müslüman oluyor. Tabiidir ki ferdayı kıyamette onun, Allah indindeki, pey­gamberimiz indindeki mevkii senden, benden çok yüksek olacak. Hiç benim imanım ile meselâ Gazalinin, imanı bir olur mu? Elbet olmaz. Ben hazıra konmuşum. O hazret ise, Ömrünü mücahede ile geçirmiş!

Vaziyet bu merkezde olduğu halde biz hakikati dos doğru göreceğimize, felâketimizin asıl sebeplerini bularak kendimizi kur­tarmağa bakacağımıza, kabahati şuna buna yüklemekle, şunu bu­nu muaheze etmekle meşgul oluyoruz, vaktimizi boşu boşuna is­raf ediyoruz. Arada koskoca Rumeli'yi kaybettik. Bu ne müthiş kayıptır. Fakat biz halâ sen, ben diyip duruyoruz. Ne oldu bize? Bizde his kalmamış, bizde duygu kalmamış mı? Hani herifin kıçına vurmuşlar, aşağı mahallede davul çalıyorlar demiş; sonra kafasına vurmuşlar, davul galiba bizim mahalleye geldi demiş. Biz de şimdi tıpkı böyleyiz! Yangın bacamızı sardı, biz halâ uyu­yoruz! Sadi'nin ne güzel bir hikâyesi var:

“Bir gece kervan halkına karışmış, gayet vasi bir çölden ge­çiyordum. Pek yorgun olduğum için bir kenarda yattım, uyudum. Deveci geldi: Kalk, dedi, kervan geçti, gitti. Sen ne yapıyorsun? Benim de senin gibi uykum var; Ben de senin gibi yorgunum. Kaç gecedir gözüme uyku girdiği yok. Fakat nasıl yatarım? Çöl tehlikeli. Sağda, solda, arkada namütenahi mehalik var. Kalk, gözünü aç, bak: Yolda kervandan eser var mı?,.
“Sonra  kalktım,  koşarak  kervana  yetiştim...” Nihayet  hazreti Sa'di diyor ki:
“Yolda uyuyanlar gözlerini açtıkları zaman kervanı göçmüş bulurlar;  yolda kimseyi görmezler!”
Hikâyeyi bizim halimize tatbik edersek görürüz ki:
Kervan: Milletler, çöl de:
Bu mazii atalettir. Madem ki dünyada bulunu­yoruz, bu çölü geçip gitmek mecburiyetindeyiz. Sıkıntıya katlana­cağız. Katlanmazsak arkadan gelenler yolda uyuyanları ezer, ge­çerler. Kanunu hayat böyledir:
Duranlar için hakkı hayat yok. Beşeriyet durmuyor. Durursan muhakkak ezilirsin!

Tarihten misal aramaya hacet var mı? Dünkü çobanlar adam oldular da bizi ezdiler. Bu herifler otuz sene evvel sayı bilmezlerdi! Otuza kadar, o da parmakla, güç sayabilirlerdi! Hesabı yüze kadar biri de çıkaramazdı!  Fakat bugün bakın ne hale geldiler!

Askeri; askerimizi perişan etti, siyasîleri siyasîlerimizi bastırdı. Mu­allimleri bizim muallimlerimizden fazla yararlık gösterdi. Mağlup olan yalnız ordumuz değil. Evet, sen bu memlekette hangi mevki­de isen, kendi memleketinde senin mevkiini işgal eden düşman sana gelip. Bakın, bunlar otuz sene içinde bu hale geldiler. Dün bir vilâyet iken bugün kral oldular: tabi oldukları devleti çiğ­nediler, geçtiler. Çünkü çalıştılar. O sayede insaniyete katıldılar. Biz ise etrafı görmedik, uyumak istedik, onun için çiğnendik.

Bizde vazife hissi yok. Onlar ise vazifelerin ifa ettikten baş­ka fedakârlık da gösterdiler. Benim evvelce Edirne vilâyeti dahi­linde memuriyetim vardı. Ara sıra Bulgaristan'a geçerdim; köy­lerde heriflerin ne kadar çalıştıklarını gözümle gördüm. Hatta bir kere köyün birinde çarıklı, kepeli bir bulgar gördüm. Çoban zan­nettim, lâkin azıcık konuştuktan sonra herifi pek yaman buldum. Sonra bir münasebetle Darülfünun mezunu olduğunu öğrendim. Bakmiz yüksek tahsilli bir herif çoban kıyafetine giriyor da, köy­lüleri irşad ediyor!

İşte düşmanlarımız böyle çalıştılar. Biz ne yaptık? Hiç bir şey. Bundan sonra da yapmazsak, yaşamak yok.
Bizi kurtaracak yegâne çare-geçende de söylemiştim- ma­ariftir; sağlam maariftir, hakikî maariftir. Memlekete bunu so­karsak kurtuluruz, fakat maarif halâ memlekete girmedi. Avam kısmı hiç okumuyor, yazmıyor. Okuyup yazanlar ise ne dünyaya, ne ahirete yarar bir yığın nazariyat ile uğraşıyorlar. Eğer el bir­liğiyle çalışırlarsa eminim ki kurtulacağız, yoksa kurtulmak im­kânı yok.

Evet, din de maarifle kaim, dünya da. Dünyanın maarifle ka­im olduğu kolaylıkla anlaşılır. Fakat din nasıl maarifle kaim ola­bilir? O da pek tabiî. Çünkü insaniyet durmuyor. Günden güne ilerleyip gidiyor. Müslümanlıktan evvel bir çok dinler vardı. Bu­gün onlar kaldırılmıştır. Fakat nazil oldukları zaman o vakit ki insanlar iğin kâfi idi. Sonra devirler değişti. İnsanlar terakki etti. Onun için her din yerini kendisinden daha mükemmel bir dine bıraktı, çekildi. Ta müslümanlığa kadar hal böyle idi. Müslümanlık hatemülüedyandır (dinlerin sonuncusudur). Bundan sonra bir di­ni ilâhi daha gelmiyecektir.

Pek âlâ! Nasıl olur da müslümanlık kıyamete kadar gelip gi­decek insanların ihtiyacına kâfi gelebilecek? Elbet. Çünkü Allah'­ın kitabında, Resulallah'ın sözlerinde her devrede yaşayacak in­sanların ihtiyacını temine kâfi hakikatler var. Yalnız o hakikat­ler ilimle meydana çıkar. Kuran, Ayetullah değil mi? Arz da se­ma da birer Ayetullah'dır. Bizim gibi geri milletler topraktan sade ekin alır; bir az daha gayret ederse su çıkarır. Medenî milletler ise maden çıkarır. Biz sudan yalnız değirmen yapıyoruz. Onlar elektrik istihsal ediyor. Biz buluttan yağmur topluyoruz; onlar yıldırım bile avlıyor!

Maddiyat böyle olduğu gibi maneviyat da böyle. Milletler na­sıl bu yaratılış aleminden, bizden çok, hem kıyas kabul etmiyecek kadar çok müstefid oluyorlarsa âlim bir müslüman da Kitabullahtan, ahadisi nebeviyeden, şimdiki cahil müslümanlara nisbetle sonsuz hakikatlar çıkarabilir. Yoksa vaktiyle icabı kadar tefair yazılmış, elverir diyemiyeceğiz. Gelişmiş devletler geceleri de çalışmış, Allah kendilerinden razı olsun, bir çok eserler vücude getirmişler, fakat dememişler ki: bu eserlerimiz kıyamete kadar size elverir. Siz artık çalışmayın da, yalnız bizim kitapları okuyu­nuz!..

Bilâkis demişler ki: 
Siz de çalışacaksınız. Hem bunları okuyacaksınız, hem de kendi fikrinizi ilâve ederek, zamanınıza göre yeni yeni eserler vücude getireceksiniz.  Böyle  böyle  sonuna ka­dar gidecek.
Halk hayrını, şerrini bilmiyor. Çünkü büsbütün cahil. Biz okur yazar tabaka da zavallıları büsbütün makûs yollara sevk edip du­ruyoruz! Dört senedir ayaklanan, nihayet başımıza bu felâketi ge­tirenlerin çıkarmış oldukları isyanların sebebi neydi?

Hep cehaletleri! kışkırttılar. Onlar da ne yapsın, hakikati hali fark edemedikleri için, her fesada kapıldılar. İşte Arnavutlar! Bakınız ne hale geldiler! Bizi de ne hale getirdiler! Bu da pek tabiidir. Böyle gidersek Allah korusun diğer milletler de ayni ha­le gelecek. Herkes felâketi görsün, akıbeti düşünün de ona göre çalışın. Artık nifakları, şıkakları gömelim. Eski yaraları bir da­ha deşiniyelîm. Örttüğümüz mezarları tekrar eşmiyelim. İstikbal­den ümidi kesmiyelim. Meyus olmıyalım. Zira yeis haramdır; zira yeis en büyük ölümdür



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder