15 Mart 2012 Perşembe

SAFAHAT KURAN TEFSİRİ 8

Öyle bîr Hakimi Ezelîdir ki: İslâm bütün dinlere galip çıkarmak için, peygamberini hem irşad, hem dini hakla telkin va­zifesiyle göndermiştir. Buna şahit ise, Allah yeter.48-28

Hak dini olan İslâmın istisnasız bütün dinlere galip gelece­ğini, bir gün gelip, yer yüzünde mutlak hakim kesileceğini, Hazreti Allah, bize bu âyeti celilede vaad ediyor, hem vaad ile de kalmıyor, bu vaadin kat'iyetine, zatı kibriyasını şahit gösteriyor.

Ne büyük vaad, ne muazzam teyidî

Müfessirierden bazıları bu âyeti kerimenin yalnız gönderildi­ği zamana bakarak daha Mekkenin fethiyle bu vaadi ilâhînin ta­hakkuk etmiş olduğuna kani oluyorlarsa da bizim bu kanaate iş­tirakimiz ancak dini hakkın galebesini, lâkin kat'î, kahır bir ga­lebesini görmekle kabil olabilir.

Demek: vaadi ilâhî henüz tahakkuk etmemiştir.  Demek:  islamın mazisinden daha çok parlak bir istikbali
olduğuna iman ede­rek ona göre çalışmak en büyük vazifedir. Yoksa hem bir taraftan “Allah vaadinde asla
düneklik yapmaz,  asla caymaz”  mealindeki âyetleri dilden düşürmemek, hem diğer taraftan böyle en katî vaadi ilâhînin tahakkukundan meyus olmak, küfrün ve imansızlığın pek garip şekli olur.

Bir cebirbicinin dediği gibi “Bu din ya vahiddir, yahut sıfır­dır. Kesir olmasının ihtimali yoktur.” Dinin vahid olduğuna iman edenler, böyle ikide bir de İsrailoğulları gibi:

Yoksa sizler ki­tabın bir kısmına karşı mümin de bir kısmına karşı kâfir misi­niz?” itabına hedef olmamalıdırlar.

Müslümanlara ve gerçek müminlere dügen vazife, evvelâ Al­lah'ın vaadine kat'iyetle inanmak, sonra bu vaadin bir an evvel gerçekleşmesi için ellerinden gelen her hizmeti başarmak, her şey­den önce başkaları için fazilet örneği olmak, gayret ve ciddiyet numunesi olmak, elhasıl Kur'anın emrettiği bütün güzide ahlâkı yaşatmak ve hayatlarında canlandırmaktır.

Gerçek müminler bu şekilde hareket ederlerse hak dinin, her batıla galebe çalmasına yardım etmiş ve dünyanın en hayırlı ve en şerefli milleti olmak gibi gıbteye değer bir mevki kazanmış olurlar.
Yani müslümanlarm bu şekilde hareket etmeleri, evvelâ kendi istifadelerini sağlayacak, onları yükseltecek, onları şan şeref ve refah   içinde  yaşatacaktır.

Fakat müslümanlar cehalet yüzünden, hurafelere bağlanmak yüzünden bu şekilde hareket etmezlerse Allah'ın vaadi yerine gel­mez mi?

Hâşâ! Allahın vaadi bugün kendilerine müslüman diyen kim­selerle mukayyed değildir, gayet bugün kendilerine müslüman di­yen kimseler bu yolda yürümezler ve insanlık için fazilet örneği ve hidayet rehberi olmağa çalışmazlarsa bundan yalnız kendileri zarar görürler. Fakat hak dini, kendi hedef ve gayesini gerçek­leştirecek bambaşka ve yepyeni unsurlar bulur ve onlara aşıladığı hidayet ve faziletle, dilediği gayeye varır. Çünkü Cenabı Hak “Nurunu bütünlemek ister” ve onu mutlaka bütünliyecektir. Onun nurunu, mutlaka bütünleyeceğine dair olan vaadi ilâhîsi, hak di­ni bütün dinlere galip çıkaracağına dair olan vaadi ilâhîsini hem teyid ediyor, hem bu işin bir emri vaki olduğunu belirtiyor. Onun için bu işin ne zaman olacağını beklemeğe yer yoktur. Çünkü bu iş oluyor. Nur bütünleşiyor, hak galebe çalıyor ve bu iş sonuna kadar böyle devam edecek. Görmeyenler varsa, kusuru basıret­lerinde arasınlar.

***

“Kur'an'ı Biz indirdik, Biz;onu muhafaza edecekler de elbet yine biziz.15-9

Müslümanların istikbali yoktur; müslümanlık günün birinde yıkılıp gidecektir” diyenler, eğer o tasavvur ettikleri elim akı­beti sevine sevine karşılayacak bir takım sefil kimselerse: kendi­lerine hiç. bir şey demeyiz. Yok öyle değil de, bu sözler hakikî din­daşlarımızın hasbıhali giryanı ise: onlara da “yukarıki âyeti celileyi tekrar tekrar okuyun” deriz.

Görüyorsunuz ki: Allahu zülcelâl Kur'an'ın ebediyetini en kuvvetli tekidlerle vaad buyuruyor. Vaadi ilâhide hülf tasavvuru kabil midir? Pek âlâ! Kur'an'ı muhafaza islâmı; islâmı muhafaza ise nıüslümanları muhafaza demek değil midir? Müslümanların yokluğunu tasavvur edersek kur'an'ın yer yüzünde yaşamasına imkân düşünebilir miyiz?

O halde yeise sapmağa yer var mı? Bilâkis yapılacak iş müslümanlara gayret, şehamet, emel, azim, faaliyet ruhu aşılamaktır.

Yeis, imandaki zaafı,  daha doğrusu hiçliği gösterir.

İmanı sağlam bir mümin böyle bir vaadi ezelî karşısında nasıl olur da Allah'dan ümidini kesebilir? Eğer bizim o kahraman eslâfımız en büyük imtihanlar karşısında yeise uğrayan kimselerden olsaydılar, taşıdıkları din emaneti, elbette bugün başka ellerde bu­lunurdu.

Bize yakışan, asırlardanberi elimizi kolumuzu kıskıvrak bağ­layan mel'un yeisi kahredip kendimizi kurtarmak için el ele, başbaşa vererek çalışmaktır. “Biz bu dini ilâhiyi, yaşatacağız. Bu dini ilâhi bizi ebediyen yaşatacaktır.” diyelim de bu iman ile, bu itmi'nan ile geceli gündüzlü uğraşalım.

Aydın geçinenlerimiz halkı tenbellikle, cehaletle, miskincesine bir kanaatle, büsbütün çığırından çıkmış bir tevekkülle itham ediyorlarken kendilerinin de serapa ümitsizlikle hasta olduklarını hiç düşünmüyorlar! İnsaf edilirse, yeisden fena meskenet sebebi olur mu?

Yeis mi meskenetten doğdu, yoksa meskenet mi yeisden pey­da oldu? Sureti kafiyede kesdirilmezse de asırlardanberi cemi­yetin ruhunu kemiren, iliklerini kurutan içtimaî hastalığın yeis­ten, azimsizlikten ibaret olduğu pek sarih olarak görülür.

Milletin, memleketin âtisi olmadığı için kendini beyhude üzme­yerek vaktini hoşça geçirmenin yoluna bakmak... Dünyada bun­dan daha sefil bir düşünüş bulunamaz. Her şeyden önce bu dü­şünceyi kökünden kazımak icapeder. Çünkü yaşamanın, ilk şartı budur. Bizim Kur'an'ımız, ebedî olduğunu nasıl ilân ediyorsa ayni ebedî  ruhu içimizde  taşıyarak  yaşamalıyız.

***

Asra kasem ederim kî, insan i muhakkak ziyandadır. Ancak imanı olan kimselerle amali salihada bulunanlar, bîr de bir­birlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler ziyanda değildir (ASR Suresi)

Öyle dinler vardı ki, onlara sarılanlar gerek bu kâinatın, ge­rek onun ihtiva ettiği varlıkların kevnü fesad (değişen bozulan nesne) olduğunu, onun için hakikî bahtiyarlık peşinde koşanlar için bunu hor görmek, bugünün nimetlerinden, zevklerinden, eğlen­celerinden kaçmak, nefislerini bu kevnü fesad âleminin üstünde bir âleme ayırmak ve hasretmek gerekleşeeeğini zannederlerdi.
Kur'an, onların bu hususta tamamiyle yanıldıklarını açıktan açığa bildiriyor. Allah'ın kitabında varid olan kasemler, (yemin­ler) o gibi zanda bulunanların hatalarını kendilerine bildirmek için ihtiyar olunmuş usul cümlesindendir

Asır nedir?


Asır, zamanın malûm olan bir parçasıdır ki; o da konuşan kim­senin başkalariyle beraber yaşadığı müddettir. İster bu müddet senelerin sayısiyle takdir olunsun da meselâ yüz sene densin, is­terse miktarı hiç tayin olunmasın. Yahut öğle ile akşam arasın­daki bildiğimiz vakittir. Burada her ikisinin ihtiyarı, doğru olabi­lir. İnsanlar evvelkine sövüp saymayı âdet etmişlerdir- Evet, her­kes bulunduğu asırdan şikayetçidir. Sırası geldikçe bu asır, ce­halet asrıdır, alçaklık, mürüvvetsizlik asrıdır, menfaatperestlik, ahlâksızlık asrıdır, der. Hayra dair murad ettiği şeylerin hepsini de kendisinden asırlarca evvel geçmiş olan zamana isnad eder. Onun için Cenabı Hak “asr” namına yemin etmek suretiyle bu itikadın kalplerden silinmesini, insanlar tarafnıdan hor görülen bir mahiy-yetin tazime lâyık sayılmasını murad ediyor.

 

Hüsran nedir?


Burada ki yemin, Cenabı Hakkın bize irad, etmiş olduğu bir hakikati be­lirtmek için varid olmuştur ki, o hakikat de insanın hüsran için­de bulunmasıdır. Bu bir haberdir ki, tekide muhtaçdır. Zira hal­kın bir çocuğunun zannına göre bu Surede istisna edilen a'malin, ahvalin haricinde Öyle işler vardır ki, hiç de hüsranı mucip de­ğildir. Hattâ bunların inanışına göre iman saadeti denilen, fazi­let denilen kayıtlardan vareste kalmak; fikir hürriyeti, fiil hür­riyeti namı altında hiç bir fenalıktan, hiç bir fuhuştan geri kal­mamak, ukbada helaki mucib olsa bile, dünyada nefsin hiç bir hazzını diriğ etmemek ile olurmuş. Yine bu inanışa göre milletler içinde öyleleri varmış ki, ferdleri heveslerine kapılmak, ihtirasları­na esir olmakla beraber servet kazanmağa devam ettikçe, kuv­vet ve kudret sahibi olmak için her çareye baş vurdukça mes'ud olmaktan geri kalmıyorlarmış!.. îster bu adamlar îman etsinler, ister etmesinler, ister doğru dürüst işler işlesinler, ister işlemesin­ler, ister birbirlerine hakkı, sabrı tavsiye etsinler ister etmesinler, müsavi imiş!..

Bu zannı besleyenlerin sayısı her vakit ve her yerde sayılama­yacak derecede çoktur.
Fakat Kur'an-ı kerimin telâkkisine göre bu hattı hareket, hüs­randır (ziyandır). “Husr” lûgatda dalâl, helak, noksan manalarına gelir. Yapmış olduğu işin insana getirdiği her şer, husr'dur. Hüs­ran ve hasaret de bu manayadır. Zira insan o işiyle bir faide pe­şinde koşuyordu. Halbuki netice böyle zuhur etmiyerek yaptığı iş kendisini istediğinden mahrum bıraktığı, bilâkis çekindiğini başına . getirdiği için hüsrana uğruyor. Yani maksadı yolunda dalâle (sa­pıklığa) uğramış, nefsinin arzusunu tatmin hususunda noksanlık göstermiş, fakat peşinde koşarken yorgunluğa uğramış oluyor. Sana elem veren, seni mahrum bırakan, canının sıkıntıya uğramasına, kalbinin ıztırap duymasına sebep olan her şey aradığın zevk için bir noksandır.

Sen kalbe huzur verecek, maişetini refaha kavuşturacak bir iş işler de bilâkis ıztıraba düşersen, kastında dalâla, sa'yinde hüsra­na uğramış olursun. Âyetdeki hüsran ise mutlaktır. Dünyevî ve­ya uhrevî kaydiyle mukayyed değildir. Surede anlatılan vasıflan taşımıyan her mükellef için gerek bu fanî hayatta, gerek onu takib edecek bakî hayatta hüsrandan bir hisse vardır. Zira yukar­da söylediğimiz gibi sure Mekkîdir. Mekkî surelerdeki hitap ise bir çok âyetlerde umumîdir.

 

İman nedir?


Bu sûredeki iman da mutlakdır  ve hiç bir şey ile mukay­yed değildir.  Bununla beraber muhatapların  anladığı  manadadır, îmanı,  umuma karşı hitaba  en mülayim  şekilde  tarif için şöyle demelidir:  İman, nefsin hayır ile şerrin,  fazilet ile  reziletin  ara­sındaki farkı yakinen anlaması, bu varlık  âlemi üzerinde  hayra razı  olan,  lâkin şerre razı olmayan, fazileti isteyen, lâkin  rezileti istemeyen mutlak bir vücudun gizli olduğunu yine o itminan ile bilmesi; mahlûkatı arasından dilediğim esrarı ilâhisinden bazısına mahrem ederek bu mümtaz insanları,  sair insanlara doğru yolu göstermek,  kalplere fasid  heveslerin ve ihtirasların  nasıl  girebi­leceğini,  akıllara sağlam delillerin her yol  ile erişebileceğini  bil­dirmek vazifesi ile mükellef tutmuş olması da o vacibül vücudun rahmet eserlerinden olduğuna itikad etmesidir. Ta kî beşer, o sahih delillere yönelsin, o yol ile kendisine telkin olunan hakikatları iyi  karşılayarak  kabul etsin,  kalbinde fasid heveslere karşı açık duran menfezleri kapasın, o gibi fasid ihtirasların ilerde bek­lenilecek sirayetine karşı da katî, ebedî bir azim ile müdafaada bulunsun.

Yoksa iman, umumiyetle sanıldığı gibi aklın, vicdanın dahli bulunmaksızın sırf taklitten ibaret olduğu halde kabul olunan, mü-cerred mahiyet değildir. Bu çeşit iman, peygamberlerin peygam­berliğini gerçek saymış bir çok milletleri çöküş kurtaramamıştır.

Asıl imandan maksat, ruhun itminanına, ruhî kuvvetlerin itikadları benimsemesine bağlı olan inandır. “Müminler ancak o kim­selerdir ki; Allaha ve peygamberine inanmış, sonra hiç bir veçhiyle şüpheye düşmemiş, Allah yoîmıda ınallariyle, canlariyle sa­vaşmışlardır, îşte gerçek kimseler banlardır.” âyeti bu hakikati apaçık anlatıyor. însanlarm, dünya ve âhirette ziyandan kurtu­luşu  bu imana  bağlıdır.

İnsanların babalarından işiterek öğrendiği, bir müslüman ço­cuğunun manasını, mahiyetini anlamaksizn diline doladığı, hami­yet şevkiyle müdafaasına kalkıştığı imana gelince, bunun Allah nezdinde hiç bir değeri yoktur. Çünkü, herhangi dine mensup bir kimse, bu şekilde yetişir. Allah nezdinde kabul olunan iman, ancak ruhun o itminanıdır ki, ruh onun sayesinde, ulvî bir cevherin içi­ne sindiğini hisseder. Kalbin o itikadıdır ki kalp içindeki mevkiini yine kalp takdir eder. Ruhu, hakikî hayata kavuşturan, ruhu, ke­male yükseltecek her şeyi hazırlayan iman; bu türlü imandır. îman olmadığı" halde iman dedikleri şey ise, ruhları tahrib eden, insan­ları felâkete sürükleyen bir baş belâsından başka bir şey değildir.

 

A'mali saliha nedir?


Sûredeki a'mali salihaya gelince aklî selimin reddetmediği o hayırlı işlerdir ki, herkese faydası dokunur, herkesin menfaatiyle hem ahenk olarak yapılır. Bunların bir kısmı, bütün mahlûkatına her türlü hayır ve iyiliği lütfeden Allah'a karşı arz-ı şükranı ifade eder. Dinin emrettiği ibadetler gibi. Bir kısmı da hayır yolunda malını feda etmek, muhtaç olanlara yardım etmek; yahut verilen hükümlerde adaleti gözetmek, her hangi bir kimsenin zulme uğra­masına imkân vermemek gibi bir takım iyi hareketlerdir. Bir kıs­mı da emanet gibi, iffet gibi, insaf gibi, ihlas ve muhabbet gibi güzide sıfatların asıl kaynağından sadır olan faziletlerdir.

Demek ki ister bedene bağlı bir zahirî hareket şeklinde tecelli eden, ister ruha ait bir batını vasıf şeklinde göze çarpan her şey, amali saliha cümlesin dendir. Nefis, mücahede ile, a'male alıştırırsa, a'mali benimser ve bunları itiyad eder. Dinin emrettiği hü­kümler, bu a'nıâl çevresi içindedir. Onun için kendilerine peygam­ber gönderilmeyen milletlerin, akıl yoluylaeşfettikleri faziletler de bu a'mâl sırasına girer. A'mali saliha'nımyle esasları vardır ki, bütün insanlarca kabul edilmiş ve hepsi tarafından tanınmıştır ve onun için bunlar üzerinde ihtilâf vuku bulmaz. Bu yüzden bu esas­lar Kur'anda “maruf” diye bahis mevzuu edilir ve zıtlarına denilir. Yani, “maruf” olan esaslar aklî selimin kabul ettik­leri, “münker” olanlar da onun red ve inkâr ile karşıladıklarıdır.

 

Tevası nedir?


Tevası, iki şahısdan birinin diğerine bir şeyi tavsiyede bulun­masıdır. Surei şerife, müminlerin birbirlerine hakkı tavsiye ettik­lerinden bahsediyor. Hak, batılın karşıtıdır. Manası hemen her­kesçe malûm olmakla beraber, insanların çoğu bu manayı cüziya-ta hamlederek yanılırlar. Meselâ iğlerinden biri kalkarak batıl ol­duğu ap aşikâr olan bir batılı, hak suretinde telâkki etmek ister. Eğer suredeki hak kelimesi tavsiye eden adamın telâkkisine bağlı olmak lâzım gelseydi o zaman mana şöyle olurdu: “Her biri ar­kadaşına hak olduğuna inandığı şeyi tavsiye eder ve o tavsiye et­tiği şeyi kabul etmesini ister”. Halbuki birinin hak olarak tanı­dığını ve tavsiye ettiğini bir başkasının ayni şekilde tanıması ve onun hak olduğuna kail olması beklenmiyeceğine göre o takdirde tevası, münakaşa ve mücadeleye yol açar. Âyet-i kelmenin iste­diği bu değildir. Onun istediği, iki şahısdan her birinin diğerinde, hak olduğuna inanmış olduğu şeyi araştırmayı tavsiye etmesi, onu hakkın delillerini bulmağa, ve asıl hakka varmak için çalışıp çabalamağa teşvik etmesidir. Şayet hakkı tavsiye eden adam, mu­hatabının yaptığı araştırmada sapıttığını görürse delil ikame ede­rek onu doğru yola çevirecek, onun istidlalde taksirini anlarsa onu ikaz edecek, işlerin iç yüzüne nüfuz etmeksizin dış yüzünde kaldı­ğını his ederse iç yüze nüfuz etmesini sağlayacaktır. Fakat bu vazife yalnız bir tarafa ait değildir, iki taraf da birbirine karşı ay­ni vazifelerle mükelleftirler, ve tevasının manası budur.

 

Hakkı tavsiye:


Birbirine hakkı tavsiye etmek a'mali saliha çevresi içindedir. Onun ayrıca adiyle, saniyle zikrolunmasından maksat, hakkın ga­nini yükseltmek, onun başlı basma bir kurtuluş esası olduğunu anlatmaktır.

Hakkı tavsiye eden bir adamın kendi vasiyeti ile amel etme­se de bu vazifeyi yapmakla kurtulmuş olacağını ve kurtuluşun yal­nız tevasiya bağlı olduğunu sanması yanlıştır. Çünkü “hakkı tav­siye eden kimse”den maksat, “hak üzere olan ve hakkı tavsiye eden” dir. Zaten başkasına bir şeyi tavsiye eden kimsenin, o şey­den en büyük payı almış olması gerektir. Yoksa bir işi lâyıkiyle yapmayan ve lâyıkiyle yaptığı bir tarafından belli olmayan kimse nasıl olur da başkalarını o işi yapmağa davet eder, yahut davet etse de muvaffak olabilir? Kendileri münfcer olan şeylerden çe­kinmedikleri halde insanları “maruf” olan (makbul ve makûl olan) şeylere sevk etmek isteyenlerin, muvaffak olmaları şöyle dursun, insanları vardırmak istedikleri gayeden büsbütün tiksindirirler. Kur'an-ı Kerîm ise ziyandan kurtuluşu evvelâ herkesin hak üze­rinde olmasına, sonra o hakkı tavsiye etmesine bağlamaktadır ve işin doğrusu da budur.

 

Sabır nedir?


Sabır ise bütün seçilmiş ahlâkın ana kaynağıdır. Kur'an-i Ke-rîm'de yetmiş yerde zikrolunması, değerinin büyüklüğünü gösteren bir delil olarak irad edilir. Fakat bu sayıyı ileri sürmek okadar bü­yük bir fayda temin etmez. Bize lâzım olan nokta, Âyet-i Kerîme'-nin bu fazileti öğerek sabırlı kimselerin mutlaka muvaffak ola­caklarını, mutlaka murada ereceklerini müjdelemesidir.

Sabır, ruhun o kudret kaynağıdır ki hak yolunda dayanılma­sı güç olan bütün mihnetlere katlanmak, nefsin hoşlanmadığı bü­tün meşakkatlere göğüs germek ancak onun sayesinde mümkün­dür. Bütün beşerî meziyetlerin kemali, bu meziyete bağlıdır. Bu seciyeden mahrum olmak, yahut bu kudret kaynağından istifade edememek, bir insan için en büyük felâkettir. Fertleri, bu bakım­dan zaafa uğramış olan bir milletin, her şeyi zayıf olur ve bütün kuvvet kaynakları tükenir.  Bunu  bir  misal  ile İzah  edelim:

Milletlerin birine bakıyoruz,  onu ilim bakımından geri  görü­yoruz.  Sebebi nedir? Cehalet ile  pençeleşmekten ve onu yenerek ilim ile aydınlatmak için uğraşmaktan yüz çevirmektir, îlim sa­hibi olmak ise uzun uzadiye çalışmağa, bir çok sıkıntılara göğüs germeğe bağlıdır. Bu çalışmayı ve bu gayreti göze alamıyanlar, yani cehalete karşı savaş açmağa dayanamıyanlar, mukallitklikia iktifa  ediyor ve  karanlık içinde yaşıyorlar.  Bunlar “sabır”  fazi­letinden mahrum insanlardır. Bunlar ilim yolunda hiç bir meşak­kate göğüs germemiş, hiç bir gayret sarf etmemiş oldukları hal­de geçmişlerin gayretlerine kuru saygı göstermekle, onların gece gündüz çalışmış olduklarını anmakla kendi hareketsizliklerinin, gay­retsizliklerinin kusurunu  örtmüş olacaklarını sanıyorlar.  Halbuki bunlar, geçmişlerine karşı hakikî saygı beslemiş olsaydılar, onları kendilerine rehber sayarlar, onların tuttukları yolu tutarlar, araş­tırma yolunda katlandıkları yorgunlukların bir kısmına olsun kat­lanırlar,  elhasıl  onlar  gibi  çalışırlar, çabalarlar, onların varama­dıkları şahikalara tırmanırlar ve böylece sabır dediğimiz o yüksek meziyeti haiz kimseler olduklarını isbat ederlerdi. Milletleri bırakarak fertlere bakalım:

Fertler içinde öyleleri vardır ki, bir şeyler öğrenmek için ça­lışır ve öğrenir. Fakat öğrendiğini başkalarına öğretmeğe takat getirmez. Yani sabr edemez. Böylesi hakkında verilecek hüküm onun sabır faziletinden mahrum olduğudur.           
    
Yahut bir talebe, mektebine bir sene veya iki sene devam eder, sonra tahsil güçlükleri yüz gösterir, dersi bırakır, yahut oku­duğunu anlamak hususunda gevsek davranır, yahut babası tahsil masrafını kısmak ister, oğlunu kendisi için daha kârlı saydığı baş­ka bir işe sürükler, oğlu da ilim peşinde koşmaktan vaz geçerek cehalet yoluna dalar. Bunların hepsi sabır ve sebat faziletinin zaa­fından ileri gelen kötülüklerdir.

Tamahkar adamın bütün iş gücü malını tutmak elinden çıkarmamaktır. Böylesi, bir çok hayırlı işler karşısında kaldığı halde hepsinden yüz çevirir ve hiç birine de yardım etmek iste­mez. Böylece vatanına ve milletine zulmetmiş, milletini hor gör­müş olur. Bu adamın elini bağlıyan sebebi araştıracak olursak “sabr” ın zaafderhal
göze çarpar. Çünkü bu adam vahimesinde dolaşıp, günün birinde üzerine çökmekle kendisini tehdid eden zaruretin korkunç hayaline karşı duracak derecede bir sabra, bir metanete malik olsaydı, kendini bu hırstan kurtarır ve milletine mutlaka faydalı olurdu.

İsrafa dadanan bir adam, keyfi uğrunda bir çok şeyler heder eder. Hevesine baş eğen bir adam, türlü türlü kepazeliklere dalar, nihayet günün birinde varı yoğu biter, hali fenalaşır eskiden sahibi olduğu halde sefalete uğrar. Bütün bunlara uğrama­sının sebebi, nefsanî hava ve heveslerine mukavemet göstermeme­si, yani sabr edememesi, kendini uçurumlara yuvarlanmaktan alıkoyamamışdır  bu adam nefsani temayüllerine karşı sabır ve me­tanet göstermiş olsaydı hem serveti elinden gitmez, hem kendisi de bu felâkete düşmezdi.

Elhasıl bütün rezillikleri saymak, hepsinin asıl sebeplerini araş­tırmak istemiş olsak, ya sabrın zaafında, yahut yokluğunda ka­rar kılarız. Bütün faziletleri de sayacak ve faziletlere kan ve can veren kaynağı araştıracak olursak yine sabr a varırız.

Mevkii bu derece yüksek olan bir fazilet, Âyet-i Kerîme'de anılmağa liyakat kazanmaz mı?

Hak, ilmin medarı hayatıdır, itminan onunla hasıl olur. Ve akıl, onunla yakın sahasına varır. Sabır bütün faziletleri faali­yete geçirir, bütün kötülükleri def eder ve bütün iyiliklere var­lık verir. Bu kadar kıymetli iki esas, insanların başarabilecekleri en değerli işler arasında, herhalde en fazla anılmağa lâyıktır. Çün­kü herkesin dikkatini bunların üzerinde toplamak, ve herkesi bil­hassa bu iki esasa tutunmağa teşvik etmek bu sayede mümkün olur.

Şimdiye kadar verdiğimiz bu izahat, Sûrei Celilede bahis mev­zuu olan bütün esasları kısaca belirtmiş, ve insanlar içinde hüs­randan kimlerin kurtulmuş olduğunu açığa vurmuştur.

Bizim beyan etmiş olduğumuz manaya gere iman, insan ru­hunun o tavrıdır ki; insan, bulunduğu fena halden kurtulmak için o tavra  (o tekamüle)  yükselmiştir.

İnsanların nefsi, şehvetlere düşkünlük bakımından, hayvanlar gibidir. Bir farkı, geçmişdeki bir zevkini hatırlamak, göz önüne getirmek, gelecekte duyacağı bir hazzı tasavvur edebilmektir. Bu yüzden ülfet etmiş olduğu lezzetleri elde etmek, istikbalde onları kat kat sağlamak için gösterdiği hırs, hayvanların hırslariyle Ölçülmiyecek derecededir. Her nefis, heveslerinin ve hırslarının gö­zettiği zevki elde etmek için kuvvetlerini kullanır. Beşerin her fer­di kendisi için lezzetli, yahut faydalı tahayyül ettiği her geyi el­de etmek, nahoş, yahut nıuzur saydığı bir şeyi mahvetmekten başkabir şey düşünmezse, bundan büyük bir fenalık tasavvur oluna­bilir mi? Çünkü bu takdirde arzu ettiği bir şeyi başkasının elinde görünce onu gasb için hücum edecek, yahut kendisi için muzır saydığı şeyi ortadan kaldırmak için saldıracak.

Bir saldırganın tecavüzünü Önlemek için, hücuma uğrayan şahsın kuvvetinden başka bir engel yok. İçlerinden biri de hay­rın, yahut şerrin, faziletin yahut reziletin aslına astarına inanmı­yor. Herkesin nazarında hazzı; hoş veya faydalı gördüğü şeyden ibaret. Ama o şey başkası için fena, yahut muzur olmuş, kendisin­ce müsavi.
Beşeriyetin hayır ile şerri ayırt edemediği devri tasvir eden bu vaziyet, hayır ile şerri ayırt edememenin ne büyük bir mahru­miyet, ve ne büyük bir felâket olduğunu apaçık belirtmiyor mu? Bu vaziyetin en büyük hüsran olduğu aşikâr değil midir?

Hayr ile şerri ayırt etmek esasma, şuuru lâhak olmayan her ferdin dalâletten, kötülükten hissedar olması pek tabii olduğu gibi bu ferdin diğer fertlerle olan muamelelerinde haksız davranaca­ğı da muhakkaktır. Ama bu fert hayr ile şerri ayırt edebilirse vaziyet değişir. Başkasına vereceği ezanın kendisine de ezâ geti­receğini anlar. Git gide bu yüzden vicdan azabı duymağa bağlar. Fakat hayr ile şerri ayırt etmek kâfi değildir. Beşeri kurta­racak kuvvet, her bir hareket ve her bir amel kendisine müntehi olan O fevkalhayal kudrete, o saltanatı kahireye iman etmektir. Çünkü ona iman etmeyen, masivanm ona müsahher olduğunu an­lamayan insanın gözü kör, basireti aksak, vehmi büyük ve gü­vendiği her şey sarsaktır. Böylesi, karşısında gördüğü kuvvetlerin her birini, var oluşunun kaynağı sanır, onun kendi hayatı üzerin­de müessir olduğuna kapılır, sebebini anlamadığı bir ger kendisi­ne isabet ederse o karşılaştığı kuvvetlerden birini sebeb olarak tahayyül eder, yahut emeği olmaksızın kendisine bir hayr isabet edecek olursa vehimleri o hayr için körü körüne bir kaynak icad eder. Bu yüzden nazarında ilâhlar çoğalır, her şeyin sebebini araş­tırmak ve bulmak yolu yüzüne kapanır ve bunun neticesi olarak hayatına ait bütün islerde güvenilmeğe lâyık olmayan şeylere gü­venir durur. Bu ise putperestliğin alabildiğine inkişaf etmesine, beşer aklının bu yüzden bozuldukça bozulmasına ve insanlığın 'hüs­randan hüsrana uğramasına sebebiyet verir.

Fakat gördüğümüz bütün kuvvetlerin bir kuvvetten sadır ol­duğuna, o kuvvetin de bîr iradenin idare etmekte olduğu nizama tabi olduğuna iman eden kimse, karşılaşacağı hayrın, yahut şer­rin sebebine vakıf oluncaya kadar araştırmalarda bulunmak ister, yahut işi mukadder esbaba vardırmak her akıl için vacib olduğuna itikad eden insan, şüphe yok ki, bu sapıklığın şerrinden emin kalır ve kâinatta mevcut olan eşyanın hepsi de gözüne müsavi gö­rünür, cümlesinin bir Allaha ait olup bu hususta hiç birinin diğe­rine karşı bir imtiyazı olmayacağını, arada bir fark varsa husu­siyetler itibariyle olacağını yakineıı anlar, bu sayede kalbi her bakımdan sükûnete kavuşur, birliğine inandığı Allah'a karşı itima­dı artarak a'mel ve efalinde Onun ezelî kanununu aşmaz, esbab ve müsebbibatm tabi olduğu nizamdan ibret alarak huzur ve it­minan içinde yağar, kudreti ilâh'iye hakkında anlayabileceği mer­tebeyi anladıktan sonra hiç bir şeyden korkmaz olur.

Bu yüksek hikmetin insanlar arasında doğru yollan göste­recek, şek ve şüphe perdelerim açacak müjdeciler ve peygamberler zuhurunu icab ettireceğine inanmıyan, o güzîde varlıkların pey­gamberliğini teyid eden delillere karşı göz yuman insan, bu mür­şitlerin irşadından istifade olunmaksızın elde edilmesi güç, yahut büsbütün imkânsız bir takım bilgilerden, hakikatlerden mahrum kalır, hayatî meselelerin bir çoğunu anlayamaz, efalinin çoğunda doğru yolu göremez, hayra çalışmak isterken şerre düşer, men­faat ümid ettiği yerden zarar görür. Acaba bundan büyük bir zi­yan olur mu?

Fakat Allah'a karşı imanını, şu bizim beyan ettiğimiz tarz­daki imanını kaybeden adamın giriftar olacağı hüsranın ilk de­rekesi, kudret ve azemeti -bütün varlık âlemini sarmış olan Kadiri Mutlaka tam itimattan doğan azim kuvvetinden mahrum olması­dır. Mahrum olacağı nimetin en hafif derecesi de güçlüklerle karşılaştığı zaman ruhun en büyük desteğinden uzak düşmesidir. Uğ­rayacağı ziyanın en naçiz mertebesi ise türlü türlü hava ve he­vesler arasında şaşkın kalarak yöneleceği doğru yolu gösterecek bir rehber bulamaması, içinden çıkamayacağı karanlıklara düş­mesidir.

Hangi mahrumiyet bundan  daha büyük olur? Fakat bu mahrumiyet fertlere has değildir.  Çünkü milletler de fertler gibi bu mahrumiyete uğrarlar.

A'mali saliha   (yararlı işler), en çok, sağlam imana 'bağlıdır. Bununla beraber halk içinde şu zannı da besleyenler var:  Güya, iman, ef'ale tesiri olmayan, içte kalan bir hayali, bir mücerred ma­hiyeti ifade eder bir kelimedir! Yahut bir şahsın kendini diğerin­den ayırt etmek üzere edinmiş olduğu itikaddır. Bir müslümamn muvahhid olduğuna, Hazreti Muhammed'in ümmetinden bulundu­ğuna itikad ederek sair dinlere bağlı olan kimselerden kendini ayır­dığı gibi! Yahut bir dine mensup olup herkes gibi o dine ait ol­duğu sanılan her şeye itikad etmekle beraber kendini o dinin muktezasınca harekete mecbur görmemesi gibi! Böyle bir iman, sahibi­ni  hüsrandan  kurtaramaz!   Şüphe  yok   ki   hüsrandan  kurtulmak için a'meli salîh (yararlı iş ve hareket) Iazımdır. Bu yararlı iş ve hareketlerin ne olduğunu yukarda anlattık. Bunları ihmal edenle­re, gerek dünyada, gerek ahirette yüklenecek ziyan kadar büyük ziyan  tasavvur  olunamaz.   Hüsrana bu  manayı  yerdikten  sonra, o imanı kaybedenlerin ve yararlı iş ve hareketleri terk edenlerin de hüsran içinde oldukları açığa çıkar. Çünkü Âyet-i Kerîme mü-min'lerden olmayan ve yararlı işler işlemeyenlerin  hüsran içinde olduklarını,   apaçık  bildiriyor.

Bunun ise hangi zamanda, hangi mekânda olursa olsun, han­gi hal üzere bulunursa bulunsun, bütün beşere şamil olduğunda şüphe yoktur.

Surei celilede milletlerin de, fertlerin de ziyandan kurtuluşunu temin edecek iki esas (iman ve a'mali saliha) zikrolunduktan son­ra iki esas daha varid olmuştur ki, bunların her biri fertlerin el birliğiyle gerçekleşir. Bunlar, birbirine hakkı tavsiye etmek, bir­birine sabrı tavsiye etmek! Tek fert, bunları tek bağına eda ede­mez. Çünkü “birbirine tavsiye” ancak müteaddit şahıslar tarafın­dan yapılabilir. O halde sayıları ne kadar çok olursa olsun, mil­letin fertlerinden her biri tanıdığı sair fertlere hakkı talep ve il­tizam ile, her işte sabr ve metanet dairesinde hareket ile vasiyette bulunmadıkça hüsrandan kurtuluş yoktur. Eğer tek bir şahıs bu vazifeyi ifa eder de başkasına vasiyette bulunur,  lâkin başkaları onun ifa ettiği bu vazifeden geri durursa cümlesine behemehal dün­yada hüsran gelecektir. Zira bir milletin en büyük kısmı haktan, ve herkesi hakka çağırmaktan yüz çevirir ve kalplerdeki sabır ve metanet zaafa uğrarsa,  şüphe yok  ki, o millet  batılın  istilâsına uğrar,  o milletin azmi korleşir,  hali fenaîaşir ve böylece kendisi izmihlal uçurumunu boylamış olur. Dünyada bu böyledir, Âhirete gelince,  orada ziyan,  yalnız vazifesini yapamayana,  yahut kendi­sine hak' ve sabır tavsiye olunduğu halde  bu tavsiyeyi dinleme­yene ve kabul etmeyene ait olur. Eğer tavsiyede/bulunan adam, sözünün dinlenmesi için muhtaç olduğa vasıtaları elde etmez de muhatabının kabulünün imkansızlığı kendisinin nasihat husu­sunda tuttuğu yoldan ileri gelirse, yani o nasihatlan başka bir suretle anlattığı takdirde kabul etmesi ümid olunursa o zaman ahiretteki hüsrandan onun da hissedar olması lâzım gelir.

Kötülüklerin alabildiğine yayıldığını gördükleri halde ağılla­rını açmayan, kötülüklerin önünü almak için hiç bir harekette bulunmıyan bir millet hangi kurtuluşa lâyık olabilir. Kötülükler ise fertlerin bozulmasına ve milletlerin çökmesine sebep olur.

Birbirine hakkı tavsiyeye,  birbirine sabra tavsiyeye iki  esas dahil oluyor ki, biri marufu emir, diğeri münkeri nehiydir. (Maru­fu emir, iyiyi, doğruyu, güzeli istemek, münkeri nehy kötüyü, ba­tılı, çirkini yasak etmek). Zira hak ile vasiyette,  hakka davette bulunan adam batıldan nehiyetmedikçe bu vazifeyi tamamiyle ifa etmiş sayılmaz. A'mali salihanin (yararlı işlerin) güçlüklerine sabr ile tavsiyede bulunan adam a'mali rezillenin  (rezil ve kötü işlerin) kötülüklerini, güzel işlerin bırakılmasından husule gelecek neti­celeri anlamadıkça ve göstermedikçe maksada varamaz. Fertlerin­den  herbiri  elinden  geldiği  derecede  bu  farzı   eda  etmeyen  bir millet için dünya ve âhirette ziyandan kurtulmağa imkân yoktur. Hüsrandan (ziyandan) kurtulmak isteyen her millete şu farzı eda etmek vacibdir O da: 

Hayrı tavsiye etmek, gerden  korun­mak, yahut birbirine hakkı, birbirine sabrı tavsiye etmek.

Şayet bir millet ahlâkça uğradığı alçalmalar yüzünden hayr namına, hak namına vuku bulan tavsiyeleri kötümsüyor, yahut herkesi hayra davet etmek hususunda gevşeklik göstermeyi tercih ediyorsa bu hal o milleti dünyada zillet, esaret ve izmihlale, ahirette azaba sürükler.

Bîr millet bu yolda gevşeklik gösterdiği halde onun ıslâh ediIemiyeceğine inanarak  ortalıktaki fenalığa yalnız  kalben  bûzzetmek suretiyle, dünyadaki hüsrandan olmasa bile, uhrevi hüsran­dan kurtulacağına kail olmak, hiç bir kimse için caiz olmaz. Gerçi bugünkü müslümanlardan bir kısmı, bilhassa din âlimleri buna zahib olmaktadır. Fakat bu zehaplarında pek büyük hata ediyorlar. Çünkü bunların vazifesi kendilerinden yüz çevrilse de, başka ne yapılsa da, halkı irşad etmek ve ziyandan kurtulmanın yolunu gös­termektir. Onun için bu vazifeyi başarmaktan kaçınmağa imkân yoktur. Şu var ki gerek ulemâya, gerek ulemadan görünenlere bu vazifeyi eda için halin, zamanın bütün icaplarını, her milletin hu­susiyetlerini nazarı dikkate almaları, söz söylemenin usulünü öğrenmeleri, söz söyleyebilmeleri için milletlerin tarihini, milletleri yük­selten ve alçaltan amllerin mahiyetini öğrenmeleri, ahlâk ilmine, ruhiyat ilmine vakıf olmaları, elhasıl batıl fikirler akıllara nasıl yol bulur, akıl ile hakkın arası nasıl bulunur, insanlar serden na­sıl korunur, hayra nasıl cezbedilir gibi bütün incelikleri bellemele­ri ve ona göre insanlara hitab etmeleri lâzımdır. Bunları öğrenme­den halka karşı söz söylemeğe teşebbüs ettikleri takdirde halka bir şey öğretemiyeeckleri için halkın vebalini yüklenmiş olurlar. Bunların âciz olduklarını söylemeleri de bir fayda temin etmez. Zira bunlar dedikodu ile, elfaz münakaşası ile o kadar vakit kay­bediyorlar ki, kayıb ettikleri bu vakit, müsbet ilimleri tahsil et­melerine fazlasîyle kâfi gelir. Bunlar da eski büyükler gibi ilim tahsiline çalışırlarsa Allah da onlara yardım eder. Halbuki böyle yapacaklarına lüzumsuz bir takım tahayyüllere dalarak vakit kay­bediyor, sonra acz iddia etmekle vebalden kurtulmayı umuyorlar. Bunlar mazeretlerinin kabul olunmasını değil, başlarına bir be­lânın gelmesini beklemelidirler.

Bu belâdan kurtulmak isteyenler, gösterdiğimiz tarzda çalışmalı, uğraşmalı ve bu surenin anlattığı dört esasa sarılmalıdırlar. Çün­kü bu dört esas, insanların bahtiyarlığını temine kâfidir.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder