15 Mart 2012 Perşembe

SAFAHAT KURAN TEFSİRİ 9

 

 

Yer yüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki (harabeler karşısında) ibret alacak kalpleri, (geçmişin encamını )duyacak kulakları ol­sun. Hiç şüphe yok ki kör olan gözler değil, sinelerdeki yürekler kör.  Hacc: 22/78 

 

Allahu zulcelâl bir çok milletleri yok etti, bir çok kabileleri yer yüzünden kaldırdı ye bir çok memleketleri alt üst etti. Fakat bir taraftan adli-ilâhisi bir milletin yerine diğer bir millet getirmekte, her an başka başka insanlar yaratmaktadır. Cenabı Hakk'ın gerçi rahmeti gazabına galiptir, fakat her bir amel için bir karşılık koy­muş,  kemali  hikmeti  ile  her  hadiseye  bir  sebep  tayin  etmiştir. Kur'ân-ı Kerîm “rabbin bir kimseye zulüm etmez” der ve bu bir kat'î hakikattir. Onun için Allah'ın her hükmünde mutlaka bir hik­met vardır. Ve o hikmeti araştırmak, en dürüst ve en verimli ha­rekettir.

Cenabı Hak, insanlara, dünyanın her tarafını gezerek selef ve halef hakkında sadır olan hükümlerini  araştırıp  anlamalarını ve, ibret alarak doğru yolu tutmalarını, dünya ve âhirette hayır ve saadetten en büyük nasibi almalarını emrediyor. Onun için Âyet-i Kerîme'de “de ki, yer yüzünde gezip dolaşın da, (peygamberleri) yalanlayanların akıbetini görün” deniliyor.

Kimin düşünür kafası, görür gözü muhakeme eder aklı olur da dünya hadiselerini inceler, milletlerin başlarından geçenleri dü­şünür, eskiden gelen giden milletlerin tarihine dalar ve Cenab-ı Hakkın kitabında beyan buyurduğu vak'alardan ibret alırsa, her şüpheden azade olarak şu hakikate hükmeder: Her milletin başına gelen belâ ve musibet, o milletin aşkınhği, taşkınlığı, doğru yoldan sapması, ilâhi kanunları tanımaması, veya bu kanunları kendi ihtiraslarına göre tevil etmesi ve böylece kendi kendine zul­metmesi yüzündendir. Kendine bu şekilde zulmedenler, dünyada zillet, âhirette azap çekmeğe kendilerini mahkûm etmiş olurlar.

Kanunu ilâhi insanların, cemiyetlerin, umumî menfaatlere ait işlerde birleşik davranmalarını; cemiyetin bütününü alâkalandı­ran işlerde sarsılmaz bir bütün teşkil etmelerini, kuvvet kazanmak için ellerinden gelen her şeyi yapmalarını emrediyor ve bu emrin yerine getirilmesi mukabilinde bu dünyada refah içinde yüzen bah­tiyar bir hayatı ve âhirette sonsuz bir mükâfatı vaad ediyor. Böy­le yapmayıp da fertleri ve fırkaları birbiriyle didişen; birbiriyle didişmek ve boğuşmak yüzünden zaafa uğrayan milletlerin bu ha­lini de dünyada bedbaht yaşamağa ve başka milletlerin esaretine düşmeğe sebep kılıyor. Onun için gerek eski milletlerin başından geçenlere gerek bugünkü milletlerin haline bakan bir insan, basi­ret körlüğü ile malûl değilse, “hepiniz birden elele veriniz” emri ilâhisindeki sırrı, “ayrılmayınız, didişmeyiniz, yoksa korkaklaşırsınız, devletiniz de elinizden gider.” nehyi ilâhisindeki hikmeti der­hal idrak eder ve başka türlü her hareketten muhakkak ki ko­runur.

Cenabı Hak, kendilerine güvenmek doğru olmayan adamlara  inanmayı, bel bağlamayı, asayişin bozulmasına, halin fenalaşması­na sebep kılmıştır. Bir kimse tutmuş olduğu işi, başa çıkarabil­mek için faraza öyle bir adama güvense ki kendisiyle hiç bir mü­nasebeti yok. Aralarında hiç bir bağlantı, hiç bir sağlam alâka ol­madığı gibi, kendisine güvenilen o adam da karşısındakinin iyili­ğine çalışmak için hiç bir saik bulunmuyor. Şüphe yok ki böyle bir adamın  tuttuğu iş ziyan ile neticelenir.

Bu böyle olduğuna göre, bundan gaflet etmek ve bu hakikate aykırı bir yol tutmak reva mıdır? Onun için Kur'an bizi bu yolda irşad eder ve “düşmanınızı yar ve sırdaş edinmeyin” der.

Her ferdin, mensup olduğu milletin fertleri arasındaki mevkiine göre ifası üzerine farz olan bir vazife vardır ki bu dünyada mes'ut bir hayat sürmek, âhirette de kendisine iyi bir yer hazır­lamak iğin o vazifeyi başarması, elzemdir. Şayet bu fert, bu vazi­feyi yapacağına bir takım sefahatlere dalar ve sefahatin zevki için­de kendini kaybederse yalnız kendine zarar vermekle kalmaz, üs­telik en büyük vebal altında kalır. Çünkü zararı nefsine münha­sır kalmaz da kötülüklerinin tesirinden cıvarındakiler de mütessir olur. Onun uğramış olduğu ahlâk bozukluğu, onun doğru yoldan sapıtkanlığı hemşehrilerinin de, vatandaşlarının da başını ateşe ya­kar.

Sefahate  dalarak  şahsî vazifelerini ve insanlık  vazifelerini unutanların hali göz önündedir. Bunları görmemek için kör olma­lı. Cenabı Hakkın bize bunların ahvalini beyan eylediği vak'alarda ise, en büyük ibretler vardır.

Cenabı Hak diyor ki:

“Nice ülkeleri sefahate dalarak nankörlük etmeleri yüzünden helak ettik. Onla­rın helakinden sonra yurtlarında barınabilenler, çok kısa bir za­man barınabildiler ve Biz onların varisi olduk. Bunların içinde se­fahate dadanmış olanları azabımıza giriftar ettiğimiz zaman, ban­lar bize yalvarıp yakarmağa başladılar. Buna karşı deriz ki: Bugün bize yalvarmayımz, çünkü Bizden yardım göremezsiniz. Sebe­bi, sizin yer yüzünde nahak yere şımarmanız ve eğlenmenizdir.” İşte bu, zevk ve sefahate dalarak vazifelerini yapmayanların akıbetidir.

İnsanın bilgiden nasibi pek naçizdir. O kadar ki bilgisi ile ken­dine has olan menfaatleri bile kavrayamaz. Ne istifadelerinin asıl kaynaklarını bulabilir ki bunları ele alsın, ne de felâketlerinin giz­lendiği yeri keşfedebilir ki bunlardan sakınsın. İnsan zayıf yara­tıldığı için Cenabı Hak ona  kardeşleriyle ve  arkadaşları ile elele vermeyi emrediyor,  onu el birliği yapmağa teşvik ediyor.  Ferdîn şahsî ve  hususî  menfaatleri  hakkında  aklın  vereceği  hüküm  bu tarzda olursa bütün bir milletin işlerini ele alan kimseler hakkın­daki hükmün ne olması icab ettiği kendiliğinden ortaya çıkar. Onun için Cenabı Hak, peygamberine de, arkadaşları ile danışmayı emr­etmiştir. Müminleri de öğütlerken, “onlar her işlerini birbirleriyle da­nışarak yaparlar” demiştir. Her açık göz, bu dosdoğru yolu muhakkak ki görür. Ve her uyanık basiret muhakkak ki bu dürüst mes­lekten ayrılmaz.

Bir memleketin, bir milletin işlerini ele alan kimseler, her şey­den önce onun müdafaasını sağlamak zorundadırlar.  Çünkü müdafaasız  kalan  her memleket,  mutlaka  kendisine  saldıracak bir düşmanla karşılaşır. Bu yüzden bir memleketin işlerini  ele  alan­ların ilk ve en mühim, en hayatî vazifeleri, her düşmanlığı, her tecavüzü püskürtmek için kesin tedbirler almaktır. Yoksa memle­ketlerini de, kendilerini de helake mahkûm ederler. Kur'ân-ı Ke­rîm bunu bize bildirerek:

“Düşmanlarınıza karşı elinizden gelen her kuvveti hazırlayınız” der. Böylece hem kuvvet hazırlamayı emreder, hem o hazırlanacak kuvvetin derecesini takatin son haddi­ne vardırdıktan başka bu kuvvetin zaman icaplarına ve kendisin­den  korkulan  düşmanın  kuvvetine  uygun  ve  üstün  olmasını da ister.

Her hak sahibine hakkını vermek, her şeyi yerli yerine koymak, her işi erbabının eline vermek, memleketi milleti koruyacak, mem­leketin kuvvetini arttıracak, nüfuzunu sağalamlandıracak, asayişi bütünleştirecek, milleti türlü türlü içtimaî hastalıklardan koruya­cak en kuvvetli tedbirlerdendir. Onun için Kur'ân-ı Kerîm “Her mevkii ehline veriniz ve hükmettikçe, adatet gereğince hükmediniz.” der. Adalet, her işi ehline vermekle mümkün olur. Her iş: “Her i ehline vermekle tecelli eden adalet, en geniş emniyeti ve en sağlam is­tikrarı doğurur. Adalet, emniyet ve istikrar ise bir milleti saadet ve refaha kavuşturur.

Yer yüzünü dolaşanlar, milletlerin tarihini okuyanlar bir az basiret sahibi iseler, görürler ki, bir memleketin alt üst olması, bir hâkimiyetin yıkılması bir millet arasında ayrılıkların baş gös­termesinden, bu ayrılıkların keskinleşmesinden, yahut işlerin güvenilmeğe değer ehliyetli kimselere verilmesinden, yahut meşve­retten istinkâf ile istibdada temayül gösterilmesinden, yahut mem­leketi müdafaa için gerekleşen tedbirlerin alınmamasından ileri gelmektedir. Demindenberi nakledegeldiğimiz Kur'ân âyetleri ise, bütün bunlardan korunmayı emretmekte ve böylece müminlerin gözlerini en büyük hakikatlara açmaktadır.

Şayet bu âyetleri okuyanlar içinde bunların birer kat'î haki­kat ifade etmekte olduğunu akıllarına sığdıramıyanlar varsa, yer yüzünde gezip dolaşsınlar, gelmiş geçmiş bütün milletlerin tarihini okusunlar. Bütün görgülerinin ve incelemelerinin neticesinde vara­cakları hakikatlar, Kur'ân-ı Kerîm'in anlatmış olduğu hakikatlarm tıpkısı olacaktır. Fakat bu hakikatları idrak etmek için duyan bir kalp, işiten kulak ve gören göz sahibi olmak gerektir. Çünkü, -ayet-i Kerîme'de beyan olunduğu gibi, gözler kör olmaz da, sinelerdeki kalpler kör olursa, hiç bir görgü, hiç bir tecrübe kâr et­mez. Ve kalplerini körleştiren kimseler, ebedî hükmü giymişdirler [Merhum üstad Mehmet Akif 30 Temmuz 325 (1909) de yazdığı bu yazıyı, merhum Mısır müftüsü Şeyh Mehmet Abdu'nun bir yazısından ikti­bas etmiştir.  Biz de bu yazıyı  tadil ederek aldık. Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Yayınevi: 154-157.] .

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder