24 Nisan 2012 Salı

KIBLE ve BAKARA SURESİ

KIBLE AYETLERİ MEAL-ANLAM ÇALIŞMASI

Bakara 142-143-144-145-146-147-148-149-150

Bugün kendisini Müslüman olarak tanımlayan insanlara “KIBLE nedir” şeklinde bir soru yöneltilecek olursa sanıyoruz ki istisnasız “Namazda yönümüzü dönmemiz farz olan Kabe’nin coğrafi yönü” şeklinde bir cevap alınacaktır. Tüm tefsir ve ilmihal kitapları da benzer tanımlamayı yapmaktadır. Bu kadar kesin ve istisnasız bir cevabın yanlış ya da eksik bir tanımlama olabileceği ihtimali var mıdır?

Bu çalışmada, bizim ayetlerden çıkardığımız derse göre Kuran’ın, dolayısı ile İslam’ın en temel kavramlarından olan KIBLE kavramının anlamı incelenmiş ve Kuran bütünlüğü içerisinde yukarıdaki tanımın – maalesef – Kuran’da anlatılan KIBLE kavramı ile alakasının olmadığı, gerçekte bir manifesto sayılabilecek kuşatıcı anlam bütünlüğünün ise unutulup gittiğini tespit etmiş durumdayız.

Bakara suresinin 142-150. Ayetleri arasında anlatılan KIBLE konusu hakkında tefsirlere ve tarihi rivayetlere bakıldığında özet olarak aşağıdaki mana ve kendi içlerinde bir çok çelişki ve ihtilaflar ile karşılaşmaktayız.

“ Hz. Muhammed ( selam ona ) peygamber, Mekke’de vahiy ile risaletine başladığından itibaren Namaz kendisine emrolunmuştu ve namazlarını;
a) Kabe’ye dönerek kılıyordu,
b) Kabe’yi araya alarak Kudüs’e doğru kılıyordu,
c) Kudüs’e dönerek kılıyordu.

Yıllar süren ve sadece çok az sayıda sahabenin bulunduğu Mekke dönemine ait hem de Salat ile ilgili bir konudaki  rivayetlerin içindeki bu inanılmaz çelişki, konunun sonradan saptırıldığını kanıtlamakta ve “resmi yoruma” uygun tevil bulma gayretlerinin en açık delilleri olsa gerektir. Ayrıca, Kuran surelerinin hiç birisinde Salat da herhangi bir Kıble’ye dönmek ile ilgili en ufak bir ima dahi bulunmamaktadır )

Mekke’den Medine’ye hicret edince,
a) Kendisine, özel bir vahiy ile Kudüs’e dönmesi emredildi ve sekiz ay ( dokuz ay, oniki ay, onaltı ay, onyedi ay, onsekiz ay rivayetleri de vardır ) bu yöne doğru namazlarını kıldı,
b) Mekke’de başladığı gibi namazlarını Kudüs’e doğru kılmaya  Medine’de de devam etti ( sekiz ay ile onsekiz ay arası ), daha sonra Bakara suresinin 142-150 arasındaki ayetleri nazil oldu ve Kıble, Kudüs’ten Kabe’ye döndürüldü. Bunun üzerine Yahudiler ve Münafıklar bu duruma tepki gösterdiler ve Muhammed peygamberi tutarsızlıkla, batıl üzere olmakla suçladılar ve onun “yeni” kıblesine uymadılar.

 Sanki Yahudiler bu ayetler inene kadar Muhammed peygamberi kabul etmişler, ona tabi olmuşlar, beraber namaz kılıyorlardı da bu kıble değişimi üzerine onu terk etmişler şeklinde tefsir etmişlerdir.  Oysa diğer yüzlerce ayete kendilerinin verdikleri tefsirlere bakıldığında böyle bir durumun asla olmadığını ve Yahudilerin çok büyük bir kısmının Muhammed peygambere daha ilk günden itibaren asla tabi olmadığı hatta kendileri için bir tehdit görerek Mekkeli müşriklerle gizli ittifaka girdiklerini yazdıkları görülecektir. Kaldı ki Kuran’ın birçok ayetine dayanan bu durum apaçık bir gerçektir. Münafıklara gelince, onlar zahirde peygambere her konuda uymuş görünmüşlerdir, kaldı ki bu kadar kolay bir konuda muhalefet edip kendilerine açığa vurmaları düşünülemez bile. Aynı tefsirler içinde bu kadar büyük çelişkiler nasıl olurda görmezden gelinebilir anlayamıyoruz.

Genel olarak bu güne kadar yazılan tefsirlerde Bakara suresinin 142-150. Ayetleri arasında yer alan Kıble konusu bu bilgi üzerine işlenmektedir ve sadece namazda yönünü Kabe’ye dönmenin farziyetini bildiren ayetler olduğu paradigması ile yorumlanmaktadırlar. Herhangi bir tefsir kitabına bakanlar, genel olarak yukarıda anlattığımız yorumları göreceklerdir.

Sonunda, hemen hemen tüm mezhepler, ekoller ve alimler bu ayetler ile “namazda yönünü Kabe’ye çevirmenin bir farz olduğu” konusunda ittifak etmişler ancak ayetlerin içeriğine ait yorumlarda ve bu yorumları üzerine oturttukları rivayetlerde bir çok çelişki olduğunu da belirtmişlerdir. Dahası ayetlerin iç ve Kuran bütünlüğündeki tutarlılığına uymayan bu zorlama yorumların mantıki ve akli çelişkilerini de açığa vurmuşlardır. Konu ile ilgili hemen hemen tüm görüşlerin ve ihtilafların detaylı açıklamaları Fahreddin-i Razi’nin Tefsir-i Kebir adlı eserinin ilgili bölümünden okunabilir. Bu aralarında da ihtilaf ettikleri ya da geçiştirdikleri çelişkilerin en önemli gördüğümüz bazıları şunlardır :

1- Muhammed peygamberin Mekke’de namazlarını hangi kıbleye dönerek kıldığı konusu,
2- Bu emrin kendisine ne zaman verildiği ve neden bu kadar “önemli” bir konuda Kuran’da hiçbir ayet bulunmadığı,
3- Habeşistan’a hicret eden Müminlerin dönene kadar ve Medine’ye hicretten önceki 2 yılda, Musab bin Umeyr önderliğindeki Medine’deki Müminlerin namazlarını hangi kıbleye doğru kıldıkları ( bu sorulara nedense hiç kimse değinmemiştir )
4- 142,143,144. Ayetlerde bahsedilen rivayetlere uygun olarak Kıble değişimi söz konusu ise en az 3 kıble olması gerektiği, iki kıblenin Kabe ve Kudüs ise 3. Kıblenin neresi olması gerektiği, yok eğer iki kıbleden bahsediliyor ise ilk kıblesi Kabe olan ve Medine’de uzun bir süre ( rivayetlere göre sekiz ay ile on sekiz ay arası ) Kudüs’e döndükten sonra tekrar neden Kabe’ye döndürüldüğü  ve eğer böyle ise ikinci dönüş ile ilgili ayetin aynen ilk dönüş emrinin de olmadığı gibi neden Kuran’da bulunmadığı,
5- Eğer ana mesele namazda Kudüs’e dönmek ise, Medine’de uzun bir süre Kudüs’e dönerek namaz kılındığı halde neden Yahudilerin hemen Muhammed peygambere tabi olmadıkları, eğer mesele bu değilse Allah’ın neden böyle bir şey emredip sonra tekrar tersine döndürdüğü ( haşa, subhanAllah ),
6- Çok şiddetli emir kipi ile gelen ve hiçbir istisna da eklenmeden “nereden çıkarsanız, nerede olursanız yüzlerinizi Mescidil Haram’ın tam ortasına çevirin” cümlesi pasaj içinde üç ayette üzerine basa basa vurgulandığı halde neden bir kere bile “salatta ( namazda ) yüzlerinizi çevirin” şeklinde bir cümle olmadığı, buna rağmen neden sadece namazda Kabe yönüne dönülmesi gerektiği, bir istisna içermediğine göre, mesela evlerin kapılarının neden Kabe yönünde yapılmadığı, Müslümanların otururken, yürürken, yatarken neden Kabe’ye dönmelerinin farz olmadığı,
7- Yahudilerin hep birlikte namazlarını Kudüs’e yönelerek kıldıkları belirtildiği halde 145. Ayette neden “onların bir kısmı bir kısmının Kıblesine uymazlar” şeklinde bir bilgi verildiği. Eğer “onların” zamiri ile Hristiyanlar ile Yahudiler kastediliyor diyorlarsa bu ikisini Kuran’ın zaten ayrı iki ümmet yani ayrı iki inanç üzere olduklarını belirttiği ( Bakara 113 v.d. ), dolayısı ile bunun zaten imkansız olduğu,
8- 144. Ayette “seni hoşnut olacağın bir kıbleye çevireceğiz” dediği halde, 145. Ayette neden “ andolsun eğer sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların hevalarına uyacak olursan gerçekten zalimlerden olursun” şeklinde bir ikaz geldiği, kaldı ki hoşnut olduğu Kıbleye döndükten sonra neden tekrar Yahudilerin kıblesine dönmek isteyeceği. Ve gene kendi yorumlarına göre Muhammed peygamber Medine’ye geldiğinde “Yahudilerin kalbini ısındırmak” için Kudüs’e doğru uzun bir süre namaz kılmıştı. Bu süre içinde onların hevalarına uyarak zalim mi olmuştu, eğer böyle bir hata yaptıysa, Allah bu büyük hatayı düzeltmek için neden bu kadar uzun süre ( rivayetlerine göre sekiz ay ile onsekiz ay arası ) bekledi. ( Allah’ı tenzih ederiz)
9- Bu ayetlerin indiği sırada Seleme oğulları mahallesinde bir mescitte namaz kılan Muhammed peygamberin, namazın ortasında kıblesini Kudüs’ten Kabe’ye döndürdüğünü ( Kuzeydoğudan Güneye, yaklaşık 150 derecelik bir dönüş )ve bu nedenle o mescide Kıbleteyn Mescidi ( iki kıbleli mescit ) dendiğini anlatırlar. Rasulullah’ın Medine’ye ilk geldiğinde inşa ettiği Mescidi Nebevi’de aynı şeyin yapıldığı hakkında ise zerre rivayet yoktur, kaldı ki annelerimizin evlerinin mescidin iki yanına bitişik yapıldığı ve böyle bir dönüşte tamamen yıkılıp yeniden yapılması gerektiği halde. Bu kadar büyük ve önemli bir hadise vuku bulduysa ki onların anlattıklarına göre olması gerekir, neden bu konuda en ufak bir haber bile bulunmamaktadır.

Bunlar gibi daha onlarca çelişki ve tutarsızlık sayılabilir, ancak bu kadarı yeterli görülmektedir. Şimdi akla gelen soru bu kadar “alim/Kitap yüklü eşekler” nasıl olurda bu kadar derin çelişkileri ve Kuran bütünlüğüne, İslam’ın ana ilkelerine uymayan yorumları görmezler. Bu sorunun cevabı, geçmiş tüm kavimlerin ve ümmetlerin düştüğü aynı yanılgının da cevabı olmaktadır ve insanlar atalarının din hakkındaki yorumlarını mutlaklaştırmamak ve Vahye uymayanları ayıklamak ile imtihan olunmaktadır.

Burada, Seyyid Kutub’u ve bu konudaki yorumlarını okumadığımız ve onunkine benzer yorumları yapan diğer kişileri genel yorumumuzun dışında bırakıyoruz. Seyyid Kutup ilgili ayetlerin yorumunda kıble kavramını açmaya çalışmış ve – bize göre tam bir kuşatma olmasa da – sembolden manaya giden açıklamalara geniş yer vermiştir.

Herkesin çok iyi bildiği gibi, Muhammed nebinin ölümünden kısa bir süre sonra, ümmeti, – diğer tüm ümmetler gibi-  kendi aralarında iktidar savaşlarına düşmüş, parçalanmış ve – bizim tabirimiz ile- “bir kısmı bir kısmının kıblesine uymamaya” başlamıştır. Yaklaşık iki yüz yıl süren bu parçalanma, zalim iktidarların dini kendilerine bir payanda, zulümlerine bir örtü olarak kullanması sonucu “resmi din” anlayışlarını oluşturmuştur. Zalim iktidarların kılıç zoru ile din resmileştirilmiş, yayınlanan konsül bildirileri ile  kavramlar ve tüm dini yorumlar tektipleştirilmiş ve herkes bunlara kendilerinin verdiği şekilde iman etmeye zorlanmıştır. Hayatın her anını ve her alanını kuşatan İslam dini, sadece abdest, namaz, oruç, zekat, hac, kurban gibi ritüellere indirgenmiş ve tüm yorumlar bunlar üzerinde yoğunlaştırılmıştır. Arada çıkan muhalif sesler ya katledilerek susturulmuş ya da çeşitli yaftalarla din dışı gösterilmiştir.

Arkadan gelen kuşaklar ise atalarının dondurduğu bu yorumları mutlak hak yorumlar olarak almış ve üzerinde düşünmenin ve konuşmanın bile “dinden çıkmak” olacağı paradigması ile kuşaktan kuşağa aktarmışlardır. Bu mutlaklaştırılmış yorumlar içlerindeki tüm tutarsızlıklar, Kuran’a, akla, fıtrata, vicdana, yaşanan hayata taban tabana zıt olsa da binbir türlü laf oyunları ve tevillerle örtbas edilmeye çalışılmıştır. Ancak kalplerdeki sıkıntılar ve çelişkiler giderilememiştir. Hac suresi 52-55 ve Enam Suresi 112-116 arası ayetler yaşanıp gitmekte ve tüm insanlık bununla imtihan olmaya devam etmektedir.

Tüm bunlardan sonra, Bakara suresinin 142-150. Ayetleri arasında anlatılan nedir? KIBLE ne demektir? Yukarıda sayılan çelişkileri içermeyen beyanı nasıl anlaşılmalıdır? Şimdi çalışmamızın detaylarına geçebiliriz.

ÇALIŞMANIN METODU

Bu çalışmamızda izleyeceğimiz metot şu şekilde olacaktır:
1- Konunun, Kuran bütünlüğünde tarihi arka planının incelenmesi,
2- Bakara suresinin 1-177. Ayetlerinin konu bütünlüğünün analizi ve tarihi arka plan ile karşılaştırılması,
3- Konu içerisinde geçen temel kavramların Kuran içerisindeki ve Arap dilindeki anlam analizleri,
4- Tüm bu bütünlük içerisinde 142-150. Ayetlerin meal anlam denemesi.

TARİHİ ARKA PLAN

Muhammed nebiye vahiy inzalinin başında, Hicaz bölgesi, kuzeyinde RUM imparatorluğu ( Hristiyan ) ile Pers imparatorluğu (Mecusi), güneyinde Yemen Krallığı ( Hristiyan, az sayıda Yahudi ve müşrik ) ile doğusunda Habeş Krallığı (Hristiyan) ile çevrilmiş bulunmaktaydı.

Bölgenin başkenti MEKKE yani diğer adı ile Ümmül Kura ( Kentlerin Anası ), diğer önemli şehirleri Yesrib , Taif, Cidde, Hayber idi.

Mekkeliler, uzun yüzyıllardan beri ticaret ile uğraşmakta olduklarından ve her yıl Mekke’de hac mevsimi kurulan fuarlarından dolayı bölge çevresindeki tüm devletler, topluluklar ile yakın ilişki içerisinde idiler. Mecusilik, Sabiilik, Hristiyanlık ve Yahudiliği oldukça yakinen bilmekteydiler. Kendilerini, ataları İbrahim ve İsmail ( selam üzerilerine olsun ) nebilerin torunları, onların Allah adına inşa ettikleri Beyt’in koruyucuları ve Beyt’in Rabbi olan Allah’ın dinine mensup seçkin kulları olarak tanımlıyorlardı.

“Müşrik Araplar” olarak tanımlanan bu insanlar, Allah’ın, tüm alemlerin yaratıcısı, kendilerinin yaratıcısı, rızık vericisi olduğuna iman ediyorlardı. ( Ankebut 61,63;  Zuhruf 9,87; Yunus 31 v.d. ). Ahiret ve yeniden dirilmeye inanmıyorlar ya da derin kuşku içerisinde bulunuyorlardı. ( Neml 66,67,68; Kehf 36; Kaf 15; v.d. )

Allah’ın kızları ( haşa subhanAllah ) olarak tanımladıkları melekleri, Lat-Menat-Uzza gibi isimlerle isimlendirmişler ve bunların kendilerini Allah’a yaklaştıracaklarına ve şefaatçileri, evliyaları olduklarına inanıyorlar, dualarında ve diğer nusuklarında, Allah ile beraber onları da anıyorlardı. ( Necm 19-32; Saffat 150-159; Zümer 3; Yunus 18 v.d. )

Ataları İbrahim ve İsmail peygamberlerden beri tahrif ederek devam ettirdikleri ve içinde Allah ile beraber melekleri ve putlaştırdıkları isimleri de andıkları Hac, Kurban, Namaz-Dua nusuklarına devam ediyorlardı. ( Enfal 35; Maun 4,5; Hac suresi, v.d. )

Allah’ın, İbrahim ve İsmail nebiler ile inzal ettiği dine ( İslam ), bir çok ilave ve eksiltme yapmışlar, günahları meşrulaştırmışlar, olmayan haramlar ihdas etmişler ve bunları atalarının “Allah’tan aldıkları yetki ile” emrettiğini ve bunlara uyulması gerektiğini savunarak yaşamaktaydılar. ( Meryem 54,55; Maide 101; Enam suresi, v.d. )

Tüm bunlarla içinde bulundukları durumu, İbrahim dedelerinin yolu dolayısı ile Allah’ın dini olarak kabul ediyor ve savunuyorlardı. Bu konuda kendileri ile ihtilafa düşen ve kendilerini ÜMMİ (kitapsız) isimlendirmesi ile aşağı gören Yahudi ve Hristiyanlarla ( Al-i İmran 75 ) bir “din rekabeti” üzerinde bulunuyorlardı.

Hicaz Arapları arasında, özellikle Yesrib’de yoğun olarak Yahudi kabileleri, Necran, Yemen bölgesinde Hristiyanlar, Yahya peygamberin öğretisi üzerine yaşayan ve monoteist  Sabiiler ve çok az sayıda Hanifler ( Allah ile beraber başka hiçbir ilaha inanmayan, monoteist ) de yaşamaktaydı.

Edebiyatın şiir dalında tüm bölgelere yayılmış bir ünleri vardı ve bu konuda otorite olarak kabul ediliyorlardı.
Tüm bu yaşam tarzlarını ve değerler sistemlerini – yani dinlerini -  bir KİMLİK ALTINDA TOPLAMIŞLARDI ve kendilerine KUREYŞ dendiğinde bunları kastediyorlardı.

Kureyşlilik ( Mekke Arapları ), Beyt ve Hac dolayısı ile, dini, siyasi, askeri ve ekonomik yönden Hicaz bölgesinin tüm Arapları arasında oldukça güçlü bir aidiyeti yani kimliği temsil etmekteydi.

Çevrelerindeki toplumlarda ve hemen hemen tüm dünyada neredeyse tek yönetim şekli olan Krallık sistemi yerine “Site Devleti Demokrasisi” denebilecek bir idare sistemini benimsemişlerdi. Kureyş’i meydana getiren aşiretlerden seçilmiş temsilcilerden oluşan  Darün Nedve  parlementosu ve aralarında anlaştıkları iş bölümüne göre düzenlenmiş bir yönetim şekli ile siyasetlerini yürütüyorlardı. ( Detaylı bilgi için bkz. İslam Öncesi Mekke, Ankara Okulu Yayınları, Dr. Yaşar ÇELİKOL )

Bu noktada, Mekkeli Kureyş’in psikolojik ve sosyolojik değer yargılarını ifade eden ve neredeyse onlar için her şeyden daha önemli olan aidiyetlerinin detaylarına değinmeliyiz. Kendi tanımlamalarına göre ana başlıklar halinde sıralarsak:

a- Kureyş tüm Arapların efendisidir, insanların en faziletlileridir,
b- Bir kişi için en önemli şey ailesi, aşireti ve Kureyş’tir, bunlara ihanet eden emandan çıkar ( güvenliği sığınağı kalmaz ), şerefini ve itibarını kaybeder,
c- Üstünlük ve şeref, malda, evlatlarda, sayılarda yani maddi güçtedir,
d- Babaların ve Ataların yolu en doğru yoldur, onlardan gelen inançlar, gelenekler ve adetler terk edilemez, bunları terk eden hor ve zelil düşmüştür,
e- İntikam ve Kan davası kutsaldır, terk eden şerefini kaybeder,
f- Her konuda aileye, aşirete ve Kureyş’e itaat şarttır.

Tüm bunlardan anlaşılmaktadır ki o dönemin Kureyş toplumunda en önemli şey Kureyşlilik üst kimliğidir, ve bir Kureyş mensubunun en büyük suçu Kureyş üst kimliğini oluşturan bu değerlere ihanet etmesidir.
Son vahyin indiği dönemde tarihi arka plan bu şekildedir, dönemin ve coğrafyanın hakim kimlikleri ve kemikleşmiş bu değerler sisteminin tam ortasında Muhammed peygamber aldığı vahyi okumaya başlamıştır. Okuduğu ayetler o değerler sisteminin büyük kısmını ve bunların oluşturduğu kimlikleri, aidiyetleri yerle bir etmekte ve tam tersi değerler vaaz etmekteydi. Bu OKUYUŞ, büyük çoğunluğun hoşuna gitmeyecek hatta hayatlarındaki en önemli şeyi yani atalarından devraldıkları “dinlerini” yani KUREYŞ YAŞAM TARZINI yani üzerinde oldukları KİMLİKLERİNİ yok edecek bir tehdit içeriyordu.

Herkesin malumu olduğu üzere, bu okuyuşu önce ciddiye almadılar, sonra mücadeleye giriştiler ve yıllar boyunca Muhammed nebiyi ve ona iman edenleri tekrar “eski dinlerine” yani eski kimliklerine döndürebilmek için inanılmaz bir çaba harcadılar. İşkenceler ettiler, boykot uyguladılar, öldürdüler. Konu sadece kuru bir inanç meselesi ve bir takım ibadet ritüelleri olsaydı, yüzyıllardır son derece müttefikçe yaşadıkları Hristiyanlar, Yahudiler, Sabiiler hatta Hanifler gibi bu yeni inanç mensuplarını da önemsemezlerdi. Demek ki konu, Kureyş’liler için çok daha önemli, çok daha derin bir anlama sahipti hatta bunun da ötesinde bir hayat-memat meselesiydi.

Son nebi ve arkadaşları, kuran inzali boyunca, “kendi toplumlarının” yani düne kadar “biz” dediklerinin bu zulümlerine dayandılar ve asla geri adım atmadılar ve sonunda Allah, onları barındıracak, eman altına alacak ve kendi “BİZ”lerini oluşturabilecekleri yani kendi kimliklerini oluşturabilecekleri, kendi YAŞAM TARZLARINI oluşturabilecekleri bir yeri onlara verdi. Bu yeni yerin adı Yesrib idi. Bu kentte kurulan sistem; “din”, dinin kurulduğu yer “Medine”, Yeni yaşam biçimi ise “medeniyet” oldu.

Oraya hicret ettiler, mallarını, eşlerini, çocuklarını ve anılarını ve sevdiklerini ve her şeylerini geride bıraktılar. Kavimleri onları “vatandaşlıktan” çıkartmıştı ve artık onlar KUREYŞLİ değillerdi, o kimliği terk etmişlerdi ve bu olay bir insan için hayatta karşılaşılabilecek en zorlu durumlardan biriydi ve “Allah’ın kendilerine hidayet ettiklerinin dışındakiler için çok büyük çok zor” bir başarıydı.

Olay tüm Hicaz bölgesinde ve çevre toplumlarda duyuldu. Yıllarca, Kureyş’in bir iç işi olarak görülen mesele artık tüm bölgeyi ve tüm kimlikleri ilgilendiren bir hadiseye dönüşmüştü. O günkü Arap anlayışına göre, kavmi ile ters düşmek, kavmi tarafından kovulmak ya da kabilesini terk etmek, onlarla tüm bağları koparmak “cehenneme düşmek” ile eş anlamlıydı ve eğer Kureyş’i tanıyorlarsa bunu onların yanına bırakmayacaklarını biliyorlardı.

Medine’ye hicret eden az sayıdaki mümin, kendilerine Kuran’ın dili ile Ensar ( yardımcılar ) denecek az sayıdaki mümin kardeşlerini yanlarında buldular. Kureyş’in müttefikleri olan Medineli müşrikler ve bölgede oldukça ciddi bir nufusa sahip Yahudiler ( dinlerine rağmen Arap asabiyetini ve değerler sistemini damarlarında taşıyan arap Yahudileri ) derhal bu “yeni grubu” sorgulamaya ve “yaptıkları büyük hatayı” kınamaya başlayacaklardı.

Bakara suresinin 1-177. Ayetlerinin konu bütünlüğünün analizi ve tarihi arka plan ile karşılaştırılması

Kuran’da yer alan Bakara suresine baktığımızda genel olarak iki ana bölümden oluştuğunu görüyoruz. Birinci bölüm 1-177. Ayetlerden oluşan ve Adem ile başlayan insanın yeryüzündeki imtihanın, İbrahim peygamber ile birlikte mezopotamya ve orta doğu bölgesindeki hikayesini İsrailoğulları ümmeti üzerinden anlatır ve konuyu Muhammed nebinin yeni “ümmetun vaseten”i oluşturma görevi ile bitirir.

Bu bölüm, Din-Millet-Ümmet-Kıble kavramlarının ve millete ibrahim “kimliğinin” detaylı tanımlarını da içermektedir.

Bakara suresinin ikinci ana bölümü 178-286. Ayetlerden oluşmakta ve bu bölümde yeni “ümmetun vaseten”in şeriatına dair ekonomik, siyasi, ceza-medeni-borçlar hukuku gibi düzenlemeleri getiren ahkam ayetleri yer almaktadır.

Muhammed nebi ve müminler Mekke’de kendi kavimleri ile mücadele etmişlerdi. Medine’ye hicret edince iki yeni grup ile karşılaştılar. Yesribli Yahudiler, arap kabileleri ve münafıklar.

Bakara suresi hemen girişinde 1-29. Ayetleri arasında, insanların iman konusunda ana olarak üç gruba ayrıldığını ve bunların özelliklerini anlatır :

a) Müminler
b) Kafirler ( ayetleri duyup, ata inançları ve hadisler ile konunun üzerini örtenler )
c) Münafıklar

Burada müminler ilk iki grubu çok iyi tanıdıkları halde münafıklar denen grubu daha önce Mekke’de hiç tanımadıklarından dolayı en geniş tanımlama ve açıklama ( 8-20. Ayetler arası ) bunlar hakkında yapılmıştır.
Bu genel tasnif ve tanımlamanın arkasından Adem kıssasının bir bölümü anlatılır. ( 30-39. Ayetler arası ) Adeta birazdan girilecek İsrailoğullarının uzun kıssası öncesinde bir kere daha insanlığın Adem’den beri akıp giden bir süreç olduğu, imtihanın Adem’den beri aynı şartlar altında devam ettiği, tüm peygamberlerin tek din tebliğ ettikleri vurgulanmıştır. İnsanlığın en büyük yanılgılarından birinin akıp giden bu tesbihi kendilerine gelen nebiler ile kırıp, kendilerine inen vahiy ile dondurmalarının yani “din faşistliği” yapmalarının ikazını yapmak amacı ile konunun en başında Adem ile buna bir kere daha vurgu yapılmıştır.

Hemen arkasından, 40-46. ayetlerde İsrailoğullarına direkt hitap edilmiş, kulakları ve yürekleri birazdan anlatılacak kendi hikayelerine çağırılmıştır. Ve İsrailoğulları’nın detaylı hikayesine geçilmiş ve 47-123. Ayetler arasında kesintisiz olarak anlatılmıştır. Çok ilginç bir nokta olarak bu bölüm aynı manada iki ayetle başlamakta ve bitmektedir.

Konunun başındaki 47-48. Ayetler ile sonundaki 122-123. Ayetlerinin mealleri şu şekildedir:

“Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi yani sizi insanlar üzerinde faziletli kıldığımı hatırlayın” Bakara 47

“Ve sakının o günden ki, hiç kimse bir başka kimse için karşılık ödemez; hiç bir kimseden şefaat kabul edilmez, hiç bir kimseden fidye alınmaz. Ve onlara yardım da edilmez.”  Bakara 48

“Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi yani sizi insanlar üzerinde faziletli kıldığımı hatırlayın” Bakara 122

“Ve sakının o günden ki, hiç kimse bir başka kimse için karşılık ödemez; hiç bir kimseden fidye kabul edilmez, hiç bir şefaat fayda sağlamaz. Ve onlara yardım da edilmez.”  Bakara 48

İşte bu 47-123. Ayetler arasında, İsrailoğullarının, içlerinden gönderilmiş  Musa nebi aracılığı ile Firavun’un zulmünden kurtarılışları, köleleştirildikleri Mısır’dan çıkarılışları ve Yusuf nebiden sonra gelen Musa nebi ile Vahyin kendilerine indirilerek, onu insanlara tebliğ edecek ( şahitlik edecek ) topluluk olarak Allah tarafından seçilmeleri anlatılmaktadır Ümmetun vaseten; Burada vahye muhatap olarak insanlığa onu tebliğ edecek topluma ummetun vaseten – en faziletli topluluk demenin ne demek olduğu iki kere açıklanmıştır. Kıble konusunun içindeki Bakara 143 ayeti de, Muhammed Ümmetine bu sıfatın verilişini anlatmaktadır.)

Daha sonra bu emanete hıyanet edişleri, ahitlerini bozuşları, defalarca nebi gönderilerek uyarılışları ve büyük çoğunluğunun itaat etmeyip yalanlamaları ve bunun sonucunda asli görevlerini ( imtihan ve şahitlik ) unutup, dünyaya dalıp aralarındaki rant ve iktidar savaşları ile nasıl parçalandıkları anlatılmaktadır.

Ve en sonunda kendilerini son kez uyarmak, parçaladıkları, tahrif ettikleri, yorumları ile değiştirdikleri Allah’ın Dinine dönmeleri için gelen İsa nebiyi de yalanlamışlar ve canına kastetmişlerdir. Bütün bu uzun süreç boyunca içlerinden çok azının Allah’a teslim olmuş yani O’nun inzal ettği uygun bir hayat (İslam olmuş) yaşadıkları, çoğunluğunun ise fasık ( yoldan çıkmış ) oldukları anlatılır.

Tüm bu parçalanmalar ve tahrifler sonunda yaşadıkları Allah’ın dinine uygun olmayan hayatları içselleştirdikleri, apaçık tahriflerine ve günahlarına bir sürü mazeretler buldukları ve ne yaparlarsa yapsınlar kendilerinin “Allah’ın seçkin topluluğu” olduklarından dolayı cehennemde az bir süre kalıp cennete gireceklerini iddia ettikleri yine bu bölümde anlatılmaktadır. (Bu iddiayı, ne yazık ki kitabı mehcur ittihaz eden günümüz sözde Müslümanları da dile getirmektedirler. )

Benzer şekilde İsa nebinin tebliğ ettiği, Allah’ın dinine ve İsa’ya tabi olduklarını söyleyen Pavlusçu ( teslisçi ) Hristiyanlar/Nasarni da İsrailoğulları’nın tutturdukları yoldan gitmişlerdir.

Allah, Adem’den beri tüm nebiler ile aynı tek dini gönderdiğini bu dinin başka bir benzerinin olmadığını söylese de onlar, kendilerini Yahudiyiz, Nasraniyiz diye isimlerle isimlendirmişler ve Allah’ın dinini parçalamışlardır. Bununla da yetinmeyip kendi aralarında da ihtilaflara düşmüşler başka alt kimlikler ( mezhepler,cemaatler, ekoller ) oluşturmuşlar ve kendilerini bunlarla isimlendirmeye devam etmişlerdir.

İsa nebiden sonra Muhammed nebi, elçiliğini yaptığı Kuranın vahyini okumaya başladığında, Yahudiyiz ve Nasarniyiz diyenler, kendi aralarında amansız bir rekabete ve yalanlamaya düşmüşler,  kendilerinin Hak yolda yani İBRAHİM’İN YOLUNDA olduklarını söyleyerek, asla kendilerinden başkasının doğru yolda olamayacağını belirterek, birbirlerini de yererek bu iddialarını devam ettirmekteydiler. Dinlerini dünyevi çıkarlarına alet eden, imtihan olduklarını unutan ve ne yaparsak yapalım biz cennetteyiz diyenlerin düştükleri acınası durumlar. (Çok tanıdık geldi değil mi !)

Dediler ki: “Yahudi veya Hristiyan olmayan hiç kimse kesin olarak cennete giremez.” Bu, onların kendi kuruntularıdır. De ki: “Eğer doğru sözlüyseniz, kesin kanıtınızı (burhan) getirin.” Bakara 111

Hayır! Kim samimi olarak benliğini Allah’a teslim ederse, işte onun Rabbi katında mükafatı vardır. Onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. Bakara 112

Yahudiler dediler ki: “Hristiyanlar bir şey üzere değillerdir”; Hristiyanlar da: “Yahudiler bir şey üzere değillerdir” dediler. Oysa onlar, Kitabı okuyorlar. Bilmeyenler de, onların söylediklerinin benzerini söylemişlerdi. Artık Allah, kıyamet günü anlaşmazlığa düştükleri şeyde aralarında hüküm verecektir. Bakara 113

İşte kendi aralarında bu rekabet üzere kavga eden Yahudiler kendi kimliklerinin bir şiarı olarak “Biz yüzümüzü Süleyman’ın Mabedine (Kudüs) döndük derler ve mescitlerini (sinagok) o yöne doğru yaparlardı. Hristiyanlar ise kendi mescitlerini (kilise) aynı şiar olarak Doğu yönüne dönük yaparlardı. ( Sözde Cebrail’in doğu yönüne çekilen Meryem’e bu taraftan geldiği için ), ve bu sembolizmi kendilerinin ait olduğu topluluğu, yaşam tarzını yani dini belirtmek için kullanırlardı. Konunun devamında 114. ve 115. Ayette çok net şekilde buna vurgu yapılmakta ve kendilerini bu yön sembolleri yani sadece aidiyetler ile temize çıkmışlar addetmeleri eleştirilmektedir.

Allah’ın mescidlerinde O’nun isminin anılmasını engelleyen ve bunların yıkılmasına çaba harcayandan daha zalim kim olabilir? Onların içlerine korkarak girmekten başkası değildir. Onlar için dünyada bir aşağılanma, ahirette büyük bir azab vardır. Bakara 114

Doğu da Allah’ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (vech) orasıdır. Şüphesiz ki Allah, her şeyi kuşatandır, her şeyi bilendir. Bakara 115

Tüm bu anlatım ve bilgilendirmelerden sonra 119 ve 120. Ayette şöyle denmektedir.

Şüphesiz biz seni bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak, hak ile gönderdik. Sen cehennemin halkından sorumlu tutulmayacaksın. Bakara 119

Sen onların dinine uymadıkça, Yahudi ve Hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: “Şüphesiz doğru yol, Allah’ın (gösterdiği) yoludur.” Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı. Bakara 120

( Konu içerisindeki Bakara 145 ayetinde “onların kıblelerine uyacak değilsin” olarak aynı manada verilen bölümün açıklaması işte bu ayettir ve net olarak görülmektedir ki o ayette KIBLE denilen kavram MİLLET ile eş anlamlıdır )

120. ayette “dinine” şeklinde meal verilen orijinal kelime “ millete hum” dur. Yani “onların milleti”.

Din kelimesinin tesniyesi “dineyn” ( iki din ), çoğulu ise “edyan” ( üç ve daha fazla dinler ) kelimesidir ve bu iki kelime Kuran’da hiç geçmez. Çünkü yeryüzünde tek din vardır, diğer tüm “dinler” o dinin tebliğinden sonra insanlar tarafından tahrif edilerek aslından uzaklaştırılmış türevleridir.

Bu ayetteki ifadenin bir benzeri de  Nisa 171 ve Maide 77 ayetlerinde Kitap Ehline “diniküm” şeklinde gelmektedir yani “dininiz”.

Burada DİN kelimesi ile MİLLET kelimesi arasındaki ilişki, ( deyn ve imlal ) Bakara suresi 282. Ayette üç kez tekrarlanması ile gösterdiği anlam ilişkisidir. DEYN borç, İMLAL üzerindeki o borcu ödemek demektir ki; MİLLET’de DİN’in kişilerce ya da toplumlarca UYGULANMA BİÇİMİDİR.

İşte tek din olan İslam’ın hak uygulama biçimi MİLLETE İBRAHİM olarak verilmekte ve üçü de kökde aynı din olan İslam’dan türetilmiş milletler olan Mekke Milleti, Yahudi Milleti ve Hristiyan Milleti kendilerinin İbrahim Milleti oldukları savaşına girişmişlerdir. Bu mananın perçinlendiği Hacc suresinin 78. Ayetinin meali aşağıdaki gibidir:

 “Allah adına gerektiği gibi çaba gösterin. O, sizleri seçmiş ve DİN konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim’in Milleti. O (Allah) bundan daha önce de, bunda da sizi teslim olanlar olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahit olsun, siz de insanlar üzerine şahitler olasınız diye. Öyleyse, dini hayata hakim kılın ve arınmışlığa ulaşın ve Allah’a sarılın, sizin Mevlanız O’dur. İşte, ne güzel sığınılacak ve ne güzel yardımcı.”

Bu ayet Kıble konusunun adeta detaylı açıklamasını yapmaktadır ve daha detaylı müteşabihi ( benzeri ), konunun sonunda Bakara 177. Ayette gelecektir.

İşte tam bu noktada, Bakara suresinde İsrailoğulları’nın hikayesinin bittiği yerde söz İbrahim nebiye getirilmekte ve 124-134. Ayetler arasında İbrahim ve İsmail’in Beyt’i, Mescidil Haram’da  tekrar bina edip ayağa kaldırışları, Allah’a teslim oluşları ve artlarından gelecekler için duaları yer alır.

Din’in ilkelerinin ve mensuplarının adının, Adem’den Muhammed nebiye kadar hiç değişmediği, İbrahim ve onun soyundan gelenlerin Mezopotamya bölgesinde yaptıklarının sadece uzun yıllardan sonra bozulmuş din’i düzelterek, yeniden orijinal hali ile tebliğ ettikleri ve bunu oğullarına emrettikleri konusu bu bölümde şu sarsıcı ifadelerle anlatılır:

Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim’in Milletinden kim yüz çevirir? Andolsun, biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de O salihlerdendir. Bakara 130

Rabbi ona: “Teslim ol” dediğinde (O:) “Alemlerin Rabbine teslim oldum” demişti. Bakara 131

İbrahim bunu, oğullarına vasiyet etti, Yakup da: “Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak teslim olmuşlar olarak can verin” Bakara 132

Yoksa siz, Yakub’un ölüm anında, orada şahidler miydiniz? O, oğullarına: “Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?” dediğinde, onlar: “Senin İlahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlahı olan tek bir ilaha kulluk edeceğiz; bizler ona teslim olduk” demişlerdi. Bakara 133

İşte bunlar bir ümmetti, gelip geçtiler. Kazandıkları kendilerinindir. Sizin kazandıklarınız da sizin olacaktır. Siz onların yapıp ettiklerinden sorguya çekilmeyeceksiniz. Bakara 134

Bütün bu apaçık gerçekliğe rağmen yeni inen vahyin de aynı çağrısına kulak tıkayan ve üzerinde oldukları Yahudi ve Hristiyan kimliklerinden vazgeçmeyen bu grupların, Allah’ın dinini parçalayıp, tahrif edip heva ve heveslerinden uydurdukları yaşam tarzlarına ( Milletlerine ) inatla sahip çıkmaları ve teslim olmamaları üstüne üstlük Son nebi ve müminleri de bu kimliklere çağırmaları ve Vahyin onlara verdiği muhteşem cevap ile devam ediyor:

Dediler ki: “Yahudi veya Hristiyan olun ki hidayete eresiniz.” De ki: “Hayır, Hanif olan İbrahim’in Milleti; O müşriklerden değildi.” Bakara 135

Deyin ki: “Biz Allah’a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa’ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiç birini diğerinden ayırdetmeyiz ve biz O’na teslim olmuşlarız.” Bakara 136

Şayet onlar da, sizin inandığınız gibi inanırlarsa, kuşkusuz hidayete ermiş olurlar; yok eğer yüz çevirirlerse, onlar elbette bir parçalanmışlık içindedirler. Sana onlara karşı Allah yeter. O, işitendir, bilendir. Bakara 137

Allah’ın boyası… Allah’dan daha güzel boyası olan kimdir? Biz, O’na kulluk edenleriz. Bakara 138

De ki: “O bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz iken, bizimle Allah hakkında tartışmalara mı giriyorsunuz? Bizim amellerimiz bizim, sizin de amelleriniz sizindir. Biz, O’na gönülden bağlanmış olanlarız.” Bakara 139

Ve kimlik konusunda nihai hükmü bildiriyor :

Yoksa siz, gerçekten İbrahim’in, İsmail’in, İshak’ın, Yakub’un ve torunlarının Yahudi veya Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı? Allah’tan kendisinde olan bir şahitliği gizleyenden daha zalim olan kimdir? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.” Bakara 140

Bu konunun müteşabihi (benzeri), Al-i İmran suresi 64-71 arası ayetlerde anlatılmakta ve aynı şekilde açıklanmaktadır.

Görüldüğü üzere, KIBLE konusunun işlendiği Bakara suresi 142-150. Ayetler öncesi konu tüm yönleri ile açıklanmış ve Mekkeli müşrikler, Yahudiler ve Hristiyanların “din rekabeti ve tartışmalarında” kendilerini Millete İbrahim olarak yani Allah’ın dosdoğru yolunun temsilcileri olarak lanse ettikleri ve bunun bir üstünlük çabası yani KİMLİK SAVAŞI olduğu çok açıktır.

Kendi kavimlerinin kimliğini terk etmiş, Yesrib’e gelmiş Muhammed nebi ve müminleri kendilerine “siz hangi din üzeresiniz yani hangi kıble üzeresiniz” sorularına muhatap olmuşlardır. Sonuçta o ana dek söyledikleri “Atalarımızın dinini terk ettik, Yahudi de değiliz, Hristiyan da değiliz” idi.  Bu cevap karşısında Ehli Kitap “ bu ne biçim bir Millet, hani sizin nusuklarınız, menasikiniz, şeriatınız, hukukunuz” tepkisini vermişlerdir. “Madem ki atalarınızın dinini terk ettiniz, o halde Yahudi ya da Hristiyan kimliği ile kimlikleniniz ki hidayete etmiş olasınız ve Millete İbrahim’e dahil olasınız” tekliflerini de eklemişlerdir.

İşte bu ortamın içinde Muhammed nebi kendisinin ve müminlerinin, nasıl bir topluluk oluşturacaklarını, bu sıkıştırmalara karşı ne cevap vereceklerini, kendi toplumlarını kurmak için gerekli olan şeriat,hukuk,nusuklar gibi konuların ne olacağını merakla beklemekte ve benliğini adeta gökte gezdirmektedir yani tüm kalbi ile dua etmekte, kendisini ve müminleri Yesribe’ye getiren Rabbinden bu konudaki emirleri yani Vahyi beklemektedir. Beklemektedir ki Yesrib artık dinin yaşandığı Medine olsun.

Bu konudaki Vahiy çok geçmeden gelecek ve Allah bu beklentideki Muhammed nebi ve müminlere KIBLE’lerini gösterecek, onların topluluğunun ( ümmetinin ) sıfatını belirleyecek ve nimetini tamamlayarak tüm insanlara tebliğ ve şahitliğini yapacakları Millete İbrahimi son kez bu topluluk eli ile insanlığa ulaştıracaktır.
Bakara suresinin ilk bölümünün konu bütünlüğü ve tarihi arka plan ile uyumu bu şekilde anlaşılmalıdır.

Şimdi Kıble ayetleri içinde geçen temel kavramların Kuran içinde ve Arap dilindeki anlamları çalışmasına geçebiliriz.

Konu içerisinde geçen temel kavramların Kuran içerisindeki ve Arap dilindeki anlam analizleri

KIBLE

;قبل önce, mekanda, zamanda, mertebede, sıralamada öncelik, kabul etmek,

Kabile : Bir Araya Gelmiş Birbirlerini Kabul Eden Topluluk (bkn. Hucurat 13)

Mukabele : Yüzyüze Karşı Karşıya Gelme (bkn. Vakıa 16, Hicr 47 )

Kubul: Ön Yüz, Ön Yön, Ön Taraf, Yusuf’un gömleği ÖN TARAFINDAN yırtıldı. (bkn.  Yusuf 26)

Tarafların ya bizzat, ya da ilgi, ihtimam gösterme veya huzursuzluk endişe duyma noktasında, niyeti, amacı azmi bir şeye yöneltme noktasında, ve sevme, muhabbet besleme noktasında yönlerini birbirlerine çevirmeleri ( Rağıp, El-Müfredat Kaf-Ba-Lam maddesi )

Araplar konuşmalarında “Onun sığınacak bir yeri (Kıblesi) yoktur” manasında kullanmışlardır, şair de şöyle demiştir “ Senin sığınağını bir durak ve sığındığım her yerde orayı Kıble edindim”. Ayrıca bir Arap deyiminde “Falanca, falancaya olan sevgisinden dolayı Kıblesini değiştirdi” olarak kullanılmıştır. ( Razi )

Tüm bu bütünlükte, Bakara 140-177 arasında Kuran, Vech-Millet-Din bağlamında tutulmuş yön, tercih edilmiş kimlik, Kabul edilmiş ÜST AİDİYET, Kabul edilmiş ÜST KİMLİK yani hayat nizamı edinilen yol yani millet’in ismi manasında kullanmıştır.

Mısır’da Firavun’un zulmü altında yaşayan İsrailoğullarına nebi olarak gönderilen Musa ve Harun’a Kuran’da bildirlen şu ayet işte Kıble’nin tam da bu manasını net bir şekilde açıklamaktadır:

Musa ve kardeşine vahyettik: “Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi KIBLE (sığınak-üst kimlik) edinin ve o-VAHYİ hayatınıza hakim kılın. Mü’minleri de müjdele.” Yunus 87

Musa peygamberin Mısır’da olduğu yıllarda ortada ne Kudüs vardı ne de Süleyman mabedi. Dolayısı ile “kendisine namazda dönülecek” bir yerden değil, o zalim Firavun düzeninde, Musa peygamberin vahyine tabi olunacak, yeni ümmetin temellerinin atılacağı aidiyetin kurulacağı yani yeni kimliğin edinileceği mekan işte o evler olacaktır. Bu ayet KIBLE kelimesinin net açıklamasının yapıldığı ayettir.

VECH

;وجه  Yüz, Cephe, Yüzey, Kadran, Tura ( Para ), Görüntü, Cihet,  Yön, Niyet, İlke, Yöntem, Neden, Anlam, Görüş, Yaklaşım,  Evre ( Ay ), Apaçık Görünecek Şekilde

İnsan veya insan toplulukları için kullanıldığında tüm insanlığın bildiği ve kullandığı “YÜZ” meteforuyla da birleşerek o kişinin ya da toplumun tüm BENLİĞİ, KARAKTERİ, KİŞİLİĞİ anlamını kapsar.

YÜZÜMÜ ( … – YA ) DÖNDÜRDÜM deyimi, geçmişte ve günümüzde hemen hemen tüm toplumlarda  ben o şeyi kendi kimliğim, anlamım, tarafım, aidiyetim, görüşüm, yöntemim, değerler sistemim edindim  demektir. ( ÖRN. İngilizce’de “I SET MY FACE TO ISLAM” derseniz aynı şey anlaşılır )

Kuran’da VECHULLAH = Allah’ın Yüzü şeklinde kullanılarak aynı mecazi anlam da kullanıldığı, yani  Allah’ın insanlara bakan yönü olan Allah’ın değerler sistemini ifade ettiği çok açıktır.
Kuran’da bir kişi için hepsinin cem olarak kullanıldığı ayet

Şüphesiz ki ben tüm benliğimi bir hanif olarak gökleri ve yeri yaratana yönelttim ve ben müşriklerden değilim. ENÂM 79

Bu ayetten de çok açık şekilde anlaşıldığı gibi, insanın yüzünü Allah’a yöneltmesi, dönmesi demek Kendisini, Tüm Benliğini O’nun Değerler Sistemine Yani Dinine Teslim Etmesi, hayatını Allah’a teslim olmuş ( İslam ) şekilde yaşamasını ifade eder. Yoksa coğrafi yön olarak insan suratını Allah’a çeviremez, Allah mekandan münezzehtir.

VASAT

  وس ط ً ; orta, ortalama, bir şeyin ifrat ve tefritten uzak orta, adaletli, dengeli, faziletli hali,

Ummetun Vasatun = Faziletli Topluluk

Kuran’da Vahyin taşıyıcılığını üstlenen topluluklar için Bakara 47 ve 122. Ayetlerde faziletli kılınan topluluk manasında kullanıldığı açıklanmıştır. Muhammed ve Kurandaki rasullere  tabi olanların topluluğu olarak insanlar için çıkarılmış faziletli-hayırlı bir topluluk demek olduğu ayrıca Al-i İmran 110. Ayette de açıklanmıştır.

ŞATRA

ش ط ر ; Bir şeyi tam ortasından kesmek, tam ikiye bölmek, Bir şeyin yarısı, tam ortası, göbeği
Kuran’da sadece Kıble konusunun geçtiği bölümde 144,149 ve150. Ayetlerde
ŞATREL MESCİDİL HARAM شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ   şeklinde kullanılmıştır

Yüzünü Mescidil Haram’ın TAM ORTASI’NA DÖNMEK yani MEKKE’NİN TAM ORTASI sembolü ile İbrahim’in ve İsmail’in yükselttiği BEYT şiarında İSLAM’I HAYATININ BENLİĞİNİN TAM ORTASINA YERLEŞTİRMEK ve nerede olursa olsun Allah’a tam teslim olmuş bir hal üzere yaşamak manasında kullanılmıştır.

BAKARA 142-150 AYETLERİNİN MEALİ

Yakında insanlardan düşük karakterliler diyecekler ki, onları üzerinde oldukları kabul ettikleri önceki kimliklerinden (aidiyetlerinden) çeviren (atlarının dinini ve yurtlarını terk ettirip buralara getiren) nedir? De ki: doğu da batı da allah’a aittir, o kimi dilerse dosdoru yola hidayet eder. Bakara 142

Ve böylece sizi faziletli topluluk kıldık ki insanlar üzerine şahit olmanız için ve o resul de sizin üzerinize şahit olsun. Ancak, kimlerin topukları üzerinde döneceği, kimin resule tabi olacağını bilmemiz için üzerinde olduğun o kimliği ( medineye hicret, yeni faziletli topluluk, yeni aidiyet)kıldık.  Allah’ın hidayet ettikleri o kişiler müstesna bu çok büyüktü. Şüphesiz allah sizin imanlarınızı zayi etmeyecektir. Şüphesiz allah insanlar için çok şefkatli ve merhametlidir. Bakara 143

Senin tüm benliğinle gökte dönüp durduğunu görüyoruz ve muhakkak seni razı olunacak kimliğe çeviriyoruz. Çevir öyleyse tüm benliğini mescidil haramın ( islam’ın )tam ortasına ve siz de nerede olursanız çevirin tüm benliklerinizi onun tam ortasına. Kendilerine kitap verilmiş olanlar onun (vahyin, islamın )şüphesiz rablerinden bir hak olduğunu çok iyi bilirler ve allah onların işlediklerinden habersiz değildir. Bakara 144

Enam suresi 114. ayette Ehli Kitabın “neyi hak olarak bildikleri” açıkça belirtilmiştir.

Ve eğer o kendilerine kitap verilmiş olanlara ayetlerin tamamı ile getirsende senin kimliğine tabi olmazlar. Ve sen de onların kimliğine uymazsın. Onların bir kısmı bir kısmının kimliğine de tabi olmazlar.  Eğer sana gelen o ilimden sonra onların nefsi arzularına tabi olursan şüphesiz ki sen o zalimlerden olursun. Bakara 145

Bu  ayetin birebir açıklaması Bakara 120. ayette verilmişti. Buradaki KIBLE yerine orada MİLLET kullanılmıştı. Bu açıklama da göstermektedir ki birinin KIBLESİNE uymak o kişinin yaşam şekline, hayat nizamına yani Milletine yani dinine uymak demektir.

O kendilerine kitap verilenler onu ( o vahyi-o kimliği yani islam’ı ) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar ve şüphesiz onlardan bir grup biliyorlar ve o hakkı gizliyorlar. Bakara 146

Bu ayette yer alan “onu tanırlar” cümlesindeki “onu” zamirinin ne olduğu ENAM Suresi 19-20. ayetlerde birebir aynı şekli ile net olarak açıklanmıştır. 19. ayetteki özne EL-KİTAB/ bu kuran’dır.

O hakk rabbindendir, öyleyse kuşkulananlardan olma. Bakara 147

Herkes için ona yöneldiği bir yaşam tarzı vardır, öyleyse hayırlarda yarışın. Her nerede olursanız Allah sizin hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz ki Allah herşeyi ölçülendirir. Bakara 148

Ve nereden çıkarsan hemen benliğini mescidil haramın (islam’ın)tam ortasına çevir ve şüphesiz o, rabbinden hakdır. Ve Allah yaptıklarnızdan gafil değildir. Bakara 149

Ve nereden çıkarsan hemen benliğini mescidil haramın (islam’ın) tam ortasına çevir, ve her nerede olursanız benliklerinizi onun tam ortasına çevirin, insanlar için aleyhinize delil olmaması için ancak onlardan zulmedenler hariç. Öyleyse onlardan korkmayın benden korkun yani üzerinizdeki vahyimi tamamlamam için ve böylece siz hidayete eresiniz Bakara 150
—————
Konunun, tarihi arka planı, Bakara suresinin ilk bölümü ( 1-177. Ayetler arası)  ve ana kavramların Kuran ve Arapçadaki anlamlarının uyumu sonucunda varılan bütünlükte meal anlam bu olmakta ve vaka ile, Kuran ile, akıl, fıtrat ve vicdanlar ile tam uyum göstermektedir. Hiçbir çelişki ve tutarsızlık kalmamaktadır.
Atalarının dinini, kavimlerinin aidiyetlerini, yerlerini, yurtlarını ve tüm sevdiklerini arkalarında bırakarak yani o güne kadar üstünde yaşadıkları kimliklerini terk ederek Yesrib’e gelen Muhammed nebi ve müminlerin yeni kimliklerinin yani toplumlarının yani yaşam şekillerinin yani Milletlerinin yani DİNLERİNİN Allah tarafından tescil edilmesinin anlatımıdır. Kureyşliyiz, Yahudiyiz, Hristiyanız diyenlerin hepsinden kopup ayrılmış, İbrahim’in yoluna yani Milletine yani İslam’a tabi olmuş ve bu emaneti yüklenerek insanlara şahtiliği ve tebliği yapacak son topluluğun tescil edilmesinin anlatımıdır.

Artık bu son Vahye iman ederek bu faziletli hayırlı topluluğun bir üyesi olanlar yani bu üst kimliğe aidiyetlerini beyan edenler, hayatın ve dünyanın hangi anında ve hangi yerinde olurlarsa olsunlar benliklerini anlamlarını hayatlarını ve değerlerini bu kimlik ve değerler sistemi ile adlandıracaklar ve yaşayacaklardır. Hem de  “ŞATRAHU”, yani öyle Mekkeliler-Hristiyanız-Yahudiyiz diyenler gibi ucundan kıyısından, bir kısmını alıp bir kısmını terk ederek değil, tam ortasında, merkezinde, tümüyle, tamamını, sürekli olarak. Bunu bir hayat nizamı edineceklerdir.

Bu onların üst kimliğidir, herkesin bir yönü kimliği değerler sistemi adanmışlığı vardır, bu topluluğun da tümü Allah için adanmış ve O’nun verdiği ÜST KİMLİKLE tanımlanmıştır. Hayatlarının her anını ve anlamını Allah’ın emirlerine ve isteklerine göre yaşayan, O’nunla beraber hiç bir ilah, nebileri ve alimleri erbab edinmeyen ümmet, en faziletli ümmet, insanlara şahit olacak olan ümmet.

Konunun hemen arkasından gelen 151. Ayet, İbrahim ve İsmail peygamberlerin BEYT’i temelleri üzerinde yükselttikleri Mescidil Haram’da ettikleri 129. Ayetteki duanın karşılığını bulmuş cevabıdır:

“Rabbimiz, içlerinden onlara bir elçi gönder, onlara ayetlerini okusun, Kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları arındırsın. Şüphesiz, Sen güçlü ve üstün olansın, hüküm ve hikmet sahibisin.” Bakara 129

Öyle ki size, kendinizden, size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size Kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir elçi gönderdik. Bakara 151

Kabul edilmiş muhteşem bir dua ve muhteşem bir karşılık.

Ve konunun bittiği yer olan 177. Ayetin hemen sonrasında yeni Ümmetun Vasaten’in şeriatı, hukuku, ahkamı da 178. Ayetten itibaren inmeye başlıyor ve Rabbimiz 150. Ayette söz verdiği üzere vahyi tamamlıyor ve en sonunda Maide 3. Ayetini indirerek Muhammed Ümmetinin dinini yani kıblesini dört başı mamur bir şekilde tamamlamış oluyordu.

“ Öyleyse onlardan korkmayın, benden korkun yani üzerinizdeki nimetimi tamamlamam için ve böylece siz hidayete eresiniz” Bakara 150

“……Artık onlardan korkmayın, benden korkun! Bugün sizin için dininizi (hayat nizamınızı ) ikmal ettim yani üzerinizdeki Vahyimi tamamladım ve sizin için din ( hayat nizamı ) olarak İslam’ı/Allah’a teslim olmayı seçtim…..” Maide 3

Konu, Allah’a teslim olmak dininin muhteşem bir manifestosu olan ve konuyu dört başı mamur bir şekilde noktalayan Bakara 177 ayeti ile sonlandırılıyor. Bu ayette KIBLE kelimesi geçmesine ve diğer ayetlerde her geçtiği yerde KIBLE şeklinde meallere yazılmasına rağmen meallerde bu ayette geçen KIBLE kelimesini bir istisna olarak KIBLE olarak yazmamışlardır. Çünkü bu ayetin mealine KIBLE şeklinde yazılırsa kurgulanan “namazda Kabeye dönmek farzdır” iddiası ile taban tabana zıt bir anlam çıkmaktadır. Oysa yukarıdaki anlam bütünlüğü içerisinde o KIBLE kelimesi nasıl muhteşem bir tanım yapıldığının en büyük delilidir:

Benliklerinizi doğu ve batı “din kimlikleri” ile isimlendirmek Allah katında seçkinlik kazanmanızı sağlamaz, oysa Allah katında seçkinlik kazananlar;
Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden, ona olan sevgisine rağmen malını yakınlara, kimsesizlere, fakirlere, sokak insanlarına, dilenenlere ve esirlere veren yani dini hayatına hakim kılan ve arınmışlığa ulaşan ve sözüne sadık olup, zorluk, hastalık ve savaşta sabredenlerdir. İşte bunlardır dosdoğru olanlar yani Muttakiler.

İşte bizim Kıblemiz budur.
—————–
Selam olsun İbrahim’e, Selam olsun Muhammed’e, Selam olsun tüm Rasullere ve onların yolunu izleyenlere. Rabbim bizleri onlarla cennetinde buluştursun inşaAllah.
Çalışmadaki tüm doğrular Allah’tan, eksik yanlış ve kusurlar bizdendir. Rabbimiz doğrularımızda sabit kılsın, yanlışlarımızdan doğruya yöneltsin ve bizi affetsin.
Şüphesiz ki, hidayet eden de, affeden de, öğreten de ancak alemlerin Rabbi olan Allah’tır. O’nun eşi, dengi, benzeri, ortağı yoktur. Buna iman ettik ve şahitlik ederiz O’na gönülden yöneldik ve TESLİM OLDUK..

2 yorum:

  1. Bu değerli çalışma için şükranlarımı sunarım.

    YanıtlaSil
  2. araştırmanız degerli bir bilgi olmaktadır.saygılar

    YanıtlaSil