25 Nisan 2012 Çarşamba

KURANA GÖRE SALAT/Vahy Dersi

Kur’an’da kullanılan kavramlardan en önemlilerinden bir tanesi de SALÂT kavramıdır.

Arapça sad – lam ( ل  – ص ) ve cümle içerisinde sonuna  vav (و) ya da ye (ى) harflerini alan bir kelime olan Salât’ın orijinal olarak arapça yazılım formları aşağıdadır:

صلي
صلو
صلوة
صلوات

Kelimenin kök anlamı, arapça lügatlerde incelendiğinde: Bağlantı, Bağlantı kurmak, Destek, desteklemek, (desteklemek için) dayamak-yaslamak, canlıyı dik tutan omurga ve uyluk kemikleri,  düz sırt, omurga, gibi anlamlara gelmektedir.

Son Nebinin risaleti öncesi arap tarihi ve edebiyatı incelendiğinde ise özel bir anlam-deyim kavramı olarak DİN VE DİN İLE İLGİLİ HERŞEY manalarında kullanıldığı görülmektedir.

Bir tanıma göre de “ O’na secde etmek, şükretmek ve O’dan yardım talebinde bulunmak için aklın Allah’a irtifaına da salât denir. Yani salât aynı zamanda Allah ile bağlantıdır. O’na bağlanmak, O’na iman etmek yani Allah’ın sınırlarını, İslam’ı hayatında sürekli gözeterek yaşamak demektir. ”

Çalışmamızda takip ettiğimiz metotta, kelimenin tüm formlarında, Kurân’da geçtiği tüm ayetler teker teker çıkarılmış ve ayetin ve içinde geçtiği konunun bağlamında kelimenin kök anlamları ile irtibatlandırılarak hangi manada kullanıldığı tesbit edilmeye çalışılmıştır.

Bu çalışmanın sonucunda SALÂT kavramının genel kategori olarak Kuran’da dört temel manada kullanıldığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu manaların aşağıda listelenen ilk iki tanesi, kelimenin Kurân vahyi öncesi Arap toplumundaki kullanım manalarındaki kullanımları, diğer iki  tanesi ise bu manalardan ilişkilendirilerek Vahiy döneminde Kurân tarafından oluşturulmuş manasıdır. Kelimenin kullanıldığı dört mana kategorik olarak şunlardır:

1- Dayamak, desteklemek, (destek olmak, kabul etmek manasında) yönelmek, bağlantı, bağlantı kurmak,
2- Din ve Din adına yapılan her türlü eylem-bağlılık-ahit,
3- Vahiy  ( Tüm Nebilere verilen Vahiy ve özelde el-Kuran ),
4- Muhammed Nebinin Vahyi ( el-Kurân’ı) müminlere ve insanlara duyurduğu-okuduğu-öğrettiği ve müminlerin de belirlenmiş vakitlerde ve belirlenen şartlarda ( temiz olma- sarhoş olmama- konuşmama ) katılmak zorunda oldukları Kuran öğrenme-öğretme-anlama dersi.

Bu dört anlam grubundaki ayetler aşağıdaki müstakil bölümlerinde incelenmiştir:

BÖLÜM 1- “Dayamak – Desteklemek  – Yönelmek – Bağlantı Kurmak” manasındaki kullanılan ayetler:

Kelimenin kök anlamından gelen ve bir şeyi bir şeye dayamak, bir şeyi desteklemek, bir şeye destek olmak, kabul ederek desteklemek, bağlantı, bağlantı kurmak manası ile o şeye yönelmek manalarında kullanılan ayetler bu bölümde incelenmiştir:

Hani, İslam’ı,  insanlar için dosdoğru din kılmıştık. İbrahim’in Vahyini/Makamını Yöneliş Yeri edinin ki emniyette olun. İbrahim ve İsmail’e de, “Dinimi, onu titizlikle koruyanlar olup ona tutku ile bağlılar yani ona teslim olup içindeki tüm emirlere hayatlarında itaat edenler için şirk-küfür-günah bulaştırmadan tertemiz tebliğ edin” diye ahid verdik. BAKARA 125.  

Zekeriyya, mescidde ayakta durmuş (Rabbine) yönelirken, melekler ona seslendi: “Allah, sana Yahya’yı müjdeler. O, Allah’tan olan bir kelimeyi (İsa’yı) doğrulayan, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamberdir.” ÂLİ IMRÂN 39

اO’dur ki, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size destek oluyor ve melekleri de (destek olmaktadır). O, mü’minlere karşı çok merhametlidir. AHZÂB  43

Şüphesiz, Allah ve melekleri o Peygambere destek oluyorlar, Ey iman edenler, siz de ona destek olun ve tam bir teslimiyetle ona itaat edin. AHZÂB  56

Not: Dikkat edilirse 43. ve 56. Ayetlerde Allah’ın ve meleklerinin, Müminlere ve Muhammed Nebiye destek oldukları aynı Salla fiili ile verilmiş. Ayrıca 56. Ayetin sonunda “ve sellimu teslima” cümlesinin bilindiği gibi “selam vermek” anlamında olmadığı tam bir “teslimiyetle itaat etmek” demek olduğu için aynı deyimin aynı konuda kullanıldığı Nisa Suresi 65. Ayete bakınız.

Bilindiği gibi bu ayet zaman içerisinde “Sözde Peygambere Salavat okumak” gibi bir alışkanlığa mesnet kılınmıştır. Bizim düşüncemize göre o gün Muhammed Nebinin yanında olan müminleri dualarında “Allahümme Salli ala Muhammed” cümlesini kullanmış olabilirler. Bu cümlenin Türkçe anlamı “Allah’ım Muhammed’i destekle, ona yardım et” demektir. O dönemde düşmanları tarafından sürekli tehdit altında bulunan ve Vahyi insanlara tebliğ etmek için binbir zorluğa göğüs geren Muhammed Nebi (selam ona) için yanında olanların bu şekilde dua etmeleri normaldir. Ve zaten Allah, kafirler ve müşrikler hoşlanmasa da ona yardım ederek onu koruyarak Nur’unu (Vahyi) tamamlamıştır. Muhammed Nebi Şahit olarak ahirete intikalinden sonra hâlâ “Allah’ım onu destekle ona yardım et” demek anlamsız olmaktadır. Şu an yaşayanların kendileri için ve müminler için “Allahümme salli Aleyna” “Allah’ım bana-bize destek ol-yardım et” şeklinde “salavat getirmeleri” daha gerçekçi olur.

Fakat o, (Vahyi) ne doğruladı ne de iman ederek yöneldi,
Ve lakin o ( Vahyi) Yalanladı ve Yüz çevirdi. KIYÂMET  31.

Not: Kurân’ın kavramları zıttından açıklama özelliğine örneklerden biri olan bu ayetlerde, dikkat edilirse ilk ayette kullanılan doğrulamak kavramı ikinci ayette zıttı olan YALANLAMAK ile karşılanmıştır. Aynı şekilde buradan, ikinci ayetteki tevella-yüz çevirdi/sırtını döndü/reddeti manasındaki kavramın zıttının ilk ayetteki salla-yönelmek-bağlanmak-iman etmek olduğu açıkça görülmektedir. Aynı Kullanım Alâk Suresinde ( 10. ve 13. Ayetlerde) de aynı kavramlar ile (salla – kezzebe/tevella) aynı şekilde kullanılmıştır ve aşağıda gösterilmiştir.

Engellemekte olanı gördün mü? (Vahye) (iman ederek destekleyerek) yöneldiği zaman bir kulu. Gördün mü? Ya o (kul) doğru yol üzerinde ise, Yani takvayı emrettiyse. Gördün mü? Ya (bu engellemek isteyen) yalanlayıp yüz çevirdi ise. ALAK  10. ve 11.

Kim (nefsini) arındırmışsa kesin kurtulmuştur. Yani Rabbinin Vahyini hep hatırda tutup (o-Vahye) yönelen. A’LÂ 14 ve 15

Arabilerden öyleleri de vardır ki, onlar Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve İnfak ettikleriyle Allah’a yakın olmayı ve Resul’ün bağlılığını/desteğini kazanmak isterler.. Haberiniz olsun, bu gerçekten onlar için bir yakınlaşmadır. Allah da onları kendi rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. TEVBE 99

Kendilerini onunla temizleyip arındıracakları sadakalarını al/kabul et de onlarla (kopardığın) bağlantıyı (yeniden) sağla/onları bununla destekle. Zira senin onlarla bağlantın/desteğin onları rahatlatacaktır. Allah işitendir, bilendir. TEVBE 103

Not: Tevbe Suresi 60. Ayette emredilen ve Muhammed Nebibnin Medine’de devletine bağlı olanlardan aldığı es-Sadakat her toplumda olduğu gibi Medine Devletinde de vatandaşlığa kabul anlamına da gelmektedir. Surenin büyük bölümünde anlatıldığı gibi, Münafıkların dışında,  Seferlere katılmayıp da sonradan pişman olan düzgün adamlar da vardır. Muhammed Nebi önceki ayetlerden dolayı onlardan Sadaka almak dahil ilişkilerini kesmişti. Adeta vatandaşlıktan çıkarılmışlardı. İşte bu 103. Ayette onlardan tevbe edip kendini düzeltenlerden tekrar o Sadakayı almasını yani onları tekrar “biz müminler” tanımının içine yani “vatandaşlığına” almasını ve onlarla normal ilişki kurmasını bunun da onlar için büyük bir rahatlama ve güven oluşturacağından bahsetmektedir. Bir üstteki 99. Ayet de bu algının müminler için ne kadar önemli olduğunu net olarak göstermektedir.

Rablerinin desteği yani rahmet bunların üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır. BAKARA  157

BÖLÜM 2- “Din Ve Din Adına Yapılan Her Türlü Eylem-Bağlılık-Ahit” manasındaki kullanılan ayetler:

Din kavramının, bir insanın ya da toplumun ait olduğu kimlik-millet-değerler sistemi olarak tanımlanışı insanlık tarihi boyunca kabul edilmiş bir tanımlamadır. Konunun bu bölümünün tarihsel arka planı ile birlikte daha net görülebilmesi amacı ile Kıble ve Bakara Suresi çalışması incelenebilir.

Özet olarak o günkü Araplar, bu kimlik-millet-değerler sistemi-hayat tarzını:

Teorik tanımlamada = DİN
Kişisel yaşantıda = SALÂT
Toplumsal Yaşantıda = MİLLET
Üst-Kimlik tanımlamasında = KIBLE

kavramları ile ifade etmekteydiler. Bu kavramların hepsi birbirinin yerine de kullanılmaktadır ve söylendiğinde o kişinin ya da toplumun hayatını üzerinde devam ettirdiği inançlar-değerler-hükümler-kurallar-davranışlar ifade edilmekte ve anlaşılmaktadır.

Kurân Vahyi de onların bu kavramlarını birebir olarak kullanmıştır ve işte bu topyekün hayat nizamına Allah’ın verdiği özel ismi İSLÂM’dır.

Bir kişinin ya da toplumun inançlarını, inkar ettiklerini, ahlaki-ekonomik-hukuki-siyasi esaslarını kısacası üzerinde yaşadığı hayat nizamını ifade eden bu 2. anlamı ile  Salât kavramının kullanıldığı ilgili ayetler aşağıda çıkarılmıştır:

İşte bu (Kur’an), önündekileri doğrulayıcı ve şehirler anası (Mekke) ile çevresindekileri uyarman için indirdiğimiz kutlu Kitaptır. Onlar (müminler) ki, Ahirete iman ederler bu Kitaba iman ederler ve DİN’lerini koruyarak (yaşamaya) devam ederler. EN’ÂM  92

Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanların tümü, şüphesiz Allah’ı durmaksızın anlatmaktadır; örneğin, dizi dizi uçan kuşlar. Her biri, kendi DİN’ini ve onu yerine getirişini şüphesiz bilmektedir. Allah, onların işlediklerini bilendir. NÛR  41

Not: Rabbin balarısına Vahyetti” ayeti ile birlikte okunmalıdır. Her varlığın bir hayat nizamı yani üzerinde yaşadığı davranışların tümünü kapsayan bir dini vardır. Kuşların da, Balıkların da, Arıların da ve her şeyin dini vardır. İnsanın iddiası ve bu iddiasını ispat için girdiği imtihanı da seçmekte serbest olduğu halde hayat nizamını (yani Salât’ını yani Din’ini) Allah’ın vaaz ettiği nizama yani ed-dine yani İSLAM’a uygun olarak yaşamasıdır. İşte o zaman insan da evrendeki tüm varlıklar gibi Allah’ı tesbih etmiş yani O’na secde etmiş; O’na kulluk etmiş ve yaradılışta verdiği ve karşılığında cenneti alacağı Misakını (bkn.: Misakınızın farkındamısınız ?) gerçekleştirmiş olacaktır.

(Ey Muhammed)De ki: “Şüphesiz benim DİN’im/Salatım ve haccım/kurbanım yani tüm yaşantım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’a aittir” EN’ÂM 162

Dediler ki: “Ey Şuayb, atalarımızın kulluk ettiklerini terk etmemizi ve mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin DİN’in/Salatın mi emrediyor? “
Ya sen ne kadar akıllı başlı bir adamsın!!!! (Şüphesiz sen azmış sapıtmış bir adamsın)” HÛD  87

(İbrahim dedi ki): “Rabbim, beni, o-DİN’i/Salatı ikame eden tebliğ edenlerden eyle, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur.” İBRÂHİM  40

(Ey Musa) “Gerçekten Ben, Ben Allah’ım, Ben’den başka ilah yoktur; öyleyse bana kulluk et yani benim Vahyimle o- DİN’i tebliğ et/Salatı İkame et” TÂHÂ 14

Onlar ki, salâtlarında alçak gönüllü bir duyarlık içindedirler; MÜ’MİNÛN  2

Ve onlar ki, Salatlarını muhafaza ederler,MÜ’MİNÛN  9
Onlar ki; salatlarında devamlıdırlar,MEÂRİC  23
 Onlar, namazlarını titizlikle koruyan kimselerdir. MEÂRİC  

Onlar, DİN’lerinde/Salatlarında: samimi olmayan, gafil, umursamayanlardır. MÂÛN 5

Oysa sen içlerinde bulunduğun sürece, Allah onları azablandıracak değildir. Ve onlar, bağışlanma dileyenler olurlarsa da, Allah onları azablandıracak değildir.

Onlar (müşrikler), (orada insanlara Vahyi tebliğ etmek istediğinde Nebiyi) Mescid-i Haram’dan alıkoyarlarken/engellerlerken ve onun dostları/yardımcıları da değilken Allah, ne diye onları azaplandır masın? Onun dostları/yardımcıları yalnızca Muttakilerdir. Ancak onların çoğu bilmiyorlar. Onların Beyt yanında,  dinleri adına yaptıkları iş/Salatları ıslık çalmak ve el çırpmak (suretiyle Vahyi tebliğini engellemekten) başka bir şey değildir. Öyleyse, inkâr ederek o Peygamberi engellemeniz/içinizden çıkarmanız  dolayısıyla tadın azabı. ENFÂL 34 ve 35

Destekleyen ayet:

“İnkar edenler dediler ki: “Bu Kur’an’ı dinlemeyin ve onda (okunurken) yaygaralar koparın. Belki üstün gelirsiniz.” FUSSİLET  26

Muhammed Nebi, Mescidi Haram’da insanlara Vahyi okumak/tebliğ etmek istediğinde, Mekkeli müşrikler ilk başlarda o Kurân’ı okurken alkış, ıslıklamak, bağırıp çağırmak gibi işler yaparak insanlara duyurmasını engellemeye çalışmaktaydılar. Sonradan fiziki olarak da oraya gelmesini ve Vahyi okumasını engellemeye çalıştıkları, insanlara da onu dinlememeleri için baskı ve işkenceler yaptıkları bilinmektedir.

Kendilerini, Beyt’in koruyucuları, İbrahim’in varisleri, Allah’ın seçkin kulları olarak gören, kurbanları, tavafları ve haclarıyla Allah’ın Beyt’inde  salât ettiklerini-dindarlık yaptıklarını iddia eden Kureyş’in, Son ne Vahyi okumaya başlaması ile ona iman edip destekleyecekleri koruyup savunacakları yerde, geldikleri noktada içine düştükleri durum 35. Ayette muhteşem bir söz sanatı ile onların yüzüne çarpılmaktadır. Adeta “işte o çok övündüğünüz beytin dibinde dininizde-salatınızda-ibadetinizde geldiğiniz durum bu, çılgınlar gibi hareketler yaparak Allah’ın Rasulünü yani Vahyini engellemek oldu” denmektedir.

Ey iman edenler, sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, vasiyet hazırlanışında, aranızda içinizden adaletli iki kişiyi (şahid tutun.) Veya yolculukta olup size ölüm musibeti gelip çatarsa, sizden olmayan başka iki kişiyi yapacağınız  ahitten-anlaşmadan sonra alıkoyarsınız,  Şayet güvenmezseniz onlar da Allah adına şöyle yemin etsinler: “Akraba dahi olsa onu (yeminimizi) hiç bir değere değiştirmeyeceğiz ve Allah’ın şahidliğini gizlemeyeceğiz. Aksi takdirde biz elbette günahkarlardan oluruz.” MÂİDE 106

BÖLÜM 3- “Vahiy  ( Risalet ve özelde el-Kuran )” Manasındaki Kullanılan ayetler:

Yukarıdaki 2. Bölüm ile paralel olan bu kullanım, insanın ve toplumun hayat nizamını belirleyecek inançlar, nusuklar, ahlaki, ekonomik, hukuki kurallar ve davranışlar bütününü belirlemek amacı ile Nebilere inzal edilen Vahyin bir sıfatı olarak kullanılmıştır.

İnsanın Nebilerden(haber getirenler) işitip, çelişkisiz olduğunu, hayatla, evrenle ve aklı fıtratı ve vicdanı ile tam bir uyum gösterdiğini görüp, anlayıp ona iman ettiği andan itibaren, bu Vahiy için yapması gereken iki temel görevi vardır. O Vahyi güzelce ve tam öğrenecek, hayatının her anını ve her davranışını o-Vahye uygun hale getirecektir.

Arapça’da İQAME sözcüğü “Bir şeyin hakkını vererek yapmak, tam ve sürekli yerine getirmek” (İqametü eş-şey’in) ve “Bir şeyi ayağa kaldırmak, hakim kılmak, canlı tutmak” anlamlarında da kullanılmaktadır. İşte İslam Vahyi’ni tüm hayatına hakim kılmak yani tüm inanç ve davranışlarında hayatının her anında, her bulunduğu yerde ve her yaptığı işte pratik olarak uygulamak, yerine getirmek İQAME Es-Salât tamlaması ile ifade edilmiş bir kalıp kullanımdır.

Kurân’da aynı kullanımın diğer örnekleri olarak:
EQIMU EŞ-ŞEHADET  ( Şahitliği İKAME etmek )
EQIMU EL-VEZN ( Teraziyi İKAME etmek )
EQIMU VECH ( Benliğini İKAME etmek )
EQIMU ALA USULİHİ ( Ağacı kökleri üzerine İKAME etmek )
EQIMU CİDAR (Duvarı İKAME etmek )
EQIMU ET-TEVRAT VE EL-İNCİL ( Tevrat ve İncili İKAME etmek )
 EQIMU HUDUDULLAH ( Allah’ın sınırlarını İKAME etmek )
EQIMU ED-DİN (İslâm Dinini İQAME etmek)

Özellikle son üç kullanım çalışmamızın bu bölümünde işlediğimiz anlamı net bir şekilde ortaya koymaktadır. Tevratı-İncili,  Allah’ın Sınırlarını Ve Ed-Din İslâm’ı İqame Etmek İle Salât’ı/Vahyi İqame Etmek birebir aynı manadadır yani İslam’ın tüm emirlerini hükümlerini nizamını hayata hakim kılmak yani pratik hayatta birebir uygulamak yaşamak ve bunda sürekli olmak.

İşte o-Vahyi bu şekilde hayatına iqame ederse insan, şirk-kötülük-günah-zulüm-fuhşiyyat işlerden benliğini alıkoyar, tersinden hanif-iyi-adil-merhametli-paylaşımcı-dosdoğru bir insan olur. Kurân bu durumu da atü ez-zekât kalıp cümlesi ile ifade etmiştir.( bkn. Kurân’da ZEKÂT Kavramı).

İslâm’ın hayat nizamı hakkında Kurân Vahyinde detaylı olarak anlatılan onlarca kural, kaideler, hükümlerin ve burada bahsedilmeyen diğer iyi-kötü, adil-zalim işlerin her konu geldiğinde (bunları pratik hayatta uygulanması ile kurtuluşa ulaşılacağı anlamının verildiği tüm ayetlerde hepsinin tek tek yeniden sayılmaması) için tüm bu manayı toptan ifade edecek kalıp cümle olarak Kurân İQAME Es-Salât tabirini kullanmıştır.

Bu manadaki kullanımda bu sözü işittiğimiz anda anlayacağımız, Kurân Vahyi ile vaaz edilen tüm ahkamın hayata uygulanması olmalıdır. Aynı manayı ifade eden ve Bakara Suresi 277. Ayette net bir biçimde birbirinin aynısı olduğu gösterilen diğer tabir de: Amenû ve Amilû Es-Salihâti kalıp cümlesidir. Vahye iman etmek ve onun tamamını pratik olarak amel etmek demektir ve İqame es-Salât ile birebir aynı anlamdadır.

Bu Vahyi müminlerine tam ve düzenli olarak öğretecek Nebinin bu görevi ve yaptığı çalışma için de Kurân aynı İqame Es-Salât tabirini kullanmıştır.  Çalışmamızın devamında BÖLÜM.4’de bu anlamdaki kullanım incelenecektir.

Risalet ile gelen Vahiy ve o-Vahyin tamamının sürekli hayata uygulanması manasındaki kullanımda iki şekil görünmektedir.

a)    ES-SALÂT şeklinde kullanılanlar
b)    İQAME ES-SALÂT ve ATÜ EZ-ZEKÂT kalıp cümlesi şeklinde kullanılanlar.

Aşağıda bu iki formda kullanılan ayetler çıkarılmıştır:

a)        Es-SALÂT formundaki ayetler:

Onlar ki Vahyin söylediği Ahirete/Yeniden Dirilmeye (el-Gayb) iman ederler/güvenirler yani o-VAHYİ hayatlarına hakim kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. BAKARA 3

Bir de: “o-VAHYİ hayatınıza hakim kılın ve O’na karşı takvalı olun diye de emrolunduk. Huzuruna (götürülüp) toplanacağınız O’ Allah’dır. EN’ÂM 72

O-VAHİY’e (uygun yaşamaya) Direnerek/Dayanıklıkla/Sabırla yardım dileyin. Bu, (dinine imtihanına ahirete) içten titreyerek önem verenler dışındakiler için çok ağır gelir. BAKARA 45

Ey iman edenler, o-VAHİY’e (uygun yaşamaya) Direnerek/Dayanıklıkla/Sabırla yardım dileyin. Şüphesiz ki Allah direnenlerle/dayananlarla/sabredenlerle beraberdir. BAKARA 153

Onlar ki; o-Vahye sımsıkı sarılırlar yani o-VAHYİ hayatlarına hakim kılarlar, şüphesiz biz salih olanların ecrini kaybetmeyiz. A’RAF 170

Ey iman edenler, sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi, küçümseyerek alaya alanları ve kafirleri dostlar edinmeyin. Ve eğer inanıyorsanız, Allah’a karşı takvalı olun. MÂİDE 57

Onlar, siz o-VAHYE (imana) çağırdığınızda onu (Vahyi) küçümseyerek alaya alırlar. Bu, gerçekten onların akıl erdirmeyen bir topluluk olmalarındandır. MÂİDE  58

De ki: “Ey Kitap Ehli, yalnızca Allah’a, bize indirilene ve önceden indirilene iman etmemiz nedeniyle mi bizden hoşlanmıyorsunuz?” Ve gerçek şu ki; çoğunuz sapmışsınız. MÂİDE 59

Not: Kurân’ın Mesani (çok yönlü) anlatım üslubunun Mufassal (ayrıntılı açıklanan ) özelliğinin örneklerinden birini daha buradaki 57. Ve 58. Ayette görmekteyiz. Hatırlanacağı gibi Kurân çok önemli kavramları “birebir aynı cümlelerin içinde sadece aynı anlama gelecek iki kavramı değiştirerek” kullanmakta ve bununla birbirinin yerine kullanılan o iki kavramın aynı şeyi ifade ettiğini açıkça göstermektedir. Bu metot Kurân’ı derinlemesine öğrenmek için çalışanların en önemli yardımcılarından birisidir. O nedenle bu kuralın ne kadar net bir öğretici olduğunu anlamak için öncelikle Türkçe’den bir örnek verelim:

Aşağıda yazılan iki cümleye dikkatle bakalım:

“ Salı günü evinden büyük bir telaşla çıktı, neredeyse AYAKKABILARINI giymeyi unutacaktı.”
“ Salı günü evinden büyük bir telaşla çıktı, neredeyse PABUÇLARINI giymeyi unutacaktı.”

Şimdi, Türkçe öğrenimi gören bir Arap elindeki bir kitapta geçen bu iki cümle ile karşılaşınca ne düşünür? Bildiği kadar Türkçesi ile bu iki cümlenin birebir aynı cümle olduğunu tek farkın sadece iki kelime olduğunu net olarak görecektir ve bu iki kelimenin birebir aynı anlamda olduğunu çok rahat bir şekilde anlayacaktır. AYAKKABI kavramı ile PABUÇ kavramının Türkçede birbirinin yerine kullanılabilen eş anlamlı kavramlar olduğunu görecektir.

Bazen kavramlar aynı manayı değişik fonksiyonlarını anlatarak da işaret ederler. Örneğin;

 “Ahmet’lerin Amerika’daki yazlık evi DENİZ kıyısındaydı” cümlesi ile “Ahmet’lerin Amerika’daki yazlık evi OKYANUS kıyısındaydı” demek aslında aynı manadadır tek fark DENİZ genel bir isimdir, OKYANUS ise BÜYÜK DENİZLERİN ismidir. Cümlede özne “Ahmet’lerin yazlık evi” olduğundan dolayı mana değişmemektedir. Yani aynı evi, aynı denizin yanında farklı iki kullanım ile anlatmıştır.

İşte Kurân’da bir çok omurga kavram bu örnekteki gibi birebir aynı cümleler içerisinde birbirlerinin yerine kullanılarak aslında hepsinin AYNI MANAYA geldiğini gösterir. Bu özelliğin en çok kullanıldığı kavram Allah’ın Nebilerine inzal ettiği İSLAM/VAHİY içindir. Kurân detaylı olarak incelendiğinde, birebir aynı cümleler içerisinde İSLAMI/VAHYİ fonksiyonları ile tarif eden elli adetten fazla sıfat-isim görülür, Bunlardan bazıları;

“Sana da Vahyettik”
“Sana da El-Kitabı verdik”
“Sana da El-Kurânı verdik”
“Sana da El-Zikri inzal ettik”
“Sana da El-Nuru verdik”
“Sana da El-Furkânı inzal ettik”

Dinullah-Kitabullah-Ayetullah-Nimetullah-Nurullah-Zikrullah-Hablullah-Sıbgatullah-Haracullah-Hüdâullah-Sebilullah-Sıratullah- vb.

Bu isim-sıfat tamlamalarının geçtiği tüm ayetler incelenirse mana olarak birebir aynı oldukları ve bu kavramların sürekli birbirlerinin yerine kullanılarak İSLÂMI/VAHYİ anlattıkları net olarak görülecektir.

Mesela DİN-MİLLET-KIBLE kavramları için aynı mufassal metodun kullanıldığı şu çarpıcı ayetlere bakalım:

“Sen onların MİLLETLERİNE (milletehum) TABİ OLMADIKÇA, yahudi ve hristiyanlar senden kesinlikle razı olacak değillerdir. De ki: “Şüphesiz doğru yol, Allah’ın yoludur.” Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.” BAKARA 120

“Andolsun, kendilerine kitap verilenlere her ayeti (delili) getirsen, yine onlar senin kıblene TABİ OLMAZ; sen de onların KIBLELERİNE (kıbletehum) TABİ OLACAK DEĞİLSİN. Onlardan bir kısmı, bir kısmının kıblesine de uymaz. Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan, o zaman gerçekten zalimlerden olursun” BAKARA 145
“(Kitap Ehli dedi ki): ….Ve sizin DİNİNİZE (dinikum) TABİ OLANLARDAN başkasına inanıp güvenmeyin.” De ki: “Şüphesiz doğru yol Allah’ın yoludur……” AL-İ İMRAN.73

Bu açıklamalardan sonra konumuz olan Maide suresinin 57.ve 58. Ayetlerine bakalım.
İlk ayette Kitap Ehlinin alaya alıp küçümsedikleri müminlerin dinidir (dinikum), ikinci de Kitap Ehlinin alaya alıp küçümsediği müminlerin onları iman etmeye çağırdığı es-salât yani kurân vahyidir. Bu iki ayette MÜMİNLERİN DİNİ ve Es-SALÂT aynı manalarda kullanılmıştır çünkü ikisi de İSLÂM’ı anlatmaktadır. Buradaki incelik Kitap Ehlinin kendilerinin asıl islâm dini üzere olduklarını iddia ederek Muhammed Nebiye inzal olan VAHYİ yalanlamalarıdır. Yoksa onlar ateist ya da deist değillerdi. Allah’ın Muhammed Nebiye VAHİY inzalini inkar etmekteydiler.

Onlar ki, o-VAHYİ hayatlarına hakim kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. ENFÂL 3

Musa ve kardeşine (şöyle) vahyettik: “Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi dini kimliğiniz/sığınağınız yapın ve o-VAHYİ orada öğrenerek uygulayın. Mü’minleri de müjdele.” YÛNUS 87

Not: Mekke’deki baskı döneminde Erkam Evi benzer bir uygulamadır. Baskı bitince evlerin yerini Mescid alır.

Ve onlar, Rablerinin rızası peşinde direnirler/dayanırlar/sabrederler, o-VAHYİ hayatlarına hakim kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü (şirki-günahı) iyilikle (İslam ile) defedenler, işte onlarındır kalıcı yurt (cennet yurdu). RA’D 22

İman etmiş kullarıma söyle: “Alışverişin ve dostluğun olmadığı o gün gelmezden evvel, o-VAHYİ hayatlarına hakim kılsınlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak etsinler.” İBRÂHİM 31

 “Rabbimiz, gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram (Mekke) yanında ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz, o-VAHYİ hayatlarına hakim kılmaları (İslam’ı yaşayıp tebliğ etmeleri ) için (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının kalblerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler yani iman ederek karşılığını verirler” İBRÂHİM 37

Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; kendilerine isabet eden musibetlere sabredenler ve o-VAHYİ hayatlarına hakim kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir. HAC 35

 ‘Gönülden katıksız bağlılar’ olarak, O’na yönelin ve O’na karşı takvalı olun yani o-VAHYİ hayatınıza hakim kılın da müşriklerden olmayın. RÛM 31

 “Ey oğlum, o-VAHYİ (İslam’ı) hayatına hakim kıl yani iyiyi/doğruluğu emret, kötü/çirkin olanı yasakla ve (bu yolda) başına geleceklere dayan!.  Bu kararlılık gerektiren bir iştir. LOKMAN 17


Onlar ki; Rablerine icabet ederler yani o-VAHYİ hayatlarına hakim kılarlar ve onlar işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir. ŞÛRÂ 38

 (İsa dedi ki). “Nerede olursam (olayım,) beni hayrı öğreten kıldı yani hayat sürdüğüm müddetçe, bana o-VAHYİ ve arınmışlığı (tebliğ etmemi ) emretti. MERYEM 31

(İsmail) kendisine tabi olanlara, o-VAHYİ ve arınmışlığı emrediyordu (tebliğ ediyordu) ve o, Rabbi katında kendisinden razı olunandı. MERYEM 55

(Muhammed) Sana tabi olanlara o-VAHYİ emret (tebliğ et) ve onda kararlı davran. Biz senden rızık istemiyoruz, biz sana rızık veriyoruz. Sonuç Muttakilerindir. TÂHÂ 132

Ve o Peygamberleri, kendi emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık ve onlara hayırları işlemelerini yani o-VAHYİ tebliğ ederek uygulamalarını ve arınmışlığı sağlamalarını vahyettik. Onlar da bize itaat edenler oldular. ENBİYÂ 73

Sonra onların arkasından öyle nesiller geldi ki, o-VAHYİ terk ettiler ve şehvetlerine uydular. Böylece bunlar azgınlıklarının cezası ile karşılaşacaklardır. MERYEM 59

Not: Kurân’ın Mesani özelliğinin bir kısmı olan ve bir konuyu-kavramı zıttı ile anlatarak açıklayan vasfına önemli bir örnek son satırdaki Meryem 59. Ayettir. İqame es-Salât ve Atü ez-Zekât kalıp cümlesinin TAM ZITTI bu ayetteki edza es-salât ve tebbe eş-şehevât cümlesidir. İki cümle birbirinin tam zıttı anlamdadır.

Sana el-Kitap’tan ne vahyediliyorsa oku ve o-VAHYİ hayatına hakim kıl. Şüphesiz ki o-VAHİY her türlü çirkin işlerden ve kötülüklerden yasaklar. Şüphesiz ki Allah’ın Vahyi en yücedir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.ANKEBÛT 45.

Şüphesiz ki onlar; Allah’ın Kitabını okurlar ve o-VAHYİ hayatlarına hakim kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler; işte bunlar sonu olmayan/yok olmayan bir kazanca talip olanlardır. FATIR 29

Not: Arapça bir isim tamlaması olan “zikrullah” kavramının doğru çevirisi “ ALLAH’IN ZİKRİ =  İnsanlara hatırlatılacak Şey” olmalıdır. Kurân’da, Ez-ZİKR isim halinde geldiği her yerde vahye isim-sıfat olarak kullanılmıştır. Hz. Muhammed’e ( selam ona ) inzal olunan vahiy yani özel adı ile EL-KURAN için de çok sık olarak Ez-Zikr sıfatı ( Kuran’ın öğüt verici, hatırlatıcı fonksiyonlarından dolayı ) kullanılmıştır.

ZİKR kelimesinin isim-sıfat olarak kullanıldığı ayetlerden bazıları şunlardır:

“Onlar: Ey kendisine ZİKR inzal eden, gerçekten sen mecnunsun dediler” HİCR/6
“Hiç şüphesiz ZİKRİ biz inzal ettik, onun koruyucuları da gerçekten biziz” HİCR/9
“……..Sana da ZİKRİ inzal ettik…..” NAHL/44

Ayrıca, EZ-ZİKR kullanımları için: FUSSİLET/41, AL-İ İMRAN/58, ENBİYA/7, NAHL/43, FURKAN/18-29, YASİN/11, SAD/1-8, KAMER/25, KALEM/51 ve benzeri ayetlere bakılabilir.

Sonuç olarak, ZİKRULLAH, Allah’ın Vahyi demektir. Tıpkı Kuran için kullanılan diğer isim ve sıfat tamlamaları olan;
KİTABULLAH ( Allah’ın Kitabı ),
KELİMETULLAH (Allah’ın Kelimesi ),
AYETULLAH (Allah’ın Ayetleri),
HÜDAULLAH (Allah’ın Hidayeti-DorğruYolu),
DİNULLAH (Allah’ın Dini),
HABLULLAH ( Allah’ın İpi ),
SIBGATULLAH ( Allah’ın Boyası ),
NURULLAH ( Allah’ın Nuru ),
NİMETULLAH ( Allah’ın Nimeti ), ve benzerleri gibi.

Bir sonraki BÖLÜM.4’de gelecek olan Cuma Suresi’nin 9. Ayetinde de işi gücü bırakıp koşmaları gerekenin zikrullah yani allah’ın vahyi olduğu nettir. Maide 6. Ayette de görüleceği üzere buraya koşmalarının istenmesinin sebebi, üzerlerindeki nimetullah’ın yani Allah’ın vahyinin tamamlanması yani onu tam ve güzelce öğrenmeleridir. Maide.3Bugün ÜZERİNİZDEKİ NİMETİMİ tamamladım” inen son ayettir ve Vahyin artık tamamlandığını ifade eder. Fatiha suresindeki “Bizi nimet verdiklerinin yoluna ilet” nidası da vahy yoluna iletme duamızdır.

Ayette geçen “ve le zikrullahi ekber” bir çok meal yazarının bir türlü içinden çıkamadığı bir cümledir. Sebebi zikrullah kavramını bir isim tamlaması olarak değil de yanlış klasik paradigma ile bir fiil tamlaması olarak düşünmeleridir. Oysa ayet net ve açıktır “ve le zikrullahi ekber” yani “Allah’ın Vahyi en yücedir”. Allah’ı anmak-hatırlamak manasındaki fiil tamlaması kullanım başka ayetlerde gelmiştir. ( Örneğin: YEZKURENALLAHE, v.d.)


    b)    İQAME ES-SALÂT ve ATÜ EZ-ZEKÂT kalıp cümlesi ayetleri:

O-VAHYİ hayatlarınıza hakim kılın ve arınmışlığa ulaşın yani (Allah’a/Vahye/İslam’a) boyun eğenlerle birlikte siz de boyun eğin. BAKARA 43

Hani İsrailoğullarından, “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, anneye-babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara iyilikle davranın, insanlara hakkı/doğruyu söyleyin  yani o-VAHYİ hayatınıza hakim kılın ve arınmışlığa ulaşın diye ahid/söz/misak. Sonra siz, pek azınız hariç, döndünüz ve (hâlâ) yüz çeviriyorsunuz. BAKARA 83

O-VAHYİ hayatınıza hakim kılın ve arınmışlığa ulaşın; önceden kendiniz için hayır olarak her neyi takdim ederseniz, onu Allah katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görendir. BAKARA 110

Benliklerinizi tüm yeryüzündeki din kimliklerine atfetmeniz Gerçek İman/Muttakilik değildir. Ancak Gerçek İman/Muttakilik; kim Allah’a, ahiret gününe, meleklere, vahye, ve peygamberlere iman eder, mala olan sevgisine rağmen onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, sokak insanlarına/yolda kalmışlara, isteyip dilenene ve kölelere verir yani o-VAHYİ hayatına hakim kılar ve arınmışlığa ulaşır ve söz verdiğinde sözlerine bağlı kalanlar ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda dayanır/direnir/sabrederse işte onlar dosdoğru olanlardır yani Muttakiler onlardır. BAKARA 177

Onlar ki; İman eder ve salihâtı yaşarlar yani  o-VAHYİ hayatına hakim kılar ve arınmışlığa ulaşırlar, şüphesiz onların karşılıkları Rab’lerinin katındadır ve Onlara korku yoktur ve onlar hüzünlenmeyeceklerdir. BAKARA 277
Not: Bu ayette İslâm Dinini tüm detaylarını içine alacak şekilde tanımlayan iki kalıp cümle birbirini açıklayacak formda kullanılmıştır. “vav” bağlacının Arapça’da kullanıldığı yaklaşık 18 anlamından ikincisi “yani” manasında aralarında geldiği iki kavram ya da cümleyi tarif etmesi anlamında olanıdır. Diğer bazı anlamları “ –de/da”, “-ki”, “… Örneğin …” gibi anlamlarıdır.

Kendilerine “Elinizi (savaştan) çekin, o-VAHYİ hayatınıza hakim kılın ve arınmışlığa ulaşın ” denenlere baksana, oysa savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, insanlardan Allah’tan korkar gibi -hatta daha da şiddetli bir korkuyla- korkuya kapılıyorlar ve “Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” dediler. De ki: “Dünyanın metaı azdır, ahiret, ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz ‘bir hurma çekirdeğindeki ipince bir iplik kadar’ bile haksızlığa uğratılmayacaksınız.” NİSA  77

Ancak onlardan ilimde derinleşenler ile mü’minler, sana indirilene ve senden önce indirilene yani o-VAHYİ tebliğ eden ve arınmışlığı sağlayanlara (Peygamberlere) iman ederler yani Allah’a ve ahret gününe iman edenler; işte bunlardır, Biz bunlara büyük bir ecir vereceğiz. NİSA 162

Sizin Veliniz, ancak Allah, O’nun elçisi, ve tam bir teslimiyetle/boyun bükmüşler olarak o-VAHYİ hayatına hakim kılan ve arınmışlığa ulaşan müminlerdir. MÂİDE 55

Andolsun, Allah İsrailoğullarından kesin söz (misak) almıştı. Onlardan oniki güvenilir- gözetleyici göndermiştik. Ve Allah onlara: “Gerçekten ben sizinle birlikteyim. o-VAHYİ hayatınıza hakim kılar ve arınmışlığa ulaşır ve elçilerime iman edip onları savunur onlara tazimde bulunursanız/saygı gösterirseniz yani Allah’a güzel bir karşılık verirseniz, şüphesiz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi gerçekten, altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkar ederse, cidden dümdüz bir yoldan sapmıştır.” MÂİDE 12

Haram aylar (süre tanınmış dört ay) sıyrılıp bitince (çıkınca) o müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları tutuklayın, kuşatın ve onların bütün geçit yerlerini kesip tutun. Eğer tevbe eder yani o-VAHYİ hayatlarına hakim kılar ve arınmışlığa ulaşırlarsa yollarını açıverin. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. TEVBE 5

Eğer onlar tevbe eder yani o-VAHYİ hayatlarına hakim kılar ve arınmışlığa ulaşırlarsa artık onlar sizin İslam’da kardeşlerinizdir. Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız. TEVBE 11

Allah’ın itaat edilecek emirlerini, yalnızca Allah’a ve ahiret gününe iman eden yani o-VAHYİ hayatlarına hakim kılan ve arınmışlığa ulaşanlar yani Allah’tan başkasından korkmayanlar hayata geçirebilir. İşte, hidayete ermiş olanlar bunlardır. TEVBE 18

Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin yardımcılarıdır. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar yani o-VAHYİ hayatlarına hakim kılar ve arınmışlığa ulaşırlar yani Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. TEVBE 71

Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak, o-VAHYİ hayatlarına hakim kılar ve arınmışlığa ulaşırlar yani ma’rufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah’a aittir. HAC 41
Ey iman edenler, (Allah’a/Vahye/İslam’a) boyun bükün ve itaat edin yani Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin, umulur ki kurtuluş bulursunuz,
Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, babanız İbrahim’in dini. O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur’an’da) da sizi “teslim olanlar” olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık o-VAHYİ hayatınıza hakim kılın ve arınmışlığa ulaşınve Allah’a sarılın, sizin Veliniz O’dur. İşte, ne güzel Veli ve ne güzel yardımcı. HAC 77. – 78

 (Öyle) Adamlar ki, hiçbir ticaret ve kazanç onları Allah’ın Vahyinden yani o-VAHYİ hayatlarına hakim kılmak ve arınmışlığa ulaşmaktan alıkoymaz; onlar, kalplerin ve gözlerin fırfır döneceği günden korkarlar. NÛR 37

Not: Bu ayette de ZİKRULLAH yani Allah’ın Vahyi isim tamlaması geçmektedir. Müminleri hiçbir şey ondan alıkoymaz yani onu hayatlarına tam uygulamaktan.

O-VAHYİ hayatınıza hakim kılın ve arınmışlığa ulaşın yani elçiye itaat edin ki, size merhamet edilsin. NÛR 56

Ayrıca bakınız: Neml 3, Lokman  4, Ahzâb 33, Mücâdile 13, Fatır 18

Not: İqame es-Salât ve Atü ez-Zekat kalıp cümlesi bu ayetin sonunda ilk cümlesi aynı ikinci cümlesi olan Atü ez-Zekât’ın açıklama cümlesi olarak gelmiştir. Mesani anlatımın Mufassal yapma örneğidir.
Atü ez-Zekât = ( Küfürden-Şirkten-Günahlardan-Zulümlerden-Kötülüklerden-Fuhşiyyatlardan kurtulup, Hanif-Mümin-Muttaki-Muhsin-Tertemiz ) bir hayata yani Arınmışlığa Ulaşmak demektir. Atü kelimesinin vermek dışındaki diğer anlamları getirmek-varmak gibi anlamlardır ve Kurân’da bu anlamları da çok sık kullanılmıştır. Detayları Kurân’da ZEKAT Kavramı Çalışmasında verilmiştir.

Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden aşağısını da yarısını da üçte ikisini de ayakta/uyanık geçirdiğini biliyor/görüyor (bunu boşa çıkarmayacaktır); seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da. Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamayacağınızı bildi, böylece tevbenizi kabul etti. Şu halde Kur’an’dan gücünüz yettiği kadar okuyun. Allah sizden hastalar olduğunu, başkalarının Allah’ın fazlından aramak için yeryüzünde gezip dolaşacaklarını ve diğerlerinin Allah yolunda çarpışacaklarını bilmiştir. Öyleyse ondan gücünüz yettiği kadar okuyun. o-VAHYİ hayatlarınıza hakim kılın ve arınmışlığa ulaşın yani Allah’a güzel bir karşılıkla karşılık verin. Hayr olarak kendi nefisleriniz için önceden takdim ettiğiniz şeyleri daha hayırlı ve daha büyük bir karşılık olarak Allah katında bulacaksınız. Allah’tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. MÜZZEMMİL 20

Not: Muhammed Peygamberin Salât’ına çeşitli aksaklıklar ve zaruretlerden dolayı katılamayan müminlere kendilerinden asıl beklenenin kurân’ı iyice öğrenip onu hayatlarına tatbik ederek arınmışlığa ulaşmaları olduğu belirtiliyor. Düzenli devam ettikleri Salât dersinden hastalık/ticari-tebliğ amaçlı seyahat/askeri sefere katılma durumlarında geri kaldıkları (en taqsuru min es-salât) için Allah’ın onların bundan dolayı üzüldüklerini bildiğini ve onları affettiğini, zaten Salât’ın esas amacının Kurân’ı iyice bellemek ve onu hayatına tatbik etmek olduğunu net bir şekilde açıklıyor. Konu aşağıda Bölüm.4’de detaylı olarak incelenmiştir.
Oysa onlar, o-Dini yalnızca O’na halis kılan hanifler (müşrik olmayanlar) olarak sadece Allah’a kulluk etmekten yani  o-VAHYİ hayatlarına hakim kılıparınmışlığa ulaşmaktan başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte en doğru ve sapasağlam din ( İslam) budur. BEYYİNE 5 

Not: Bu ayet tüm temel kavramların ve ed-din İslam’ın bir insandan ne beklediğinin yani insanın imtihanında neden sorumlu olduğunun net anlatımını veren ayettir.

“Ya’ğbudu Allah” = Allah’a kulluk etmek; “Muxlisine lehu ed-dine Hunefa” = Dini yalnız Allah’a has kılan Hanifler (müşrik olmayanlar) olmak; “Yuqime es-salâte ve yu’tune ez-zekât “= Vahyin tamamını hayatına uygulamak ve arınmışlığa ulaşmak.

İşte;  Dinillah – Din El Haq – Din El Qayyime yani İSLÂM budur.Nuh’a vasiyet edilen, İbrahimden’den Muhammede tüm Nebilerimize ( selam hepsine ) işte bu dini tebliğ etmişlerdir. Ve insanlardan iqame etmeleri istenen ed-din işte budur. Bu ayeti destekleyen Şura Suresi 13. Ayette İQAME ES-SALÂT yerine İQAME ED-DİN kullanılarak aynı şeyi anlattıkları perçinlenmiştir:

“O(Allah): “ed-dini (islâmı) hayata hakim kılın ve onda ayrılığa düşmeyin” diye dinden Nuh’a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri’ etti (bir şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten kendisine yöneleni hidayete erdirir.” ŞURA 13

Maide 66. Ayette geçen iqame et-tevrat vel incil, ve Bakara 229-230. Ayetlerde geçen iqame hududullahi de aynı manada ifadelerdir.

Sözler, beyanlar, aidiyet kimlikleri (kıbleler) iddia etmek tek başına hiçbir anlam ifade etmez.  İnsanın yapması gereken Allah’a ve Ahirete iman edip, aklına kalbine vicdanına kodlanmış olan ve defalarca Nebiler ile kendisine hatırlatılmış olan İSLÂM’ı hayatında yaşayacaktır, her an her yerde ve her işte yani Şirk-Küfür-Günah-Haram-Kötü-Zulüm-Fuşiyyat ne varsa terk edecek, Hanif-Mümin-Muttaki-Helal-İyi-Adil-Dürüst-Tertemiz-Namuslu-Paylaşımcı-merhametli bir insan olmak için gerekenleri yapacaktır bunu bir hayat tarzı haline getirecektir. İnsanın savaşı budur ve kazanabileceği yegane savaş, yapabileceği yegane devrim işte hayatında bunu başarmaktır. Bu, insanın Allah’a verdiği yaratılış sözü ve iddiasıdır. Karşılığı Cennettir.

İşte İQAME ED-DİN budur yani İQAME ES-SALÂT budur.

BÖLÜM 4- “Risalet Vahyinin ( el-Kurân’ı) müminlere ve insanlara duyurduğu-okuduğu-öğrettiği ve müminlerin de belirlenmiş vakitlerde ve belirlenen şartlarda ( temiz olma- sarhoş olmama- konuşmama ) katılmak zorunda oldukları Kuran öğrenme-öğretme-anlama dersi.” Manasındaki Kullanılan ayetler:

Her Vahiy alan Nebinin olduğu gibi Muhammed Nebinin de (selam ona)el-Kurân Vahyini almaya başladığı ilk andan itibaren 3 adet ana görevi olmuştur.

1-    Kendisine Allah tarafından harfi harfine korunarak ezberletilen Vahyi sürekli bir şekilde ve her uygun ortamda insanların duyabileceği bir şekilde okuyarak beyan etmek yani onu apaçık ortaya koymak yani insanlara Vahyi iletmek yani tebliğ etmek, şerefli yazıcılar ile ince deri üzerine kalem ile yazmak.
2- Bu insanların içinden kendisine yönelenler yani Vahyin söylediklerini kabul edenler ve kendisine tabi olanlar (ellezine amenu) için, inzale devam eden Vahyin tamamını düzenli ve sürekli olarak onlara okuyacağı, anlatacağı ve üzerinde konuşacakları bir ortamda buna devam etmek. Vahyi derinlemesine bilen/harfi harfine ezberlemiş çekirdek bir kadro oluşturarak diğer bölgelerden gelen talepler için gerektiğinde Vahiy Öğretmenleri olarak onları göndermek.

3-    o-Vahyin gerektirdiği her konuya itaat ederek hayatında birebir uygulamak ve bunun şahitliğini/örnekliğini kendisinin çevresindeki tüm insanlara göstererek ve onları da bu uygulamayı hayatlarında tatbik etmeleri yolunda teşvik ederek kendi kulluk imtihanını da vermek. Şartların oluşması halinde bu şahitliğe/örnekliğe tüm sosyal/siyasal/askeri/ekonomik ve diğer alanlarda da liderlik ederek devam etmek.

Bu görevlerden o okuduğu Vahye iman ederek kendisine tabi olanlar (ellezine amenu) için, inzali  devam eden Vahyin tamamını düzenli ve sürekli olarak onlara okuyacağı, anlatacağı ve üzerinde konuşacakları bir ortamda buna devam üzere:

-      Mekke döneminde yoğun baskı altında iken özellikle evlerde ve uzak vadilerde Geceden zamanlarda belirli vakitlerde ( FECR ve İŞÂ ) düzenli olarak yapması  (İsra 78, Hud 114, Nur 58), müminlerin bunlara katılması (Nisa 103, Bakara 238)
-      Kendisinin ve (dileyen müminlerin) geceden bir süre daha Kuran’ı okuyup üzerinde derin düşünmeye konuşmaya devam etmesi, (İsra 79, Müzzemmil 1-8 arası ve 20,)
     Yesrib’de hicretten yani baskılardan kurtulduktan sonra bu vakitler dışında da Rasulün bu Salât’ı kurduğu Mescid’de devam ettirmesi (Tevbe 108)
-      Bu okumayı tane tane, ne çok bağırarak ne de çok sessiz değil normal orta bir ses tonu ile yapması ( Müzzemmil 4, İsra 110 )
-      Bu okumayı ayakta yapması ve katılan müminlerin de ayakta sessizce dinlemesi ve öğrenmesi (Araf 204, Cuma 11, Bakara 238 )
     Okumaya başlamadan önce, kendisine ve dinleyen müminlere o-Vahiy (El-Kurân) hakkında vesveseler verecek olan o müşrik ve ehli kitap şeytanlardan Allah’a sığınması ( Nahl 98, Nas ve Felak sureleri, Al-i İmran 72)
     Nebi Rasul, Kuran’ı okurken katılan müminlerin konuşmadan tam bir dikkatle öğrenmek için Kuran’ı dinlemesi ( Araf 204, Bakara 238 )
-      Katılan müminlerin o-Salât’a okunan ayetlerin mesajını anlamayacak olduklarından sarhoşken, seferde olmayıp veya hasta olmayıp su da bulunabildiği hallerde elleri yüzleri ayakları pis, cinsi münasebetten sonra yıkanmamış olarak gelmemesi, seferde veya hasta iseler ya da su bulamıyorlarsa temiz toprakla ellerini yüzlerini ovarak temizledikten sonra katılabilecekleri (Nisa 43, Maide 6, Maide 91 )

Şartları altında yerine getirmeleri emredilmiştir. Bu müminlerin FECR ve İŞÂ vakitlerinde Nebinin yanına giderek katılmaları zorunlu tutulan Salât’ın:

-                İletinin, Yani Neden Emredildiğinin Yani Sebebinin, Allah’ın müminlere güçlük çıkarmak istediği bir şey olmadığı ve lakin onların o-Salât’a devam edip o–Vahyi öğrenerek şirklerden-günahlardan-kötülüklerden-fuhşiyyatlardan Temizlenmesini Yani Müminler Üzerinde Nimetini Yani Vahyini Tamamlamak İstediği (MAİDE 6’nın sonu )

Ayrıca Üzerinizde Nimetimi (Vahyimi) Tamamladım dediği ve son inen ayet olan Maide 3 ve içinde Nimetullah geçen bir çok ayet, “üzerinizde nimetini tamamlamak istiyor” demenin, üzerinizde VAHYİNİ tamamlamak istiyor demek olduğunu gösterir. Ayrıca “müşrikler ve kafirler istemese de Allah Nur’unu ( Nurullah = Allah’ın Vahyi) tamamlayacaktır” demek de aynıdır.  Allah kim ne yaparsa yapsın Muhammed Nebiyi koruyacak ve dilediği VAHYİ onunla insanlığa tastamam verecektir demektir. Ve Allah bu vaadini tamamlamıştır. (elhamdülillah.)

Muhammed Nebiye Kuran’ın bir seferde bir yazılı kitap olarak verilmediği, ayetlerin bir sürede bölüm bölüm inzal olunduğu, o günün şartlarında Nebinin her inen bölümü yüzlerce nüsha olarak yazıp çoğaltarak müminlerine dağıtamayacağı, sadece ince deri üzerine şerefli yazıcılar ile değerli sayfalara yazdırıp, müminlerin her bölümü düzenli bir şekilde bir yerde Muhammed Nebiden öğrenip ezberleyebileceği, ve Arap toplumunun sözel ezbercilik yeteneğinin ne kadar gelişmiş olduğu ve benzeri durumlar da düşünülmelidir. Yoksa Kuran nasıl bu kadar hızlı bir şekilde öğrenilip, ezberlenip yayılabilirdi eğer bu düzenli Salât olmasa..

-      Müminlerce sıkı bir şekilde korunması yani hiç bırakılmaması, bunun en hayırlı/dengeli Salât (Salât el-Vusta) olduğu, korku tehlike durumlarında buna yürüyerek ya da binekler üzerinde de devam edilebileceği (Bakara 238-239, Cuma 10)
-      Alışveriş, ticaret ya da eğlenceye tercih edilmemesi, onda ZİKRULLAH’ı yani Allah’ın Vahyini öğrenecekleri ve bilenler olacakları ve bunun onlar için hayırlı olduğu ( Cuma 9,10,11, Nur 37 )
-      Salât tamamlanıp hayata dönüldüğünde, her an, yaptıkları her işte, bulundukları her durumda ve yerde, Allah’ı hep hatırlamaları yani o-Salât’ta gaza-karara bağladıkları hükmü hayatlarına pratikte uygulamalarının kendilerinden esas beklenen davranış olduğu (Cuma 10, Nisa 103 )

Medine’deki Münafıkların ise o-Salât’a:

-      İsteksizce geldikleri, iman etmedikleri halde stratejik durum nedeni ile “müminlerden görünmek” için o-Salât’a istemedikleri halde giderek insanlara ikiyüzlülük yaptıkları, (Nisa 102, Tevbe 54 )

Bu iki ayetten ilkinde ve Maide 6. Ayetin başında kullanılan “kum ilâ ……..” kalıbı, “…….. –e giderken” demektir.  kum ila es-salati” “ O-Salât’a Giderken demektir. Ayrıca ikinci verdiğimiz ayette (TEVBE 54. Ayette) kullanılan tabir “Ye’tune Es-Salati” de tam çeviri ile “o-salât’a gelmeleri” demektir. Bu iki ayetteki GİDERKEN ve GELİRKEN fiillerinin kullanımı, o-Salât’ın, Medine’de Nebi Mescidin de Nebi tarafından İCRA edildiğinin tam delilidir. Zaten evde tek başına yapılacak bir şeyi Münafık yapmaz ve ev içinde yapılan bir şeyle insanlara ikiyüzlülük yapılamaz.

-      Münafıklardan bazılarının Mescid’e gidip Nebiyi dinledikten sonra yanından çıkıp, Yahudilere “NE SÖYLEDİ DEMİN BU!” diye kinayeli bir alayla soru sordukları (Muhammed 16)

Kurân’da parantez içinde verilen ayetlerde anlatılmaktadır.

Muhammed Nebi, bu Vahyi Öğretme Salât’ında, kendisi ayakta okuduğu ve müminlerin de ayakta saf halinde (Kıyam) sessizce dinledikleri ayet bölümlerinden sonra, o toplumların geleneğinde olan Yüce Bir Emre/Kişiye Boyun Eğmek-İtaat Ettiğini Göstermek davranışı olan RUKU ve SECDE hareketlerini yaparak fiziksel olarak da bunu göstermiş olabilirler. İlk bölüm bittikten sonra secde edip bir süre oturarak dinlenmişler ve ikinci bölüm için tekrar ayağa kalkarak aynısını tekrarlamış olabilirler. Dualarını yakarışlarını taleplerini de bu bölümde yerine getirmiş olmaları oldukça gerçekçidir.

Mekke ve Medine de değişik şartlar altında bu Vahyi ayakta okuma bölümlerini 2, 3, 4, ve hatta bazen daha fazla yapmış oldukları ve bunun sonraki nesillerce REKAT adı altında sistematikleştirildiği de anlaşılmaktadır. Nisa Suresinin 102. Ayetinde olağanüstü savaş halinde Nebinin müminlere iqame ettirdiği salatta ( eqamte lehum es-salati ) birinci grubun korumaya geçip ikinci grubun Salât’a katılması için “ilk grup secde ettiklerinde” denmesi de okumanın bittiğinde fiziksel olarak yaptıkları bu secdeyi sistematikleştirdiklerini göstermektedir.

Muhammed Nebi, gerek belirli vakitlerinde müminlerin katılmak zorunda oldukları düzenli Salât ve gerekse Medine’ye geldikten sonra özel seçtiği ve başka hiçbir iş yapmadan sadece VAHYİ harfi harfine ezberleyecek Kuran hafızlarını yetiştirdiği gün içindeki ve gecedeki diğer Salât dersleri ile Kuran’ın çok muntazam bir şekilde kitlelere hiçbir kayba eklemeye uğramadan ulaşmasında müthiş bir performans sergilemiştir. Ayrıca FECR ve İŞA vakitlerindeki tüm müminlerin katılması zorunlu olan Salâtların dışında her gittiği yerde ve dışarıdan Medine’ye gelen kişiler ve topluluklar için de çokça bu Salât’ı yaptırmıştır ki bölümün en başında belirttiğimiz gibi kendisinin üç asıl görevinden 1.si de kendisine bunu emretmektedir.

Kuran ezberleyen hafızlarını, Medine’ye gelerek ya da elçi göndererek İslam’a girdiğini beyan eden dış kabilelere ve topluluklara onlarla birlikte göndermesi ve onlara “O-Salât’ı iqame ettirmelerini” yani ezberledikleri ve bu görev için yetiştirildikleri Kuran vahyini o gruplara memleketlerinde öğretmek üzere onlarla göndermesi de tarihi kayıtlarda çokça anlatılan bir davranışıdır.

Bu manada kullanılan es-Salât ayetleri için aşağıdaki Melallerde o- VAHİY DERSİ kavramı kullanılacaktır.

Gündüzün iki tarafında yani gece saatlerinde  o- VAHİY DERSİ’ni yap. Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlara bir öğüttür. HÛD 114

Güneşin kaybolmasından gecenin koyu karanlığına kadar o- VAHİY DERSİ’ni yap, Fecir vakti OKUMASINI da yap, işte o Kuran’ın aydınlığı artık bilinen oldu/kimse ona engel olamaz.” İSRÂ 78

Yani sana bir armağan/ihsan olarak gecenin bir kısmını onunla ( Kurân) devam et ki Rabbin seni beğeneceğin bir makama ulaştırsın. İSRÂ 79

De ki: “Allah, diye çağırın, ‘Rahman’ diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O’nundur.” o- VAHİY DERSİ’nde sesini çok yükseltme, çok da kısma, bu ikisi arasında orta bir yol benimse. İSRÂ 110

Not: Deleketu Eş-Şems bir deyimdir. Güneşe yönüne bakmak istendiğinde elin gözün önüne siper edilip güneşin gözden kaybedilmesinden GÜNEŞ KAYBOLDUĞUNDA (battığında) demek deyimidir. ( Bkz. Müfredat-Isfahani, Razi Tefsir’ül Kebir)

Kuran el Fecr = Fecr OKUMASI demektir. Salât’ta ne yapıldığını açık anlatır.
Teheccüt = bir şeye ara verip tekrar devam etmek demektir
Nafile = Ganimet (Enfal çoğuludur), Armağan demektir ( Müfredat-Isfehani)

Ey iman edenler, evinizdeki çalışanlarınız ile sizden olup da henüz erginlik çağına ermemiş olan (çocuk)lar, (odalarınıza girmek için şu) üç vakitte izin istesinler: o- FECR VAKTİ VAHİY DERSİ’nden önce, öğleyin üstünüzü çıkardığınız vakit ve o- İŞÂ VAKTİ VAHİY DERSİ’nden sonra. (Bu) Üçü sizin için mahrem (vakitler)dir. Bunların dışında size de, onlara da bir sakınca yoktur; onlar yanınızda dolaşabilirler, birbirinizin yanında olabilirsiniz. İşte Allah, size ayetleri böyle açıklamaktadır. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. NÛR 58

Ey iman edenler, toplantı gününden o- VAHİY DERSİ için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın Vahyine (ZİKRULLAH) koşun ve alışverişi bırakın. Bilip-anladıysanız bu sizin için hayırlıdır. CUMA 9

Artık o- VAHİY DERSİ tamamlanınca, yeryüzünde dağılın. Allah’ın fazlını isteyip arayın ve Allah’ı hep hatırınızda tutun ki kurtuluşa erenler olasınız. CUMA 10

Oysa onlar bir ticaret ya da bir eğlence gördükleri zaman, (hemen) ona sökün ettiler ve sen ayakta (o-Vahyi onlara okurken) seni terk ettiler. De ki: “Allah’ın katında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” CUMA  11

o- VAHİY DERSLERİNİ yani EN HAYIRLI o-DERSİ, devam ederek koruyun/devam edin ve orada Allah’a gönülden teslim olmuş/boyun bükmüşler olarak tam bir itaatle bulunun/gereği gibi susun, dinleyin! BAKARA 238

Eğer korkarsanız, yaya veya binekte devam edin. Güvenliğe girdiğinizde ise, yine Allah’ı, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi anın. BAKARA 239

Not: 239. Ayette kullanılan “allemekum ma lem tekuunuu tealemuun” cümlesi bir ayette daha aynı şekilde geçmektedir..

“Öyle ki size, kendinizden, size ayetlerimizi okuyacak ve sizi arındıracak yani size Kitabı ve hikmeti öğretecek yani bilmediklerinizi öğretecek bir elçi gönderdik.” BAKARA 151

İşte bu iki ayette hatta Maide 6. Ayette geçen “ bu Salât’a devam etmenizi isteyerek Allah size zorluk çıkarmak istemiyor, sizi arındırmak yani “üzerinizdeki vahyini tamamlamak istiyor” manalarını düşündüğümüzde Nebinin Salât’ı İqame etme fonksiyonunu ve müminlerin ona katılma zorunluluğunun sebebini çok net bir şekilde görebilmekteyiz.

Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dendiğini anlayacak durumda oluncaya kadar ve cünüp iken de -yolculukta olmanız hariç- yıkanıncaya kadar o- VAHİY DERSİ’ne gelmeyin/yaklaşmayın!. Eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz tuvaletten gelmişseniz yahud eşlerinizle yatmış da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin yani yüzlerinizi ve ellerinizi onunla temizleyin. Şüphesiz, Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. NİSA  43

Gerçek şu ki, münafıklar (sözde), Allah’ı aldatmaktadırlar. Oysa O, onları aldatıyor. o-VAHİY DERSİ’ne giderken isteksizce giderler. İnsanlara/inananlara olduklarından başka türlü görünürler/iki yüzlü davranırlar ve Allah’ı pek anmaz hatırlamazlar. NİSA 142

 (o-Münafıkların) İnfak ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen şey, Allah’a ve elçisine kafir olmaları, o-VAHİY DERSİ’ne ancak isteksizce gelmeleri ve istemeyerek/kerih görerek infak etmeleridir. TEVBE 54

Yeryüzünde sefere çıktığınızda kafirlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız, o-VAHİY DERSİ’ni bırakmanızda/geri kalmanızda sizin için bir günah yoktur. Şüphesiz kafirler, sizin apaçık düşmanlarınızdır. NİSA 101

Güvenliğe kavuştuğunuzda o-VAHİY DERSİ’ni yapın. Çünkü o-VAHİY DERSİ, mü’minler üzerine zorunludur. NİSA 102

Sen seferde onlarla beraber olduğunda o-VAHİY DERSİ’ni onlara yaptır. Dersi yaparken onlardan bir grup, seninle birlikte dursun ve silahlarını (yanlarına) alsın;  onlar secde ettiklerinde (sen okumanı bitirip bunun işareti olan secde hareketini yaptıklarında), arkanızda mevzilensinler. Dersi yapmayan diğer grup gelip seninle dersi yapsınlar, onlar da ‘korunma araçlarını’ ve silahlarını alsınlar. Kafirler, size apansız bir baskın yapabilmek için, sizin silahlarınızdan ve emtianızdan ayrılmış olmanızı isterler. İsabet aldığınız yaranın verdiği acıdan veya hasta olmaktan ötürü silahlarınızı bırakmanızda hiçbir mahzur yoktur. Korunma tedbirlerinizi alın. Şüphesiz, Allah kafirler için aşağılatıcı bir azab hazırlamıştır. O-VAHİY DERSİ’ni bitirdiğinizde, Allah’ı her yaptığınız işte ve her durumunuzda hatırlayın, sakın unutmayın. NİSA 103

Not: 101. Ayette kullanılan qasr kelimesi Araf 202. Ayetten de anlaşılacağı ve kelimenin kök anlamın da olan “bir şeyi bırakmak, terk etmek, geri kalmak” manasındadır. Radyonun sesini kıs demek için bu kelime kullanılır. Saçları kısaltmak için de ( dikkat kısaltmak için adet olarak azaltmak için değil ) aynı kelime kullanılır.

Bir şeyi adet olarak azaltmak için tenqısu – naqs kullanılır, qasr kullanılmaz. Örneğin işçi sayısını azaltmak için “tenkisata gidildi” şeklinde Türkçeye de girmiştir. Salât’ın rekatlarından sayısal bir azaltmadan söz edilseydi en taqsuru min es-salât değil, En Tenqısu Min Es-Salât derdi. Ayrıca, güvenliğe kavuştuğunuzda sadece “İQAME ES-SALÂT” şeklinde değil TAMAMLAYIN – TAMAMINI İQAME EDİN gibi bir ilave ile söylenmesi gerekirdi. Konu aynı surenin 70.-105. Ayetleri arasında bir bütün olarak okunduğunda daha net anlaşılmaktadır.

Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah’ın Vahyinden yani o-VAHİY DERSİ’nden alıkoymak ister. Hala mı terketmeyeceksiniz? MÂİDE 91

Ey iman edenler, o-VAHİY DERSİ’ne giderken, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, ve başlarınız ile her iki topuğa kadar ayaklarınızı da elleriniz ile silerek temizleyin Eğer cünüpseniz temizlenin; eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz tuvalettengelmişse yahut eşleriniz ile yatmış da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin yani yüzlerinizi ve ellerinizi onunla silerek temizleyin. Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek yani üzerinizdeki Vahyini tamamlamak ister. Umulur ki iman ederek karşılığını verirsiniz. MÂİDE 6

Not: Tıpkı Cuma Suresinin 9-10-11. Ve Maide Suresinin 91. Ayetlerinde anlatıldığı gibi bu Ayetin de sonunda Es-Salât’ın emrediliş sebebinin ona devam ederek o Vahyi/el-Kurân’ı iyice öğrenmek olduğu açık bir şekilde belirtilmiştir. Peygamberin bu fonksiyonu da detaylı olarak Bakara 151. Ayette onun şahsında açıklanmıştır.

GENEL DEĞERLENDİRME

Yukarıdaki detaylı çalışmada görüldüğü üzere SALÂT kelimesi Kurân’da dört anlamda kullanılmıştır.

     DESTEKLEMEK/YÖNELMEK
-      DİN
-      VAHİY
-      VAHİY ÖĞRENME/ÖĞRETME DERSİ.

Bu anlamlardan sonuncusu olan ve müminlerin Vahyi derinlemesine tam öğrenmesine anlamasına bir araç olarak emredilen bu Vahiy dersinin, Muhammed Nebiden sonra yaşanan iç savaş ve parçalanarak mezhepleşme döneminde  bu ASIL AMACI geri plana itilmiş, sembolik anlamlar asıllaştırılmış tıpkı tüm diğer kavramlar gibi özünden uzaklaştırılarak bir “şekilci tapınma” formuna indirgenmiş ve insana verilmiş güzel bir aracın gerçek hedefi unutulup gitmiştir.

Muhammed Nebinin (selam ona) olağanüstü sıkıntılara, eziyetlere, ihanetlere göğüs gererek ve sabrederek Allah’ın emrini titizlikle yerine getirdiği, ölene kadar yüzlerce binlerce insana Vahyi ezberletip öğrettiğini ve bunun yanında kısıtlı imkanlara rağmen yazdırdığını da biliyoruz. Kendisinden sonra gelen ilk halifelerinin döneminde bu Vahiy dersi aynı amaca hizmet etmek için devam ettirilmişti.

Tahrif döneminin yani mezhepsel parçalanmanın başlamasından sonra hızla asıl amacından ( Kurânı derinlemesine öğrenme anlama amacından) uzaklaştırılmış ve mezheplerce bir tapınma ritüeline dönüştürülmüş, Farsların ve Türklerin adına namaz dedikleri o Salât’ın, düzenli olarak okuyarak Kurân’ı iyice belleme anlama fonksiyonunu yitirmesi, sadece belli vakitlerde alelacele yapılan kısacık bir tapınma ritüeline dönüştürülmesi “iman ettim” dediği Kurân’dan bu kadar bi-haber, ona ters bir çok inanca ve amele sahip yığınların sürgit yaşamasının başlıca nedeni olsa gerektir.

Günün belli vakitlerinde düzenli olarak anlayarak Kurân okuyan ve öğrenen bir kişi bunu beş altı yıl boyunca özenle yapması durumunda bile  herhalde o Kurân’ı eksiksiz olarak anlar ve ezberlerdi. Kimse ona yalan yanlış şeyleri “bu Kurân’dandır  Dindendir” diye yutturamazdı.

Büyük bir titizlikle ve samimiyetle namaz kılan ve gerçekten Allah’ın rızasını kazanmak için çabalayan insanlar es-Salât’ın bu gerçek sebebini gözardı etmemek ve gerekli faydayı sağlayabilmek için, namazlarının içinde yaptıkları kıyam,ruku,secde gibi bağlılıklarını ifade eden davranışları ve dualarının yanında ayakta iken anladıkları dilden Kurân tercümesini düzenli ve sürekli olarak okurlarsa ve üzerinde düşünürlerse kendileri için çok hayırlı bir iş yapmış olacaklarını ve ALLAH’IN VAHYİNİN ONLARIN DA ÜZERİNDE TAMAMLANACAĞINI yani onu derinliğine bilenler olacaklarını düşünüyor ve Kurân’ın açıkladığı bu gerçeği naçizane tavsiye ediyoruz.

Konu hakkındaki yüzlerce yıldır devam eden tartışmaların, aslında adına SALÂT, VAHİY DERSİ, NAMAZ ya da herhangi bir şey demek olduğundan çok mahiyeti üzerinde yoğunlaştığı anlaşılmaktadır. Mezhepleşme döneminden sonra ( her ehli kitabın yaptığı gibi ) insanların ( bir türlü de üzerinde tam anlaşamadıkları) çeşitli tali unsurları öne çıkararak bu asıl amacı geri plana itmiş olmaları esas tartışmayı ve sıkıntılı noktayı oluşturmaktadır. Belirli vakitlerde, düzenli, temiz, ayık bir şekilde Vahyi okuyarak öğrenmek, adına ne derse densin bu Salât’ın Kurân’da verilen esas amacıdır. Geleneksel öğretiye sadık kalarak “bu Salâtımı İqame edeceğim” ya da “Namazımı Bana Öğretildiği gibi tüm unsurlarını gözeterek Kılacağım” diyen insanlara tek tavsiyemiz bunları yaparken ESAS AMAÇ olan Kurân’ı derinlemesine öğrenmek emrini unutmamaları ve buna titizlikle riayet etmeleri olacaktır.

İnsan Salât için değildir, Salât insanın kurtuluşu içindir.

Binlerce yıllık tartışmalar, detaylar bizi BU ASIL GÖREVİMİZDEN ve SORUMLULUKLARIMIZDAN asla alıkoymamalıdır. Gerçekten Allah’a ve ahirete iman edip bu dünya hayatındaki imtihanını kazanmak isteyenler, bu geçici dünyanın aldatışlarından sıyrılmalı ve Allah’a verdikleri yaradılış ahdine uygun bir şekilde yani şirk-küfür-günah-kötü-zulüm-fuhşiyyat-yalan ne varsa hayatlarından çıkarıp, hanif-mümin-muttaki-adil-merhametli-paylaşımcı-tertemiz-haramsız-yalansız-dolansız dosdoğru insanlar olarak yaşamaya, bu uğurda nefslerimizi arındırarak çabalamaya ve bu hal üzere ölüp Rabbimize dönmeye çalışmak için büyük bir cihad vermeliyiz. Bu bir insanın başarabileceği en büyük devrim, en büyük iştir. Rabbimiz de eğer bu hal üzere yaşar ve ölürsek, geçmiş günahlarımızı affedeceğini, hata kusur yanlış ve aşırılıklarımızı örteceğini ve bizim sözümüze sadık kalmak için çabalayışımızın karşılığını “kendisine yakışır” bir şekilde vereceğini vaadetmiştir. Allah’tan vaadine daha sadık kimse yoktur.

Rabbim hak doğrularımızda sabit kılsın, yanlışlarımızdan hatalarımızdan hakka hidayet etsin ve bizi affetsin inşaAllah. Şüphesiz ki bildiklerimizi öğreten ve bilmediklerimizi öğretecek olan da O’dur. Günahları hataları affedecek olan da ancak ve yalnız Allah’tır. O’nun eşi dengi benzeri ortağı çocuğu yoktur, O alemlerin tek Rabbi tek Meliki tek İlahı’dır. Hüküm yalnızca Allah’ındır. Biz buna iman ettik ve şahitlik ederiz.

Elhamdülillah.

2 yorum:

  1. Allah sizden razı olsun.Gerçekten o kadar güzel ve detaylı anlatmışsınız ki konu hakkında tartışılacak bir şey bırakmamışsınız neredeyse.Uzun zamandır Salatı böyle kapsamlı anlatan bi yazı arıyordum.Umarım herkes adına faydalı olur.Rabbimize şükürler olsun.Gerçektende isteyince bize Furkan'ı yani doğruyu ve yanlışı ayırt etmeyi gösteriyor.Biliyorum ki imtihandayız.Bu zorlu süreçte ıslahata yönelik işler yapıp bizi karanlıklardan aydınlığa çıkarıcak olan O Vahye ZİKRULLAHA,NURULLAHA,HABLULLAHA sarılmalıyız.RABBİMİZ bize katından sabır yağdırsın ve en doğruya yani kendisine ulaştırıcak yola hidayet etsin...

    YanıtlaSil
  2. Bu güzel değerli çalışmada katkısı geçen kişi / kişilere teşekkürlerimi bir borç bilirim. Allah razı olsun.
    1 Eylül'deki yapılan yorum ise beni ayrıca duygulandırdı düşüncelerime tercüman olması açısından; doğruyu sorgulayan ve araştıran insanların olması ne büyük bir mutluluk. Bu arkadaşla aynı duyguları paylaşıyorum.

    YanıtlaSil