20 Nisan 2012 Cuma

Şems Suresi ve FÜCUR

Şems 7 -Dikkat et, nefse ve onu tesviye edene
(İyice bak, insan benliğine –kendine- ve onu biçimlendirene)! 

Şems 8 -Ki, ona fücuru ve takvayı ilham etti
(Ona iyiyi ve kötüyü tanıyıp sorumsuz ve sorumlu davranma bilinci yerleştirdi)!

Şems 9-Elbette kendisini arındıran gerçek kurtuluşa ermiştir.
Şems 10-Ve kendini kötülüklere gömen kimse ziyana uğramıştır.”

Kuranda ki Şems Suresinin tam ortasında yer alan bu dört ayet, hem bu surede, hem Kur’an bütünlüğü içinde ve hem de insanın geçmişi, şimdisi ve geleceği bakımından büyük öneme sahiptir. En çok da cebriyeye dayalı geleneksel “kader” anlayışını paramparça ediyor. Egemenlerin kahredici gücü ile dayatılıp asırlarca din diye yutturulan ZAN/HADİS öğretileri, insanları takvadan uzak bırakıp gırtlağına kadar günaha/fücura gömmüştür. Böylece fıtratını temiz tutup iyiliği koruyamayan birey ve toplumlar tarihin her döneminde egemenlerin oyuncağı olmuşlardır.

Bir çok çeşitli anlamları olan Fücur kavramı, burada Allah’ın emrinden çıkıp günah işlemek, günahkâr olmak, yerine getirmeyeceği bir şey söylemek, günahlara dalıp azgınlaşmak, bozulmak, yemin ve sözünde yalancı çıkmak, haktan yan çizmek, yani sonuç olarak sürekli kötülük üretmek anlamlarında kullanılmıştır. Takva kavramı da Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde olup onun emirlerini yerine getirmek, günah işlemekten korunmak, hakka koşup onu ayakta tutmak, yani sürekli iyilik üretmek anlamlarında kullanılmıştır.

Dörtlü ayet grubunun başında insanın kendi kendisine bir bakması, kendisine verilen benlik ile biçimine bakıp yaratanını tanıması isteniyor. İnsan ruh ve bedenden meydana getirilmiş bir varlıktır. Bu varlık, biçimlendirilirken kendisine bilinen anlamda bir beden ve bedeni canlı tutan can ya da nefis olarak da adlandırılan ruh verilmiş. İnsandaki bu unsur görünmez, ama varlığı bedeni canlı tutmasından bilinir. Bir de ruh ve kalple bağlantısını kurabileceğimiz akıl denen düşünme ve bilinç kaynağı var insanda. Kur’an’da, insandaki akla çok önem ve değer verilmiş ve yüzden fazla ayette akıldan söz edilmiştir. İşlevi de “akletmek” ifadesi ile belirtilmiştir.

Aklın tam olarak içeriğine baktığımızda çok geniş kapsamlı bir zihinsel faaliyet alanına sahip olduğunu görürüz; İşte yedinci ve sekizinci ayetler bunlara dikkat çekerek insanın sorumluluğunu hatırlatıyor.

Elbette böyle geniş özellik ve niteliklerle donatılmış insandan iyiyi ve kötüyü ayırt etmesi ve Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle davranması istenir. Bunu yapabilecek bir kıvamda yaratıldığı kendisine sekizinci ayette çok açık ve net bir şekilde açıklanmıştır. Bunu şöyle de söyleyebiliriz:“Fücur” ve “takva” kavramlarının içerdiği olumlu ve olumsuz(doğru - yanlış; iyi - kötü; vb) anlamlara bağlı eylemleri yapabilme yeteneği ve gücü insan fıtratına  “ilham” yoluyla yerleştirilmiş. Artık ondan aklını kullanarak doğruyu bulması/görmesi ve ona göre davranması beklenir. İnsanın her davranışının bir karşılığı var. Bu davranışlar toplamının karşılığı da dokuz ve onuncu ayetlerle açıkça belirtilmiş; kendisini fıtratındaki takvaya uygun davranışlarıyla temiz tutan kişi kurtulmuş, onu kirleten ise ziyana uğramıştır. Kurtuluş ve kaybediş olayının son aşmasının cennet ve cehennem olduğu ve bunlardan birisinin hak edilip kazanıldığı gerçeğini sürekli canlı tutmalı insan. Aynı şekilde Allah’a karşı sorumlu olarak yaratılan insanın, o bilince ererek yeryüzü cennetini kurmak da görevi ve borcudur/dinin emridir. Bunu da hiç unutmamalıdır.

Din” kavramının kök anlamının “deyn/borç” olduğu düşünülür ve Allah’ın insana verdiği nimetlere bakılırsa, onun büyük bir sorumluluk taşıdığı kolayca anlaşılır. Allah’ın yarattığı yeryüzü ve insanın kendisi tertemiz bir bahçe/cennet gibidir. İnsan bahçeyi ve kendisini kirleterek bozmasaydı, zaten cennette yaşıyor olacaktı. Ama o bozdu ve ondan uzak kaldı/kovuldu. Şimdi onun en büyük borcu/dini, onu tekrar cennet haline getirmektir. Bunu insan yapabilir. Çünkü o bu kabiliyet ve kuvvette yaratılmıştır. Ayetlere dikkat edilirse çok özet olarak insanın bir muhasebe ve muhakemeye çağrıldığı görülebilir. Şöyle ki; ey insan! Kendine, seni yaratana ve davranışlarına iyice bak, nasılsın? Temiz mi kirli mi? Bu anlamda kendini muhasebeye çekip muhakeme et. Cennetine dönmeyi hak edip etmediğini kendin gör. Etrafına bir bak, yanındakiler kimlere benziyor? Tertemiz Cennet’lilere mi, yoksa gırtlağına kadar günaha batmış Cehennem’lilere mi?

İnsanlık tarihi boyunca felsefe bağlamında insandaki iyilik ve kötülük yapma özelliğinin mahiyeti çok tartışılmıştır. Bu tartışmalarda şöyle sorulara cevaplar aranmış. “İnsan, özünde iyi mi kötü mü doğar? İnsan, iyi ve kötü özellikleri sonradan mı edinir? Allah İnsanı iyi yaratır da o, kötülüğü sonra kendi mi kazanır? Kendisi rahman ve rahim olan Allah kötüyü yaratır mı?” Bu ve benzeri sorulara herkesin ittifak edip görüş birliğine vardığı cevaplar, açıklamalar ve yorumlar geliştirilememiş. Elbette bu tartışmalara ayetler de dâhil edilmiş. Belki bu soruların ortak konusuna çok özet olarak özellikle sekizinci ayet olmak üzere bu dört ayet cevaptır, diyebiliriz.
 
Allah, insana iyilik ve kötülük işleme yeteneğini ikisini birden ilham etmiş. Başka bir ifadeyle sünneti gereği insan yaratılışının yasasını böyle koymuş. Böylece insana bir değer ve özgür davranma iradesini de vermiş. Bundan sonra insanın sınanma öyküsü başlıyor ve herkes için bir ömür boyu, kendi kıyametine kadar sürüyor. Şimdi ayetlerin mealini kelimesi kelimesine vermeye çalışalım: “İyice bak; nefis/insan ve işte onu böyle biçimlendirdi. Böylece ona fücuru ve takvayı ilham etti. Elbette arınan kurtulur. Ve elbette desiseye batan kaybeder.” Bu noktada kısaca şunu söyleyebiliriz: İnsanın özünde iyiyi de kötüyü de yapma özelliği bulunduğuna göre, kim bunlardan birisini besler ve onu geliştirirse, davranışları da o yönde olur.

Arınma ve temizlenme demek olan dokuzuncu ayetteki ‘zekkâ’, tezkiye eylemi ile insan kendindeki fücurdan arınabilir. Maden arıtma işlemlerindeki cevherin cüruftan arındırılması gibi. Cürufundan ayrılan cevher ayrıca işlenip geliştirilerek değeri artırılır. İşte insandaki takva, ittika cevheri de böyledir. Yoksa burada vurgulanan ya da yaşanan, insanın doğduktan sonra kirlenerek büyümesi ve sonra temizlenmesi değildir. Kaldı ki, insan için bu da mümkündür; tövbe olayı bu anlamda değerlendirilmelidir.

İnsandaki bu ikili sistem, karşılık/tecziye bağlamında da geçerlidir. Dört ayetin ikisi olumlu, ikisi olumsuz duruma işaret etmektedir. Fücurun karşılığı/cezası kayıp, yani cehennem; takvanın karşılığı/ödülü kurtuluş yani cennettir. Ve de bu sınavda başka bir şık yoktur. Bu, öyle defter kitap yani ders dokümanı serbest bir sınav ki, kaybetmek için aklı iptal etmiş olmak gerekir. Aklın öneminden yukarıda söz etmiştik. Aklı ve iradeyi, benlik ve bedeni takva yolunda kullanan, Allah’ın mesajlarına dikkat edip değer verendir. Başka bir deyimle Allah’ın kendisine verdiği değere, karşılık veren ve böylece hem burada hem ötede; hem şimdi hem sonra kurtulan kimsedir… Cehennemini de cennetini de insan kendisi kurar, hayatının demircisi olduğu gibi. Yurt, vatan da öyle, ama vatanın bir yanı ateş çukuru(sürekli çatışma alanı), bir yanı yeme, içme, zevk ve eğlenceye uygun sakin bir yerse, herkesin içindeki fücur ve takvayı bir daha gözden geçirmesi gerekir. Çünkü "Allah hiç kimseye zerre kadar haksızlık yapmaz "(bkn: Nisa : 40, 124).

İnsanlar, başlarına gelen kötülüklerin kendi eylemlerinin veya önlerindeki çeşitli yollar arasında yanlış seçim yapmalarının bir sonucu olabileceğini anlamaları gerekir, anlamadıklarında, onu başkalarının yanlışları üzerine yıkmaya/yüklemeye çalışırlar. Bu da kesinlikle doğru bir davranış değildir. Aklını kullanmayan insanların kötülükleri başkalarına yükleme/yıkma hastalıkları o kadar ileri gidiyor ki, atfettikleri kaynak bazen Allah(c.c.) bile olabiliyor. Gerekçeleri de hazır: “Hepsi Allah'tandır!” (bkn: Nisa 4: 78). Deyip bir sonraki ayette bulunan şu ifadeyi görmezler.“Size gelen her iyilik Allah'tandır; başına gelen her kötülük de kendinden…” (bkn: Nisa 4: 79). Ayrıca “Hepsi Allah'tandır!” ifadesinin geçtiği ayette şu eleştiri de var: “O halde bu insanlara ne oluyor da kendilerine bildirilen hiçbir sözü kavramaya yanaşmıyorlar?” (bkn: Nisa 4: 78). Bu noktada şu unutulmamalıdır; birey ve toplum kendindeki fücurundan gerçek anlamda arınmaya çalışıp Allah’ın yardımının sürmesini hak etmezse, Allah da ondan yardımını keser. Birileri de buna “kötülük de Allah’tandır” diyebilirler. Ama bu kesinlikle doğru değildir. Bu Resülullah’ın zamanında kâfirlerin “Bizi niye dine davet ediyorsun? Kâfirlik de Allah’tandır!” demelerine benzer.  Oysa ifadeye dikkat edilirse bir cebir yok, davet var. Cebir olsaydı, sorumluluk da olmazdı, değil mi?

Fücur – takva mücadelesinde, Semud kavmindeki fücur takvadan arınıp gelişince, azgınlığıyla örnek oldu insanlığa Kur’an’ın Şems Suresinde… Kuran’daki tarihi olaylar hem tarihsel hem de evrensel birer örnektirler. Bu bağlamda günümüzdeki iz düşümü; insanların ortak mallarının talan ve yağması ile ateş çukuruna dönüşmüş bölgemizin ortak sorunu olan ‘akan kanın ve acıların’ görmezlikten gelinmesidir. Fücurun ateşi besleyen bileşenlerinden bazılarını hatırlamak canavarı tanımamıza yardımcı olabilir: fitne, fesat, ihtiras, haset, kibir, yalan!

Canavara karşı yetiş ey takva! Neredesin?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder