7 Haziran 2012 Perşembe

Bu dine neler olmadı ki !

Kuran, İnzali ve şartları ihmal ederek, sadece evrensel ilkeler yığını halinde gelseydi; “Bir defada indirilmeli değil miydi” diyen  inkarcı kurnazlığıyla, bir süre sonra hayattan kopuk, anlaşılmaz ve elinde her türden yorumlara gebe bir seranomi metni olurdu Kur’an. Oldu da. Aksine evrensel mesajı es geçerek, yalnız tarihsel  esasları gözetseydi de; ya, asla ulaşılamayan bir asr-ı saadet hayaline, yada bu hayale benzer şartların oluşması için bitip tükenmez bir bekleyişin kabusuna dönüşürdü. Dönüştü de. Dahası, böylesi hülyalarla geçen bunca yılın başarısızlığı, mensuplarının yetersizliğinde değil de, belki ideolojiyle dayatılan resmi din anlayışlarının geleneksel yapısında aranmalıydı. Ama aranmadı, aranamadı.

Siz, ideali kutsamakla, ertelemenin aynı şey olduğunu, yani mükemmelliğin, sahte tarihselcilikle bu kadar yakın durduğunu hiç düşünmüş müydünüz? Veya ideal ile gerçek arasındaki derin uçurumun umursamazlık yarattığını biliyorsunuzdur da, olması gerekeni olası uygun şartlara ertelemenin şahsiyeti bozduğunu fark etmiş miydiniz?

Bir başka açıdan; yapmak zorunda olduğun şeyleri sevmeye mecbur olmanın yada alın yazısı - kader - diyerek kabullenmenin, sanal bir mutluluk oyununa dönüştüğünü görüyor, ayrıca bir toplumun omurgasını kuyumcular ve bankacılar oluşturacaksa, bu kadar ithal psikolojik ve sosyolojik genellemelere neden ihtiyaç duyulduğunu veya üçüncü yüzyıldan bu yana geviş getiren tefsir/hadis yorumlarının, bugününüze dair ne türden çözümler önerdiğini merak ediyor olmalısınız.

Daha ilk yıllarında, bunca saygı duruşu ve and içmelerle şartlandırılmış, bizzat ana-babaları eliyle kutsal devlet erkine adanmış ve makineler çağında, az üretip-tüketmenin toplumsal bir suç olduğu, beynine iyice kazınmış “bir tüketici”, “bir ekonomik meta”, “bir ahlaki yobaz” rolüyle kendi evinde bile, hiçbir zaman baş rol oynayamamanın ezikliği, şahsiyetinizi tırmalamıyor mu?

Nihayet, teknolojinin çocuğunuzu kapması yada başörtüsüyle kamu alanına giremeyen hanımınızın, kendisiyle dalaşıp, otoritenizi sorgulamaya başlaması durumunda, resmi ideolojinin size göz kırpan yüzü de, cabası.

Olur ya, sizin öneminizi keşfetse ve pastadan payınızı arttırıp size sahiplense, sistemin çarpıklığı, sizi ne kadar ilgilendirirdi dersiniz? Peki ihtirasları sönüp, hayal gücü ve duyguları köreldiğinden olsa gerek, yirmisinde görmediği Allah’ı ellisinde fark eden aklın; bilgeliğinden mi, acziyetinden mi kaynaklandığı meçhul bir saygıyı, hak edip etmediğinden nasıl şüphe etmeyeceksiniz?

 “Evet solucan, böcek ve kurtçukturlar ama tavukların en sevdiği yemek buysa” ,yada

kandildi, türbeydi, mevliddi ama içkiden, kumardan bir gün olsun alıkoyuyorsa”, katlanın gitsin şu kokteyl din-devlet anlayışına.

Nasıl olsa dilenciye, dilenci kalması için para vermenin nasıl bir ayıbı olur ki sizden sorulacak.

Aslında işçi yada memur kalmaya mahkum bir vatan evladını, milli piyango, futbol veya pembe dizilerle biraz olsun ümitlendirerek, sanal hayat balosunun maskeli birer kahramanı yapmanın ne zararı olabilir ki?

 Nitekim, tek tip, tek vücut ve paraları tek tek basaraktan felekten bir gecenin yıldızı olabilmenin veya tek vatan, tek toprak, asgari ücretle teker teker ölmenin onurunu ailesiyle paylaşmak dururken, bölücü, nankör yada anarşist olarak damgalanıp, boşu boşuna gebermenin şu kısaltılmış dünya hayatına değmeyeceği de malumken.

Bana Mekke’nin müşrikleri lazım, kabeyi el şaklatıp, ıslık çalarak tavaf den. O zaman gidip inadına yanlarında namaz kılayım. Bana Ebu Lehep gibi delikanlı kafir bulun, göstereyim size Ebu Bekir olmayı.

Üstüne kaya yüklendiğini göreyim bir Bilal’in, varımı yoğumu harcayıp, onu kurtarmazsam namerdim.

Hele bir Mehdi gelsin yada alnında kafir yazan tek gözlü deccal, cihat nasıl olurmuş göstereyim en asıllısından. Bir zaman tüneli olmalıydı, beni o güne götüren.

Peygamberi rüyamda görüp, bir emir alacağım diye anam ağlamaz, dahası bütün gücümü hayat standardımı yükseltmekte harcamaz, ‘keler’ yer, savaşırdım durmadan. Benim tilki gibi yürüdüğüme bakmayın, gerçekte aslan kadrosundayım. Sevdim mi tam severim, sildim mi bir kalemde.

Neyin put olduğunu bir anlasam, İbrahim olmama ramak kaldı kalmasına da, şu soru aklıma takılıyor: “Bizim kafirlerimiz, onlarınkinden daha mı hayırlı? Yoksa bizim eleğimiz kevgire dönmüş, duvarda mı asılı?”

O kadar çok kutsal var ki o kadar olur; köyümdü, vatanımdı, tapulu arsamdı, kabeydi derken, hakkını veremediğim. Ve o kadar saygıdeğer insan var ki o kadar olur; patronumdu, hocamdı, babamdı, peygamberimdi derken, saygı göstereceğim.

Ne kadar emeğim var; şeyhimde, ağamda, beyimde ve beynimde onları dokunulmaz, beni uslu ve itaatkar kılan. Acaba “Halk böcekler gibidir, bin yıl yaşasa da” diyenlere nispet; namustan tutkuya, tutkudan gerginliğe, gerginlikten istikrarsızlığa bir medeniyetin sonunu mu getirsem, yoksa bolca günah işleyip, ihtirasımla arz ve talep dengesini yükseltip, kalıcı bir yozlaşmaya kapı mı aralasam? Ben duygulansam, toplum yalpalar mı? Üzülsem, acaba kaç kişiyi ilgilendirir? Farklı olsam, yalnız kalırım. Ait olsam yuvarlanıp, gideceğim, taş gibi.

Kalabalığa uysam rahat edeceğim, üstelik muhalefet etsem meşhur olabilirim de. Sürekli genç kalabilsem, varsın maskara desinler. Yoksa ölüm korkusundan, kendimi papaz mı edeyim? Velhasıl kimsenin beni görmediği bir yeri terk edeceğim etmesine de, kendimi kovdursam daha mı iyi olacak dersiniz?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder