19 Haziran 2012 Salı

Ehli Sünnet Zihnin Anlayış Sorunu


Allah evrene ezelden beri değişmeyen bir fıtrat kanunu koymuştur. Tabiat, âdet dışı hiçbir müdahaleye imkân tanımayan ve tamamen sebep-sonuç dairesinde işleyen kapalı bir sistemdir. Güneşin kaderi belirlenmiş, ayın kaderi belirlenmiş, Kuşların kaderi belirlemiştir. Güneşin kaderi ışık,ısı vb. görevleri olan bir yapıdadır. Ayın kaderi, güneşin ışığını yansıtıp, bizler için zaman ölçümüne yardımcı olmasıdır. Kuşun kaderi uçmaktır, belirli göç yolları üzerinde hayatını ikame etmesidir.
Öte yandan Allah’ın biri kavli, diğeri fiilî olmak üzere iki sözü vardır. Tabiat kanunları Allah’ın fiilî sözüdür. O’nun hiçbir sözünde/yasasında tebdil vuku bulmadığına göre Kur’an’da da ezelden beri değişmeyen tabiat kanununa muhalif hiçbir beyan yoktur. Dolayısıyla Sözde İslâm ulemasının mucize diye kavramlaştırdığı hâdiselerden söz eden Kur’an pasajları aslında bilindik doğa olaylarına işaret etmektedir.
Kuranın tabiat kanununa, dolayısıyla bilimsel bilgiye ters düşen hiçbir beyan içermemektedir. Yine bu bağlamda Allah’ın kendi koyduğu kanunu ihlal etmesi anlamına gelen mucizenin hem imkânını reddeder, hem de faydasız ve anlamsızdır. Kur’an’da nebilere atfedilen olağanüstü gibi algılanan işlerle ilgili pasajları geleneksel mucize telakkisine uygun şekilde anlayıp yorumlamak yerine Arap dilinin mecaz, temsil, teşbih gibi zengin imkânları dâhilinde alternatif yorumlar üretmenin pekâlâ mümkündür. Bu müteşabih anlatım, Kuranın her çağa hitabetinin göstergesidir. Bu çerçevede, söz konusu pasajlardaki irrasyonel anlatıları kimi zaman Arap dilinin imkân ve sınırlarını zorlama pahasına rasyonelleştirmeyi dener. Mesela Hz. Yunus’un büyük bir balık tarafından yutulmasından söz eden ayetle (37/Sâffât 142) ilgili olarak, Kur’an’da bu manayı doğrulayacak sarih bir ifadenin mevcut olmadığını, ayrıca ilgili ayette “yutma” anlamına gelen ibtele’a fiilinin değil, “ağzıyla yakalamak” manasındaki iltekame fiilini kullanır. Böylece ayet anlatılan hâdiseyi makul bir çerçeveye oturtur. Arap edebiyatında Yahudi etkisi ile  masallaşmış hadise üzerinden Kuran, mesajını verir. Keza Hz. Musa’nın sözde asa darbesiyle denizin ikiye yarılmasından söz eden ayet (26/Şuarâ, 63) insanın toprağı kullanarak oluşturduğu “yemm” yani barajların sularını bir infilak ile serbest bırakmasından ibarettir. Kuranın kendi içerisinde kullandığı kelime anlamlarına bakılmadan yapılan yorumlar doğru olmayacaktır. “yemm” kelimesi toprak kullanılması ile oluşan, “Teyemmüm” ise toprak ile temizlenme anlamındadır..  
Kuranın bilimle sorunu yoktur. Kuran Üslubu fikrini açımlarken intak sanatı dediğimiz diyalogları kullanır. Bu, bazen cehennemin konuşturulması, bir şehrin konuşturulması, bir uzvun konuşturulması olmaktadır. Bu bazen bir benzetme ile de olmaktadır. Ekseri hayvan betimlemeleri. Bir kavmin karıncaya benzetilmesi veya Yahudilerin domuz, maymun gibi hayvanlara benzetilmesi gibi.
Âdem-İblis gibi diğer bazı kıssaların tefsirinde ise bir tür mitolojiden arındırma tekniğine başvurulur. Hem mitlere inananlara hitap eder, hem de gerçekliği arayan iman edenlere.   Yine anılan kıssa bağlamında melek ve şeytan gibi varlıkların aslında bir kuvve ve melekedir. Cennet, cehennem gibi gaybî âlemle ilgili beyanları ise temsil, teşbih ve mecaza hamletmeyi yeğler. Buna karşılık ahkâm ayetlerindeki içeriğin tüm zamanlarda lafzen ve aynen tatbik edilebilecek bir keyfiyete sahip olduğu inancından olsa gerek, ilgili ayetlerin yorumunda, sözgelişi talak, çok eşlilik ve faiz gibi konularda yine savunmacı bir üslupla Kur’an ahkâmının çağdaş hukuk ve değerler sistemiyle örtüşebilmektedir.
Geleneksel anlayış,  Kur’an’ın doğru anlaşılmasına engel teşkil etmektedir. Kuranın her çağa hitabı göz önüne alınarak okunması gereken bir kitapdır. İsminden de anlaşılacağı gibi, Kur’an’ın her bakımdan şâfî ve kâfî bir kitap olduğunu Kuran ayetleri söylemektedir.

Kur’an’ın ahlâkî bir rehberlik belgesi olarak okunması gereken bir öğüttür. Kur’an her şeyden önce ne bir kanun kitabıdır ve ne de böyle bir amaç güder. O kendisini hüden li’n-nas (insanların yol göstericisi) diye adlandırır ve insanlardan, koyduğu emirlere göre yaşamalarını ister. Fakat bu emirler umumiyet itibariyle ve esas olarak hukukî olmayıp ahlâkîdirler.
Bizlerin günümüz itibari ile görevi, Kur’an’ı anlama ve yorumlama da, Kur’an’ın görüş ve gayelerini tarihin enkazı altından yeniden canlandırmayı kendimize ve tüm dünyaya borçlu olduğumuzdur.
Bu bağlamda dinî veya siyasî bir anlayışı, geçmiş dönemlerde sahip olduğu kültürel ve kurumsal kalıpla özdeşleştirmek suretiyle mutlak doğruya malik olduğuna inanmak ve bunun kabullenilmesini dayatmak İslâm dünyasının en büyük  ve çok ciddi bir sorundur.
Örnekleme yapacak olursak;
“Bir kişiye isnat edilen zina suçunda bahsi geçen 4 tanık olmayıp kamera ile tespiti halinde, işlenen suç alenen belli iken 4 şahit aranacak mı?”
Kameraya şahitlik bakımından  güvenecek misiniz, yoksa 4 şahit mi arayacak ve serbest bırakacaksınız.
Bir örnek daha;
 “Köleliğin hüküm sürdüğü bir toplum içinde efendinin hak ve görevlerini açıklayan metinlerin lafzî uygulaması için ne yapmalı? Bunu mümkün kılmak için köleliği geri mi getirmeliyiz? Sonra efendinin kölesini, ‘savaş esirlerini’ cariyesi olmaya zorlamasını kabul mü etmeliyiz? (33/52; 4/25).
 Allah’a hoş görünmek için yol’ bu mu? Yoksa peygamberin en yamanlarıyla mücadele ettiği, [ama kendi] zamanında hepsini ortadan kaldıramadığı İslâm öncesi âdetlerini yaşatmak mı?”
Sonuçta “Allah’a hoş gelen hayat”, ne şekilcilikte ne de merasimciliktir.
Kısaca, Kur’an her şeyden önce dinî-ahlâkî bir mesajdır ve temel hedefi de iman, ihsan, takva, sıdk, merhamet gibi hasletlere sahip bir ahlâk insanını inşa etmektir. Dolayısıyla Kurana sadakat, hırsızın elini kesmek veya kadına erkeğin miras payının yarısını vermekten öte hayatın her ânını Allah’ın murakabe ettiği bilinciyle yaşamaktır. Kuranı tertil ile inzal eden rabbin hükümleri açık ortadadır. Bir sorunu kökünden kesip atma yöntemi yerine, tertil değimiz aşama aşama geçiş yöntemini Kuran belirler. Kölelik aşama aşama kalkmış, içki içme aşama aşama kalkmıştır. Keza faizde öyledir.
Kur’an esas itibariyle ahlâkî bir mesajdır. Kur’an metninde ahlâkî değer içermeyen konulardan söz edilmesi, aslında dinî-ahlâkî bir ilkenin beyanına ilişkin tarihsel bir örnektir. Bugün Müslümanlara düşen görev. Kur’an’ın değer öğretisini sistematik bir şekilde ortaya koymaktır. Yani Kur’an’daki hangi değerlerin araçsal hangilerinin amaçsal olduğunu belirlemek ve bu değerlerin hiyerarşik yapısını düzenlemektir. Aksi halde araçsal değeri amaçsal olarak görmek, diğer bir deyişle, ilâhî buyrukların tümünü sırf Kur’an metninde yer aldığı için geleneksel algı olarak eşit addetmek bizi çok yanlış sonuçlara götürecektir.
Hâlbuki Kur’an’daki tertil özelliği nedeni ile Allah’ın bizden ne istediği doğru biçimde anlaşılacaktır. Keza, bu sayede vahyin ruhunu kavramamız ve irademizi onun rehberliğine teslim etmemiz mümkün olacaktır.
Yine bu sayede Kur’an talimatların zahirine koşullanmaksızın daha üstün ve ideal değerleri kavrama imkânımız olacaktır. Dolayısıyla -tıpkı Hz. Ömer gibi-Kur’an zahirine ters düşme durumunda ulaştığımız sonucun yine de Allah ve elçisinin istediği sonuç olduğu hususunda kendimizden emin olacağız. Sözgelişi, Allah suçu sübut bulmuş hırsızın elinin kesilmesini emretmiştir (5/Mâide 38). Bu ayetin zahirinde gözetilen değerler, suçluluk hissettirmek suretiyle vicdanı temizleme, örnek vererek eğitme ve nihayet suçun cezasını vermektir. Ancak bu üç değer aynı düzeyde değildir. Daha açıkçası, suçun cezasını verme amacı güden ve fakat diğer iki değeri göz ardı eden bir el kesme cezası zorunlu bir emir olarak görülemez. Bunun da ötesinde bu üç değer, daha üstteki sosyal adalet ve ümmetin selameti gibi değerlere göre birer araç mesabesindedir. Bir insanın canın bağışlanmasını tavsiye eden Kuran, bir uzvun bağışlanmamasını niye istememektedir. Bu sünnetullaha uymamaktadır. Af yolunu tut diyen bir anlayış, konu mal-mülk olduğunda cani kesilmektedir.

Atalar dinini ile harmanlanmış sözde İslâmî anlayışın terk edilip öze dönüşe giden yoldaki duraklardan biri Kur’an, diğeri yeryüzü ayetleri, bir diğeride geçmiş kavimleri halleri, bıraktıkları eser ve kalıntılardır. Bu yüzden Kur’an’ın kendi içinde bir bakış açısıyla yorumlanması elzemdir. Yorum faaliyetindeki temel prensip Kur’an’ın vahyediliş maksadını gözetmek, yani ilâhî hitabın varlık sebebinin, insanları doğru yola eriştirme hedefinden başka bir şey olmadığını asla unutmamaktır. Dolayısıyla Kur’an’ı anlayıp yorumlamayı, klasik tefsirlerde âdet olduğu üzere metin çözümleme faaliyetine indirgememek gerekir. Ayrıca sıhhati tartışmalı olan ve kuranın Zan olarak ifade ettiği hadis rivayet malzemesine de itibar edilmemelidir. Bilakis Kur’an öncelikle Kur’an’la yorumlanmak ve bu süreçte akıl da olabildiğince etkin kılınmalıdır. Kur’an’ı tefsir etmekteki gaye, iman ve güzel ahlâkla donanmış insanların teşekkülüne katkı sağlamaktır. Bu itibarla tefsir akademik bir faaliyet değil Allah’ın insandan beklentilerine cevap vermenin aracıdır. Dolayısıyla Kurandan dersler çıkaranların, aslî görevi de Kur’an’ın gerçek nüzul sebebi olan hidayet misyonuna işlerlik kazandırmaktır.
Klasik tefsirler detaylı gramer izahları -ki bir çoğu ister istemez kitabın tahrifine yöneliktir-, belagat ve edebî sanatlarla ilgili nükteler, kelâmî problemlerle ilgili bahisler, usulcülerin istinbatları, mukallit fıkıhçıların hüküm ve fetvalarıyla meşbudur. Tevratın bozulmasına katkı sunan ne varsa günümüzde, bu klasik tefsirlerde de mevcuttur. Bu malumat yığını Kur’an’ın Müslüman gözüyle okunup anlaşılmasına katkı sağlamak şöyle dursun, Allah’ın hedef gösterdiği dinî-ahlâkî faziletlerle donanmak isteyen insanlar için birer maniadır (savârif-şevâgıl). Kuşkusuz Kur’an’ı doğru anlamak için Arap dilinin usûl, kelime ve sair bilgilerden de istifade etmek gereklidir. Ancak bu tür bilgileri lüzumu hâlinde ölçülü bir şekilde kullanmak, yani klasik tefsirlerdeki gibi aracı amaca dönüştürmemek ve bilhassa Arap dilindeki gramer kurallarını Kur’an nazmını denetleyen bir merci hâline getirmemek gerekir.
İsrâilî nitelikli rivayet malzemesi Kur’an’ın sağlıklı biçimde anlaşılmasına engel teşkil ettiği için kesinlikle itimada şayan olamaz ve hiçbir şekilde delil gösterilemez. Bu bağlamda geleneksel olarak sahih addedilen Deccal, kıyamet alametleri ve Hz. İsa’nın nüzulüyle ilgili rivayetleri İsrâiliyyât kategorisindedir. Din etkileşimleri ile İslamın bozulmasında etkili olmuştur.  
Kur’an’ı Kur’an’la tefsir etmek en güzel yöntemdir. Kur’an’da miadı dolmuş hiçbir buyruk yoktur. Bilakis her ayetin her zaman ve zeminde söyleyecek bir sözü vardır. Bu zemin oluşmadığında, Allah o ayeti nesh eder. Yerine daha iyisini veya benzerini getirir. Kuran, önündeki yani gelecek, ardındaki yani yaşanmış tarih ve ikisi arasında yani günümüze yönelik bir hitapdır.  

Her mümin Kur’an’ı kendisine vahyedilmiş gibi okumalıdır. “Ke” yani “sana/sen” hitabı bir nevi son nebinin örnekliği ile bizlere hitap etmektedir.
Günümüz toplumunun, Cahiliye toplumu arasında benzerlikler bulunmaktadır. Cahiliye dediğimiz toplumdan, “Hılfül Füdur” gibi değerli oluşumlar çıkabilmektedir. Diğer taraftan Allah Kur’an’da “cahiliye” olarak andığı bu kültürü yok saymak şöyle dursun, birçok konuda ibkâ etmiştir. Sözgelişi, hırsızlık suçuna terettüp eden el kesme cezasını cahiliye devrine ait bir uygulama olduğu gerekçesiyle ilga etmemiştir. Dönüştürmüştür.  Dahası Kur’an, zannedildiği gibi bir hukuk devrimi değil, ıslahat gerçekleştirmiştir. Zira Kur’an’ın cahiliye dönemine ait uygulamaları ilga etmesine örnek olarak ancak nikâh-ı makt, nikâhı şiğar, fuhuş, içki ve kumar gibi birkaç husus sayılabilirken ibkâ, ıslah ve ikmal ettiği uygulamalara dair yüzlerce örnek zikredilebilir. Hülasa Kur’an, iyiyi “cahili iyi” sayıp ilga etmek yerine, bunu iman ve ubudiyet köprüsüyle değerlendirmiş ve böylece dinî-ahlâkî bir boyut kazandırmıştır.
***
Bir diğer sorun da Kur’an’dan bilim üretmeye yönelik tüm çabalar olup; son iki asırdır süregelen savunma psikolojisinin ürünüdür. Bir çok kelimenin tahrifi ile yapılan bir uygulamadır. Geri kalmışlığın tezahürü olarak gelişmiştir.
Bu psikoloji genelde İslâm’ın, özelde de Kur’an’ın ne kadar yüce olduğunu cümle âleme göstermek gibi bir iradeyi gösterse de, maalesef skandal düzeyinde fiyaskolara da yol açtır. Batıniliğe varan zorlamalarla demirin özgül ağırlığında, hidrojenin atom sayısında Kur’ânî-İslâmî verileri doğrulayan bir dizi hikmet keşfedildi. Derken, Kur’an’da zikredilen bir kıssaya istinaden Firavunun cesedinin bulunduğu, bir bal peteğine arıların “Allah” yazdığı, J. Custeau’nun (Kaptan Kusto) Müslüman olduğu gibi haberlerle çalkalandı ortalık, ama kısa bir süre sonra hepsinin asılsız olduğu anlaşıldı. (bkn: Kurana atfedilen bilimsel yalanlar.)Yine yakın geçmişte Mısırlı bilim adamı Reşat Halife, 74/Müddessir 30. ayette geçen tis’ate aşer (on dokuz) rakamından yola çıkarak bilgisayar ortamında Kur’an’ın sayısal mucizesini izhar etmeyi denedi ve fakat bu deneme 19 hesabına uymayan 9/Tevbe 128-129. ayetlerin Kur’an’a sonradan ilave edildiği yolunda bir ilhâdî hezeyanla sona erdi.
Kimi zaman bu tür hezeyanlar ve skandallarla noktalanan bilimsel tefsir denemelerinin temelindeki zihniyet belki biraz da aşağılık kompleksiyle maluldür. Batı’nın ezici gücünü savaş meydanlarında fark etmiş olmamızdan dolayı modernleşmenin bizde ilk defa kurşun ihtiyacı olarak ortaya çıkması, “Bu silah bizde niçin yok? Bunu yapan bilgi niçin yok?” gibi soruların zuhuruna ve dolayısıyla Müslüman psikolojisinde çatlaklar oluşmasına yol açtı. Bu arada Batı’dan gelen ağır tenkitler Müslümanlar üzerinde adeta şok etkisi yarattı. En büyük şoklardan biri batını kafasında oluşan “Müslümanlarda bilim ve felsefe üretecek kafa yok.” şeklindeki eleştirisiydi.
 “Uydum Kalabalığa” diyen din algısı
Sudan, İran, Hindistan ve Mısır, 19 ve 20. asırlarda Kur’an ve tefsir alanında yeni ufuklara yelken açmaya çalışan, doğrusu ve yanlışı ile, Muhammed Taha, Ali Şeraiti, Seyyid Ahmet Han, Emir Ali, Ebü’l-Kelâm Azâd, Ferahı, Islâhı, Muhammed İkbal, Muhammed Abduh, Reşit Rıza, Fazlur Rahman, M. İzzet Derveze gibi birçok düşünür ve ilim adamı yetiştirmiş olmasına karşın Türkiye, ilmî ibda ve inşâ cihetiyle İslâm âlemine riyaset edecek bir rol üstlenememiştir. Gerçi bu son zamanlarda Ömer Rıza Doğrul, İhsan Eliaçık, Yaşar Nuri Öztürk, Hakkı Yılmaz gibi kayda değer yenilik arayışında olan alimlerden söz etmek mümkündür. Lakin Kuran ve tefsir sahasında “yeni” nitelemesine hak kazanacak bir mahsulden bahsetmek oldukça zordur.
Türkiye’deki din anlayışı, T.B.M.M’deki uzun tartışmalar neticesinde Diyanet riyasetinin Elmalılı’ya tevdi ettiği vazife üzerine kaleme alınmış ve müellif ile Diyanet riyaseti arasında imzalanan bir protokolle de tefsirin çerçevesi işin başında tayin edilmiş bir anlayıştadır.
Elmalılı’nın tefsiri bu alanda bir çığır açmaktan öte söz konusu protokolün 5. maddesindeki, “İtikatça Ehli Sünnet mezhebine ve amelce Hanefî mezhebine riayet olunarak âyâtın mutazammın olduğu ahkâmı1 diniyye, şer’iyye ve hukukiye, ictimâiyye ve ahlâkiyeye...” kaydından da anlaşılacağı gibi Eş’ari ağırlıklı klasik Sünnî doktrini hem ustalıklı yorumlarla Kur’an’a dayandırmak, hem de çok güzel bir dille güncelleyerek Müslüman Türk halkının idrakine sunmak gibi mühim bir vazife görmüş ve böylece Cumhuriyetin ilk yıllarında ortaya çıkan dini yayın boşluğu, siyasi iradenin izniyle telif edilen bir otoriter metinle kısmen doldurulmuştur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder