19 Haziran 2012 Salı

İslamın Bugünü ve Geleceğine dair


İslam, farklı kültürleri bünyesine aldıktan sonra, köklü geleneğe sahip bu kültürlerin etkisinde kalmıştır. Özellikle, düşünce ve eylemi donuklaştıran Osmanlı boyunduruğu altında asırlardan beri ezile gelen bir İslâm’dır. Samiri kültürene sahip, Samara ve semerkant gelenekleri  ile Şamanizm yansımaları, o zaman dan bu yana bir gedik açmış genişletmiş, donuk, rütüelci, şekilci, ruhsuz bir  İslam anlayışı, tüm Müslümanları sarmıştı. Bu donukluğun üzerine, sanayi ve iletişim çağları içinde   modernleşme ile Batılılaşma arasında öldürücü bir karışıklık yaratılmış oldu ki, neticeleri bugün bile korkunç bir şekilde etkisini hissettirmektedir. Modernlik sadece Batı değil, fakat aynı zamanda, en kötü şekilleri içinde güç, hem de askeri güçtü. Bu iki olgu içinde Müslümanlarda iki düşünce akımı ortaya çıktı: Modernlik veya gelenekçilik (selefilik)

Modernistlere göre, gelecek; Avrupa’nın taklit edilmesinden ibaretti. Başta milliyetçilik olmak üzere, öncelikle onun hastalıkları ithal edildi. Avrupa’nın sömürgeci milletleri arasındaki anlaşmazlıklar, savaşlar ve rekabetler sömürgelere de sıçratıldı.

Siyasi alanda modernlik, batının yapı ve kültürüne göre şekillenen parlamenter sistem ve  rejimlerin ihraç edilmesinden ibaret idi.

Ekonomik alanda modernlik, Batı pazarına dahil olmaktı. Rekabetçilerin değil, aksine müşterilerin bulunmasına önem verilmesi idi.

Kültür alanındaki modernlik ise, Batı tipi üstü kapalı tabiat ve insanlar üzerindeki gücün arttırılmasından başka bir şey değildi.

Bunun sonucu olarak: Tüm aşkınlık reddedilmiştir; Ferdiyetçilik yüceltilmiştir; Akıl araçların araştırılmasına indirgenmiştir.

Çünkü gayeler, büyüme ve güç politikası ile tespiti zaten tespit edilmiş bulunmaktadır.

O halde modernlik, başka milletler tarafından bir şekilde kendi ihtiyaçlarına cevap vermek üzere ortaya konan bir hayat tarzının naklinden başka bir şey değildi. Yabancı ihtiyaçların İslâm ülkelerine nakledilmesi Müslüman’ı, bizzat kendisine, yakınlarına, tarihine, kültürüne, kendi geleceğine yabancı bir hale getirmiştir.

Gelenekçilere göre, “Arap-İslâm dünyası çökmüşse bunun sebebi, Müslüman’ın dininden, selefin öğretisinden uzaklaşmış ve kendini Batı Şeytanı’nın iğvalarına bırakmak için geleneğinden kopmuş olmasıdır.

Bu görüşten hareket eden gelenekçiler İslâm’ı, dışa açılan penceresi ve kapısı bulunmayan ve hatta göğe bile açılmayan bir kale içerisine kapamaya ve böylece Kur’an öğretisini, O’na sonradan çeşitli milletlerce yapılan ve O’nu çok defa boğan katkılardan ayırmak istemeden geleneği bir bütün halinde savunmaya karar verdiler.

Bütün dinlerde sertlik ve atalar kültüne sahip çıkma vardır. Böylece o zaman herkes, geçmişteki devirlerden bugünkü davranışlarını en iyi bir biçimde haklı çıkaran devri seçer.

Oysa İslâm asla donuk bir cezalandırma kitabı demek değildir. Nitekim Kur’an-ı Kerim Allah’ın, her millete, herkese mesajı anlatabilecek tarzda nebilerin gönderilmiş olduğunu çok defa tekrar eder. Aynı şekilde, her ne kadar Son nebiy’e nazil olan vahiy son teşriî nübüvveti teşkil etse de, o, İslâm’ın yayılmasıyla, Medine cemaatinden farklı olan cemiyetlerin karşılaştıkları yeni problemlere, Kur’an-ı Kerim esas alınarak çözüm getirmek için gerekli içtihadın yapılmasına karşı çıkmaz.

Aslında bu kapatma anlayışı Kur’an-ı Kerim’in ruhu ve lafzıyla tam bir çelişki halindedir, Çünkü Son Nebi kendini yeni bir dinin kurucusu olarak değil fakat Hz. İbrahim’in temel imanının yeniden canlandırıcısı olarak göstermiş ve dolayısıyla Yahudilik ve Hıristiyanlığın katkısını kabul etmiştir. O halde bu sürekli katkıların artırılması ve önceki nebilerin nebilik halkasının zincirleri kabul ederek (ki hiç birini birbirinden ayırt etmeyiz) tahriflerin ve sertliklerin yok edilmesi zaruridir.
***
Kur’an-ı Kerim’de hiç bir dayanağı olmayan hadisler, örf ve adetler “Gelenek” ile sürekli bir şekilde karıştırılmıştır. Mesela, kadınlara peçe takmaları, başlarını sıkı sıkıya kapatma mecburiyeti getirilmiştir; oysa bu İslâm öncesi basit bir örf ve adetten başka bir şey değildir ve bazı Orta Doğu ülkelerine sonradan girmiştir.
Kuran İslamı, ne kapitalizmin ruhsuz kaosu ne de Sovyet hapishanesi olmayan tam anlamıyla İslâmi bir hayatın keşfedilmesine duyulan ümidi barındırmaktadır. Batı’nın çözüm yolları iflas etmiştir; donuklukların ortaya çıkıp varlıklarını sürdürmesi bunun en açık delilidir.

Terazinin bir kefesinin yükselmesi, diğer kefesini aşağıya çekecektir. Gelişmiş Ülkerlerin oluşumu, fakirleşmeye, sömürülmeye mahkum ülkeler sayesinde olacaktır. Büyümenin olduğu yerde, az gelişmişlik de olacaktır; çünkü bu bir kaç ülkenin büyümesi ancak dünyanın dörtte üçünün maddi ve insani kaynaklarının yağma edilmesiyle mümkündür.

Bu duruma son verme hususunda tek çare büyüme modelimizi değişmesidir. Pramidal yapıdan, tavaf yapısına dönülmesidir. Bunun ilk şartı da “dünya çapında yeni bir ekonomik düzen”in kurulmasıdır.

Eski düzende, altta kalan piramidal yapının çökmesi, tüm dünyanın çökmesi anlamındadır. Gelişmiş ülkelerin bağış yapan ülke maskeleri bu nedenden dolayıdır. Yani Batı, sömürüsünü yardım adı altında riyakarca sürdürmektedir.  Batı modeli büyümenin değiştirilmesi, dünyanın topluca intihara sürüklenmesini önlemek için kaçınılmaz bir zarurettir.
***

İman sahasında da problemler ortaya çıkmaktadır. Bu problemler çözülmez değildirler; yeter ki, bir yandan İslâm’ı sadece Hıristiyanlığın zıddı, düşmanı olarak görmeyelim.

Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed ve tüm nebilerin uyanma veya yeniden uyanma anlarını teşkil ettikleri tarihi, artık birleştirici bir görüşle anlayıp yaşamanın zamanı gelmiştir.

Tüm tarihi anlaşmazlıklar ve tüm doktrinler ihtilafların ötesinde, iman ve politika, Allah’ın hükümranlığı ve dünyanın değiştirilmesi gibi gerçek problemler ancak böyle bir yaklaşımla ele alınabilir.

Kültür alanında bugün İslâm’dan öğrenebileceğimiz onunla paylaşabileceğimiz neyimiz vardır?

İslâm’dan her sahada öğreneceğimiz şeyler vardır; ama öncelikle bizzat kendisini, bu kültüre ilham veren onu canlandırıp birleştiren imanını öğrenmeliyiz.

Gerek İslam iddiasında olanlar, gerek Hıristiyan, gerekse Hıristiyan olmayan çevreler İslâm hakkında ön yargılara dayanarak hüküm vermişlerdir. Ancak İslâm’ın Ehli kitap karşısında aynı yolu izlemediği görülmektedir: Daha başlangıcından itibaren, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Meryem’den çok büyük bir saygı ile söz edilmiştir. Bütün nebiler sahiplenmiş ve hiç biri birinden ayırt edilmemiştir.

 Ali İmran 64: De ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a uyalım. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi erbab edinmesin.” Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahit olun, biz müslümanlarız.”

Bu çağrı hiçbir şekilde dini ihtilaf içermez. Amaç derin olan farklılıkları ne gizlemek ne de azaltmaya çalışmaktır.
İslâm’a göre insan, kâinattaki tüm varoluş derecelerini sinesinde barındırmaktadır ve bu küçük alem vicdan ve iman sorumluluğu gibi en ulvi sorumluluğu kabul etmiş olan kimsedir:

Ahzap 72: “Biz  emaneti göklere yere ve dağlara sunduk, onlar bu yükü taşımayı reddettiler, ondan korkup titrediler. Onu sadece insan yüklendi.”

İşte bu sebepledir ki, sonraları zalim ve cahil olduğu ortaya çıkmış da olsa o, yeryüzünde Allah’ın mülkünün halifesi tayin edilerek dünyanın dengesini korumak ve her parçası Allah’ın varlığına delalet eden bir ayet olan tabiatta, her şeyi kaynağına ve gayesine bağlamakla görevlendirilmiş ve bütün bunlardan mes’ul tutulmuştur.
Bu müşterek tefekkür; mesela, enerji problemlerini medeniyet ve anlam seçimi açısından ortaya koymamıza imkan verebilir: Ne gelecek nesilleri ne de en ulvi gayeleri düşünmeden fosil enerji stoklarını nereye varacağını hesaplamadan harcayacağımız yerde sudan, denizden güneşten, topraktan ve rüzgardan elde edilen ve tükenmek bilmeyen enerjileri kullanmayı öğrenmeliyiz.

Tıp sahasında teknokratik ve mekanik bir anlayışla yetineceğimiz yerde, burada da insanla tabiatın birliğini, beslenme konusunda karşılıklı ilişkilerin dengesini, toprakla, suyla ve havayla teması yeniden keşfetmeliyiz.
Hayatın ve onu düşünen insanın yeni bir aşamasında aklı tam olarak kullanmayı öğrenmek gerekir: Artık sadece sebepten sebebe veya şarttan şarta değil fakat aynı zamanda, her şeyin sonsuz olduğu, hem ezici hem de yüceltici sorumluluktan -yani nihai gayesini seçme hürriyetinden- insanı hiçbir şeyin muaf tutamayacağı şuuruna varılıncaya kadar, gayelerden gayeleri, basit gayelerden ulvi gayelere yükselmek icap eder.
Çünkü İslâm’a göre Allah kendini değil sadece Kelam’ını bildirir. İnsan ise onu ya reddetme ya da eyleminin yaratıcı prensibi kılma gibi ulvi bir hürriyete sahiptir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder