12 Haziran 2012 Salı

KAPİTALİZM VE HAMMADDE


Dünyada hiçbir din kapitalizme yetişemedi. Kuranı terk eden islam zihni de tekasür hastalığına çözüm üretmedi, üretmek için çabalamadı. Batıda aydınlanma ile din safdışı edildi. Katolikliğin canı okundu ve içinden çıkan Protestanlık sermaye birikimine onay vermesi için adeta üretildi. Müslümanlar " Kapitalizm nedir?" diye soruları nerdeyse yeni yeni sormaya başladılar. Şu son 10 yılda vicdanlı bir kısım Müslüman da :

-"Ya biz kemalizmin bazı yönlerini törpüledik, bir çok alanda da onları gerilettik ama sanki bişeyler yanlış gidiyor. Hani birilerimiz çok zengin oluyor da diğerleri yerinde sayıyor. bu pek şık durmuyor galiba" dercesine bir homurdanma içerisinde. 

Bu paradoksu daha evvel farkedenler, Kur'an'a bir kez daha bu sefer ezilenlerin gözüyle baktılar ve gördüler ki, " Din nerde, Müslümanlar nerde. Bunlar infak etmiyorlar, sadece kendileri için kazanıyorlar ve hiç kimseyi düşünmüyorlar. Yetimi doyurmuyor, öksüzü korumuyorlar."

Çok haklı eleştiriler olmasına karşın, bazı soruları da akla getirmiyor değil. Hep  sermaye sahipleri çok kazanacak ve geniş halk kesimleri onların infak edişleri, hayırları ve yardımlarıyla mı ayakta kalacaklar. Gerçekten böylesi bir paylaşım eşitlemek için yeterli mi? Yoksa bu konumlanış tam tersi mevcut sınıfsal yapıyı güçlendiren bir durum mu?

Bağımlılık ilişkisi ile eşitlik mümkün mü? ‘İhtiyacından arta kalanı vericeksin kardeşim’ diyerek çok radikal hayır kurumu/anlayışının temsilcilerinden  öte bir şey  oluyor muyuz?

Paylaşıma endekslenmiş dini yorumun mutlak suretle üretim ilişkilerine dair de esaslı çözümlemeleri olması gerekir. Paylaşımın salt artı değer üzerinden elde edilen birikimin paylaşılmasını kapsamadığını tam tersi artı değere sebebiyet veren üretim ilişkilerinin eşitlenmesinde yattığını görmemiz gerekir. Üretim kavramı elbette üretim ilişkileri her daim üstyapının konusudur ve üst yapı üzerine konuşmanın en büyük handikapı da  sivil toplumculuktan, devrimci bir niteliğe bürünmesinde yatmaktadır.

Oysa kapitalizm, bireylerin emek vasıtasıyla edindikleri sermaye gücünü kullanarak egemenliğini kabul ettirdiği bir anlayıştır. Tek tek bireyler/ şirketler bir araya gelir kendi iktisadi güçlerini birleştirirler ve aynı zamanda bütün insanlığa karşı otorite oluştururlar. Sermaye bunu yaparken de insan emeğini metalaştırmaktan başka çaresi yoktur.

Yani bir bakıma sermayenin ontolojisi emektir. Ama emeğin ontolojisi sermaye değildir. Emek insan yaratılışıyla kaim fıtri bir niteliğe sahiptir. Kapitalizm gelişirken iki unsur üzerine büyüdü. Hammadde  -ateş, hava ,toprak, su-‘dan oluşan altyapısı ve insan emeği…

SERMAYE-EMEK İLİŞKİSİ…

Sermaye varlığını yaratılmış olana borçlu. Aldatma ve tahakküm üzerine kendi varlığını idame ettirebiliyor. Uzak ülkelerdeki yerlileri kandırıp, hammaddelerini çaldılar, sonra da o hammaddeleri işlemek için insan emeğine ihtiyaç duydular ve insanları köleleştirdiler.

Sermaye Allah’ın bahşettiklerinin bir sonucu. Ondan dolayı hak Allah’ın yani tüm insanların. Vakıa Suresi'nde Allah 'anasır’ı erbaa' da denen dört öğeye atıfta bulunarak, üretilen herşeyin menşeinin kendisi olduğunu gösteriyor :

58. Attığınız meniyi gördünüz mü?

59. Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?

60. Aranızda ölümü takdir eden biziz ve bizim önümüze geçilmez.

61. Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir yaratılışta tekrar var edelim diye (böyle yapıyoruz).

62. Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?

63. yine toprağa ektiğiniz tohumu gördünüz mü?

64. Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

65. Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık. Hayret eder dururdunuz.

66. "Doğrusu borç altına girdik."

67. "Doğrusu, biz yoksul bırakıldık" (derdiniz).

68. İçtiğiniz suya baktınız mı?

69. Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?

70. Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretseniz ya!

71. O çaktığınız ateşi gördünüz mü?

72. Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?

73. Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık.

74. Öyleyse büyük Rabbinin adını yücelt.

Ayetlerde de görüldüğü üzere, bir sermayenin oluşumunu sağlayacak ne varsa, insan gücünden toprağa, suya ateşe kadar, herşeyin sahibi olarak Allah kendini var kılıyor. Böylelikle toplumsal düzlemde bu ögelere sahiplik oluşturacak her güce karşı da meydan okumuş oluyor. Allah’ın varlığı bir otorite kurmaktan ziyade, varolan ya da olabilecek otoritelere karşı deyim yerindeyse bir kalkan işlevi görüyor. 

Yukarıdaki ayetlerde de sık sık dileseydik tabiri geçer. Yani bir bakıma biz yeryüzünde otorite kurmak isteseydik, hükmetmek isteseydik anlamı çıkar ki, Allah'a iman etmek bir otorite kurmak değil, varolan otoriteleri ortadan kaldırmaktır.

Bu ayetlerle birlikte sermayenin ontolojisinin şifreleri çözülmüş oluyor. Allah böylece  İnsanoğlunun salt kendi bilgisiyle ya da akli donanımıyla mülk edinebileceği  varsayımını  meşrulaştırma kapısını kapatmış oluyor :

Karun :Bu serveti üstün deham sayesinde kazandım dedi... ( Kasas 78)

Emek hiçbir aracıya gereksinim duymadan Allah tarafından insanoğluna bahşedilmiştir. Materyalist bakış açısıyla insanın kendi doğallığında olan bir gerçekliktir de denebilir. Tartışma konusu bu değil. Yıllarca burayı tartışmaktan ana unsuru göremedik . Mesele dünyada gözümüzle gördüklerimiz üzerinden eşitlikçi bir yapıyı kurabilmek. Gördüğümüz şeyler Allah’ındır ya da doğanındır. Hangisine inanırsan inan ,görünen şeyleri kendi çıkarına alet edemezsin veemeğin dışındabir unsuru kişisel kazanım ve iktidarın haline dönüştüremezsin.  Necm suresi de tam olarak bunu ifade etmektedir :

İnsan için emeğinden başkası yoktur (Necm 39)

Burda açıkça emek salt kazanım aracı olarak görülüyor ve onun dışındaki bütün üretim ilişkileri kökten reddediliyor.  Yani sermayeye bağımlı ölçülebilir bir emekten (ücret) ziyade, sermayeyi oluşturan ölçülemez emekten (sınıfsız toplum – üretim ilişkisi ) bahsediyor. O yüzden üretim dendiği zaman akla sadece bir fabrika gelmemeli. Toplumsal bir mekanizma düşünülmeli.

Çünkü bir insan ücret aldığı zaman bütün yaşamsal kodları belirlenmiş oluyor. Artık ne zaman çalışacağı ve dinleneceği, ne kadara ne şekilde yaşayabileceği bir şekilde dizayn edilmiş oluyor ve insan toplumsal olarak bağımlı bir varlık halini alıyor.

Onun üzerinde güç sahibi olan ilişkiye girdiği üretim biçimi yani sermaye sınıfı oluyor ki bu da Kur'an'da sıklıkla ifade edilen şirk anlayışının temelini oluşturuyor. Sermaye de bu hegomanyasını kalıcı kılabilmek için iktidar araçlarını kullanıyor.

Bu iktidar araçlarını reddetmemiz gerektiği için tevhid inancını çok önemsiyor ve Allah'tan başka otorite yok diyoruz.

"Sermaye üretken midir sorusu budalacadır. Sermayenin üretimin temelini oluşturduğu , dolayısıyla kapitalistin de üretime kumanda etme konumunda olduğu yerde, emek ancak sermaye tarafından özümsendiği ölçüde üretken olabilir." (Grundrisse s. 398)

Sermayenin emek üzerinden elde ettiği üretkenlik artı değere denk düşmekte böylelikle şirk toplumunun da parametrelerini açığa çıkarmaktadır.

Emeği tek kazanım aracı olarak gören İslam, biriken sermaye üzerinden oluşan sermayenin belirli ellerde toplanmasını yasaklıyor.

"Allah’ın peygamberlerine  sağladığı o fe’y (malları) , içinizden sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlete dönüşmesin Allah'a , peygamberine,muhtaç yakınlarına yoksullara ve yolu kesilmişlere aittir. (Haşr 7)"

Bu ayette dikkat çeken şey, üretim ilişkisinin dışında kalan,  fe’y (malları) üzerinden sermayenin toplum içinde nasıl dolaşım sağlaması gerektiğini belirtmesidir. Fe’y malları ki savaşmadan elde edilen ganimettir. Yani bir nevi elde biriken sermayedir. Kur'an, üretim ilişkisi olmadan biriken bu sermayenin toplumun geneline yayılacak şekilde dağıtımını öngermekte. Bugün tekelci kapitalizmin en önemli unsurlarından biri olan oligarkların durumunu apaçık bir şekilde deşifre etmekte. Ayetteki devletten kasıtta bir avuç sermaye sınıfı…
Sermayenin bir şekilde yığılı halde bulunmasını dağıtan Kur'an'ı Kerim zaten üretim ilişkisine dayalı önermesinde kazanımı sadece emek üzerinden meşru görüp geri kalan sermaye hareketlerini anlamsızlaştırmaktadır.  Böylece emeği öngörülemeyen bir değer olarak görmektedir. Yani ücret konusuna değinmemektedir. Ragıp El-İsfahani Kur'an'da ‘ecr’ olarak geçen ve genelde ücret olarak çevrilen kavramın, ‘dünyevi mükafat’ anlamına geldiğini ve Kur'an'da anladığımız manasıyla ücret kavramının geçmediğini belirtmektedir.

Ücret, kapitalizmin sınıflı toplumuna özgüdür. Grev gibi haklar da gene sınıflı toplum anlayışında yer bulabilir.  Bu yönüyle ücretli emek, emeğin sermayeleştirilmiş bir halidir ve emeğin yaptırım gücü , sermayenin yapma gücüne dönüşmüştür.  Böylece emek sermaye gibi üretime katkı sunan değerlerden biri olarak görünür.

Oysa emek bu açıdan değer değil, değer üreten değerdir. Ku'ran'daki  halife kavramı da burada anlam kazanmaktadır. Yapan, bozan, düzelten anlamlarına karşılık gelen halife, emeğin fonksiyonlarını kapsamakta ve insanı emek sahibi varlık olarak nitelendirmektedir. Aynı şekilde Mülk Allah’ındır ve bundan ötürü ekonominin iktidarla olan ilişkisi de ortadan kaldırılır ve insanlar ekonomik güçleri sayesinde toplumda otorite kuramazlar.

Emeği sömüren kitlelere , "Fazlalıklarınızdan kurtulun, onu yoksullarla paylaşın" gibi vicdani dili tek argüman olarak kullanmaktan kaçınıp, emeği araçsallaştıran sermaye birikimine karşı sınıfsız toplumun müdafaasını yapabilmelidir.

Çünkü sorun sadece biriken sermaye değildir, bu sermayenin hükmetme ve toplumu dizayn etme gücüdür.

Üretim araçları üretim araçlarına sahip olanların değil de onu kullananların olursa , insanlıkla din de barışacak ve put gibi aracılık yapan sermaye sınıfı kul ile Allah’ın arasına girememiş olacaktır.

Bu karşı koyuş, mücadeleyi  devrimci bir niteliğe büründürme halini alacaktır ki bu hareket ; Kapitalizmin arka sokaklarına itilen kayboluşları, şehrin görünen meydanlarına taşıyarak, kapitalizmi yerle bir edecek bir oluşuma ön ayak olmalıdır.
***

DEVLET/beyt VE TAPINAK EKONOMİSİ

Dünyada ortaya çıkan bu ilk devletlerin egemen sınıfı saray-tapınak merkezli ruhban aristokrasisidir. Kuranda bu oluşum firavun örneklemesi ile verilir. Firavunun iki ayağı vardır. Karun ve haman. Sermayenin elinde bulunduğu sınıf ve dini tekelinde bulunduran sınıf. İkisi e firavuna hizmet eder.

KUREYŞ DÖNEMİ DEVLET, TAPINAK EKONOMİSİ VE TÜRKİYE

Kureyş’e imkan sağlandığı için, kışın ve yazın yolculuk etme imkanı sağlandığı için, işte bu nedenle bu Ev’in rabbi için çalışıp, ona ibadet etsinler; onları açlıktan doyurmuş ve korkudan emin kılmıştı. (Kureyş 1-4)

Devlet ilk önceleri, özellikle Mezopotamya bölgesinde temel amacın tanrıları beslemek olduğu ‘tapınak ekonomisi’ olarak örgütlenmişti.

Bu gerçeklik Kureyşi de tanımlamaktadır. Hicaz bölgesinde bulunan Mekke de aynı şekilde tapınak ekonomisi ile ayakta durabilmekteydi. Mekke halkı, toprakları verimsiz ve suları az olduğundan tarım yapamadılar. Bunun yerine ticaret ile uğraşıyorlardı. Malların taşınması ve takas edilmesi için aracı oluyorlardı. Yani bir nevi lojistik destek sağlayan sigorta ya da güvenlik şirketi gibi. Bu aracı kurum sınıfsal farklılığı bariz bir şekilde üretemezdi. Bu işi sadece zenginler değil orta kesim de yapıyordu. O açıdan aralarında çok fazla statü farkı da oluşmuyordu. Bu fark ancak kabeyi elinde bulunduran oligarşinin ‘tapınak ekonomisi’ ile oluşabilirdi.

Kabe’nin dinsel hüviyeti, ekonomik ilişkilerin üretilmesi için bir sebep teşkil ediyordu. Burada da gene üretim ilişkisi dışında var olan bir ticaret ekonomisi mevcuttu. Yani bir şekilde AVM kültürüydü. Aralarında tek fark seri üretim ile birlikte dinsel kimliğin ayartıcılığına gerek kalmayarak, Beytin tanrıyla kul arasındaki araçlar (put) değil, popüler kültürün ikonları(put) tüketim endeksini belirlemektedir.

Kureyşte Tapınak ekonomisinin zarar görmemesi için bütün önlemler de alınmıştı. Hac mevsimini haram aylar kabul ederek savaşmanın ekonomik çıkarları zedelemesini önlemiş oluyorlardı. Hac günlerinden önce ve sonra dinlenme yerlerine ve Mekke yakınında bulunan suların yakınlarına ticaret panayırları kuruluyordu. Tam bir uluslararası ticaret organizasyonuydu. Her türlü ticari faaliyetin yapıldığı şenlik havasında geçen bir dönem. Elbette eğlence kültürü ve kadının metalaştırılması da günümüz hakim kültür paradigmalarıyla uyuşmaktaydı. Günümüz hac organizasyonları da dönemin ekonomik algısı ile bütünleşmektedir. Artık hac ezilen halkların uluslararası kongresi olmaktan çok uzaktır.

Şimdi Türkiye’nin üretim gücü olmadan kapitalizme üretim yataklarını ve kamu kaynaklarını aktarma ya da kapitalizmin hammaddeye ulaşmak için yaptığı savaşları ve hamleleri güvenilir kılmak adına Ortadoğu ya ‘rol model’ olma ile Kureyş’in ‘tapınak ekonomisi’ birbirine fazlasıyla benzemektedir. Mekke’de Şam, Yemen, Irak, Fas, Mısır, Habeşistan gibi bölgelerin üretimlerinin koruyucu ve taşıyıcısıdır. Peki Türkiye’deki Tapınak ekonomisinin ayağı nedir?

Tabi ki on yıldır Müslümanlar eliyle bir kez daha yeniden üretilen geleneksel din. Nasıl ki Kureyş oligarşisi tanrıya ibadet ve onu mutlu etme adına, hediyeleri, karşılıksız harcamaları kabul etmiştir.

Şimdi de Yeşil sermayenin otel, eğlence, avm gibi uygulamaları; Hammaddesiz, fabrikasız, üretimsiz büyümenin adı tapınak ekonomisidir.

Ve günümüz İslami sanılan ekonomi modeli de budur. İhale kültürü de kabeye adanılan hediyelerin panayırlarda satılmasıdır. İhaleler de bir nevi yandaşlara hediye değil midir?

İktidar Müslüman kimliğini kullanarak kamu otoritesini ele geçirir ve bu otoritenin nimetlerini de kendi siyasal ve ekonomik geleceği için yakın çevre ile paylaşır. Geniş halk kesimlerine karşı kullanılan genel amaç ’dinsizlerden intikam almaktır’ bu intikam alınana kadar yani ‘tanrı hediyeleri kabul edene kadar’ halk desteğe devam etmektedir :

Devletin varlık nedenleri her ne ise, önemli olan kurumsal yapıya hakim olanların vereceği görüntüdür. Buradan görüntümüze bakınca, anlatılarımızda yerden yere vurduğumuz cahiliye kültürüne ne kadar da çok benzemekteyiz…
"Sedat Doğan"
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder