5 Haziran 2012 Salı

LAİKLİK VE SÖZDE İSLAMCILIK

Sözde İslamcıların (selefîlerin) kullanmış oldukları "Hâkimiyet Allah'ındır", "Çözüm İslam'dadır", "Tek yol İslam" ve "İslam şeriatının uygulanması" gibi sloganlar muhteva bakımından tahlil edildiğinde bunların, Laiklerin kullandıkları sloganlarla amaçladıkları hususlardan fazla farklı olmadığı görülür. Aynı zamanda laiklerin kullandığı "akıl", "ilim", "insan", "özgürlük", "toplum", ve "ilerleme" gibi sloganlar incelendiğinde bunların da anlam itibariyle geleneksel İslam kültür mirasında yer aldıkları görülür. O halde laiklik ile İslamcılık arasında süregelen ve Mısır, Cezayir, Tunus ile Bahreyn gibi ülkelerde birbirine düşman kardeşler arasında kanlı bir çatışmayla sonuçlanan, Suriye ve Irak’ta bir tarafı tamamen ortadan kaldıran, Libya, Kuveyt, Yemen, Ürdün ve Arap yarımadasının diğer bazı ülkelerinde karşılıklı diyalog sonucu barışçıl bir karakter kazanan bu ihtilafların kaynağı nedir?

Bu ihtilaflardan birincisi metod farklılığından kaynaklanmaktadır. Sözde İslamcı geçinenler (el-menhecu'n-nâzil) dogmatik yöntemi kullanıyor. Bu yöntem, körü körüne Atların dinini taklittir. Buna göre hakikat peşinen verilmiştir ve önceden gelen Ataların içinde bulunmaktadır; tarihin, zamanın ve mekanın dışındadır, yoruma ihtiyaç duymayacak kadar apaçıktır ve açıklandığı için de te'vile ihtiyaç yoktur. Üzerinde düşünmeyi ve incelemeyi gerektirmez. Hepsi muhkemdir, içinde müteşâbih yoktur. Çünkü bu nass kulların fiileriyle ilgilidir, içinde şüphe barındırmayan hükümler ortaya koyar. Açıkçası bu yöntem, ilkesel olarak doğru olmasına rağmen olgu ve olguya uygulanış bakımından incelenmeye ve açıklanmaya ihtiyaç duymaktadır. Hakikatler yalnızca ilkelerden ve peşinen belirlenmiş öncüllerden hakikat ortaya çıkmaz, aksine olgudan çıkarılır ve olgunun her bir parçasından da elde edilebilir. Tümevarım, hüküm çıkarma faaliyetinin tamamlayıcısı, yöntemi ve destekleyicisidir. Te'vil veya deneysel yöntem, tenzîlin yani dogmatik yöntemin diğer bir yüzüdür. Şeriat, hikmetin kardeşidir ve kadîm filozofların dediği gibi din felsefeyle ittifak halindedir. Nassın kendisi yalnız başına zaman, mekan, bağlam ve insan anlayışı dışında yegâne kaynak değildir. Nassın sebeb-i nüzûlü vardır. Nass, olgunun sorduğu soruya bir cevaptır ve insan bu soruya cevaplar bulmak için ictihad eder. İnsanlar, cevaplar arasında gidip gelince vahiy bunlardan birini doğrulamak için gelir.


Kur'an'ın metodu budur. Dolayısıyla soru vakıa (olgu)dan gelir ve vahiy buna cevap verir. Bunun için de bir çok ayet içki, kumar, ruh hakkında "sana sorarlar" lafzıyla gelirken cevaplar da "de ki:" lafzıyla başlar. İşte bu parça parça ve peyderpey inen İslam vahyinin ayırt edici bir özelliğidir ki insanlar onu sindire sindire okusunlar. Kafirler, Kur'an'ın topluca ve bir kerede nâzil olmasını arzu ediyorlardı ki vakıaya hitap etmesin ve ardarda gelen sorulara cevap teşkil etmesin. Nass ve olgu aynı şeyin iki yüzüdür.

Sözde İslamcılık akımının anladığı gibi olgusuz nass boşu boşuna harcanmış bir enerjidir.

Aynı zamanda laiklik akımının anladığı gibi nassız olgu da parçacılığı beraberinde getirir.

Dogmatik yöntemin diğer bir kusuru da olguyu yok etmek, reddetmek, ortadan kaldırmak hatta değiştirmek için kullanılmasıdır. Buna göre hak ile batıl, iman ile küfür hidayet ile delalet, islam ile cahiliyye arasında bir antlaşmanın olması mümkün değildir.

Olgu bazı yönleriyle fıtrat, sağlam duyu, iyi karakterdir. Olgu, tamamen ortadan kaldırılmaya değil tamamlanmaya, yıkıma değil ıslaha ihtiyaç duyar. Ortadan kaldırma yerine geliştirilmeye muhtaçtır. Arap yarımadasının koşullarıyla, olgusuyla, yahudilerle, hiristiyanlarla, haniflerle muamalesinde ve İbrahimin dinini tamamlama ve geliştirme bakımından islamın başvurduğu metod buydu.

 "Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçtim"(5:3)

 Nassı ait olduğu bağlamın dışına çıkarmak da yapılan yanlışlardan birisidir. Nass, bütünün (küllî) bir parçası (cüz)dir. Herhangi bir nass, ancak diğer nasslarla birlikte bağlamından koparılmadan anlaşılabilir. Hükümler konusundaki nasslar, bütün nassların küçük bir parçasıdır. Ayetlerin tamamı cezâ ve mükafat vaadeden emir ve yasaklar manzumesi değildir. Rahmeti, şefkati, yumuşaklığı, acımayı, iyi muameleyi ve hoş geçinmeyi teşvik eden ve kabalığı, katılığı, kötü muameleden, gıybetten, başkasına çirkin lakap takmaktan, ölü kardeşinin etini yemekten sakındıran nasslar da vardır. Ayetlerin, bir dildir. Dil ise anlaşılmaya, te'vile ve yoruma muhtaçtır. Dilin, hakikâti-mecazı, zâhiri-müevveli, muhkemi-müteşabihi, mücmeli- mübeyyeni, mutlakı-mukayyedi vardır. Kitap konuşmaz, insanlar onu konuşturur. Bunun için de eskiden Mutezile, filozoflar ve sûfiler amaç ve gayelerini anlatmak için Kur'an’ın literal anlamının ötesine bakmışlardır. Ayetlerin ruhu, eskilerin deyimiyle hitabın fehvâsı, Ayetlerin harfinden daha çok anlama delalet eder.

Dogmatik yöntemin, nasscı metodun, literal yorumun ve Ayetlere parçacı yaklaşımın bu şekilde anlaşılmasıyla İslamcılar laiklere yaklaşmış olurlar ve laikler de İslamcılardan uzaklaşmamış olurlar. Her iki gurubun da değerleri vardır. Dolayısıyla ihtilaf başlangıçtadır, sonuçta değil. Laikler, olgudan, istatistikten, tümevarımdan, bireysel ve toplumsal tecrübelerin analizinden tarihsel olayları incelemeden başlayan deneysel yöntemi (el-menhecu's-sâid) kullanırlar. Rakamların dili en anlaşılır dildir ve istatistik dili söz ve yazıdan daha fazla ikna etme kabiliyetine sahiptir. Tümevarım sağlam duyuya dayanır. İstatistiksel analiz için rakamları kullanır ve akl-ı selime ulaşır. Olgular bir araya getirilip aklın analizinden geçirildiğinde ortaya delilin doğruluğu ve kesinliği çıkar. Bu yöntem peşin hükümlerden başlamaz ve sonuçları peşinen nasslardan çıkarmaz, incelemeye ve araştırmaya dayanır, toplumsal yasaları olgudan elde eder, bunları rakamlarla, şekillerle, aralarındaki bağlantıyı kurarak ve pratik analizini yaparak ortaya koyar. Doğrusu bu yöntem olguyu tasvir etmede faydalıdır ve yazı ile sözü nicelik ve rakamlara dönüştürür.

Bununla birlikte istatistik eksik yapıldığında veya örneklemede isabet edilmediğinde rakamlar da hata verir. Rast gele seçilen bir örnekleme bütünü temsil etmeyebilir. İstatistik tümevarım gibi eksik olabilir çünkü bütünü saymak mümkün değildir ve istatistik bütünün bir parçasını eksene almakla yetinir. Aynı zamanda niteliksel analiz, niceliksel analiz olmadan yeterli olmaz. Bu durumdaki analiz hata yapabilir ve ortaya bir çok analiz ve okuma şekilleri çıkar. Bu durumda analiz ve okumaları yönlendirmede siyasi ideolojiler ve düşünce ekolleri devreye girer. Sanki bilgi, bir Ayete veya bir kaynağa ya da bazı öncül faraziyelere ihtiyaç duyuyor gibidir. Ayrıca gözlem tanımlamaya, tahlil etmeye, anlaşılmaya başvurmadan yeterli gibi görülebilir. 

Sözde İslamcıların kullanmakta olduğu dogmatik yöntem ile laiklerin kullandıkları deneysel yöntem toplumun kültürünü oluşturan iki ana akım arasındaki ihtilafların bir sebebidir. "Tenzîl" ve "Te'vîl" yani dogma ile yorum birbirini tamamlayan bir metodun iki aksiyonu ise, her iki gurup arasında millî, siyasî ve kültürel bir diyalogun gerçekleşmesi imkan dahilindedir. Bu iki metottan her birinin kendine özgü üstünlükleri vardır. Ama her ikisi de birbirini tamamlayan bir bütündür. Tenzîl, te’vîle ihtiyaç duyarken te’vîl de tenzîle muhtaçtır. Bu iki metottan her biri diğerini kendi içinde barındırır ve ona dayanır. Birinci yöntem ikinci yöntemin diğer yüzüdür. Düşünce birliğinin şartı ve birbiriyle çatışan iki gurup arasındaki düşmanlığı kaldırmanın yolu, metod-yöntem birliğidir. Çünkü her ikisi de aynı vatanda bir şeyler yapmak için uğraşıyor belki de millî çıkarın sağlanması, her iki yöntemin birbirini tamamlamasından geçmektedir, birbiriyle çelişmesinde değil. Hedef ve amaç birliği yol ve yöntem çoğulluğuna müsaade eder.

Her bilgi iki asli hususa muhtaçtır: Sabit ve değişken. Bu Kuranda Muhkem ve müteşabih olarak geçer.  Filozoflar, sabitelerin çeşitlerinin dini ayetler, mantık kaideleri, mezheplere ait literatür ve kıyasî önermelere göre neler olduğu hususunda farklı görüşler belirtmişlerdir. Sosyal bir realite olan değişimin gerçekleştiği şüphe götürmeyen bir husustur. Hem Sözde İslamcıların hem de laiklerin sosyal bir realite olarak gözlemledikleri hususlar hep aynıdır. Sömürgecilik, geri kalmışlık, baskı-zulüm, böbürlenme, parçalanma, fesat, kimlik kaybı, kitlelerin olumsuz yönde sürüklenişi gibi hususların anlaşılması ve tedavi etme yollarının neler olduğu bu iki gurup arasındaki ihtilafların kaynağını oluşturmaktadır. Yöntemlerin çokluğu göz önünde bulundurulduğunda yöntem konusunda ihtilaf etmek kaçınılmazdır, ama belirli bir yönteme körü körüne bağlanmak konuya zarar verir. Önemli olan sonuç ve değişimin dinamikleridir. Yöntem konusundaki farklılık doğaldır ancak bunlar arasındaki çatışma ümmetin kültürüne zarar vermektedir. Bunun için de metotların birbirini tamamlayıp bir kısmının diğer bir kısmını tashih etmesi gerekir. Sonuçta yöntem bir bakış açısıdır ve olgu yakınlaşma yoludur. Yöntem araçtır gaye değil, vesiledir sonuç değildir. Yöntem konusundaki ihtilaf, düşmanlık ve kavgayı değil birbirini tamamlamayı ve her birinin kendine göre farklı üstünlüklerin ortaya çıkarılmasını esas almalıdır. Kur'an "Herbirinize bir yol ve yöntem verdik" (5:48) demiştir. Dolayısıyla ümmetin yöntemi nass ile olgunun tenzîl ile te'vîlin arasını birleştirmek olmalı. O halde bu ihtilaflar, bu düşmanlıklar ve çatışmaların sebebi nedir?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder