8 Haziran 2012 Cuma

HUZUR VE HUZURSUZLUK

İnsanlar yorgun ve bitkin. İnsanlar boğuklaşan sesler,  rüzgârlı adımlar,  eller, ayaklar ve gülücükler olarak geçip gidiyorlar yanımızdan.

Birbirimizin yüzlerine bakamadan geçiyor zaman.  Karşıdan gelen tanıdık suretlere kafamızı kaldırıp baktığımızda,  ne söyleyeceğini düşünmeden,  söyledikleriyle aslında neyi kast etmiş olabileceğine yoruyoruz zihnimizi.

İç sesimiz, dışımızdaki dünyayı duymamızı engelliyor. Gittikçe daha sıkıntılı, şüpheci ve çözümlenemez insanlar olup çıktık. 

Tüm bu bohemler içerisinde, zamanı tüketiyoruz hızla. Sonra sevgiyi,  aşkı ve merhameti. 

Sonra işte biz böylece hayatı buruşturulmuş bir mendil gibi bir tarafa atıp bırakmışken, yaşamın ne kadar da renksiz ve de zevksiz bir azap olduğundan şikâyet ediyoruz. Oysaki düşünmüyoruz hiç;  sevmeyen, dokunmayan, gülümsemeyen, şarkı söylemeyen, şiir okumayan insan,  nasıl olur da mutluluğu bulabilir?

Mutluluk denilen şey, tüm bunlar arasında saklanan, derinliği hayal edilemeyen geniş bir uykuya benziyor aslında. Belleklerden taşmış bir rüyaya, bakışlar arasında gezinen bir boşluğa, ya da henüz kimseciklerin tadamadığı, oldukça uzak ve acayip bir sarhoşluğa benziyor.

Birilerinin sevgisizliğinden şikâyet ediyoruz sonra bolca. Sonra işte biz böyle şikâyet edip dururken bihaberliğimiz ortaya çıkıyor, dertlerin dermanından, sevginin dilinden, Kur’an’dan dahası Allah’tan.

Yığın yığın biriken, biriktiği yeri çürüten, iç karartıcı öbekler gibi birleşiyoruz kenar köşelerde ve bolca gıybet ediyoruz, bolca kin biriktiriyoruz. Sonu yok tüm bunların, sınırı ve Hududu yok.

Biz tüm bunları bunca hınç ve hengâme ile biriktirirken, birileri aşkı konuşuyor. Yağmuru yani melekleri.

Umuda bir filiz açıyor, fütursuzca basıp geçtiğimiz topraklardan. Bir yerlerden bir ‘’buna da şükür’’ sesi yükseliyor. Onların yüzleri böyle derinlerde gezinen uzak bir arzunun ağırlığı altında bir çift kararsız ayna gibi parlayıp sönerken, zaman işte tüm bunlar için akıp gidiyormuşta, bizde bir kenarda oyalandığımızla kalıyormuşuz gibi hissediyoruz mecbur.  Hayat ikiye ayrılıyor bu noktada: hayatı yaşayanlar ve yaşadıkları şeyi hayat sananlar. 

Hayatı yaşayanlar bilirler ki, zaman az, ömür kısa. Bunun için sevgi ve merhamet biriktirirler içerilerinde. Birilerinin hislerini sorgulamazlar sonra ‘’bu da nerden çıktı? Dün böyle değildi bugün neden başka biçimde?’’ diye.

Onlar bilirler ki, ‘’ Dünyalar dolusu malı bağışlasalar da, bir başkasının kalbini kalplerine ısındıramazlar. Kalpleri birbirine ısındıran yalnız Allah’tır.’’*  Bu ısınış bir misafirdir onların bedenlerinde. Sonra onlar bilirler ki misafir, ev sahibine verilmiş bir emanettir Allah nezdinde.

Bilinçle kuşatırlar emanetlerini, şuurla, sabırla, memnuniyetle. Hiç bitmesin hep artsın isterler. Kalplerinin odalarında, sevgi denen misafire açılmış kapılar sıralanır ardı ardına. Yeni odalar türetirler rahat ve güvenli.

Her şeylerini sunarlar kuşkusuz. Çünkü emindirler, adına sevgi denen bu emanet, yalnızca seçkin insanların kalbinde yer bulur. Samimiyettir en büyük referansları.

Yaşadıkları şeyi hayat sananlar ise, neden ve niçin ararlar her meyledişin ardında. Bilmezler ki kelimelerin çokça olduğu yerde hisler susar. Hem de herhangi bir nedenle herhangi bir şey söylemenin ne kadar beyhude olduğunu düşünerek, insanın iliklerine işleyen korkunç bir kedere yerini bırakarak susar.

İşte böylece sevgiyi içlerinde susturan insanlar, yakarışlara, oflayıp poflamalara, dahası şikâyetlere gark olurlar. O ferah ve delişmen gözüken alınlar, derman içinde dermansız kalırlar, metal tadı alırlar ısırdıkları her şeyden. Bu susuş bir yakarıştır. Kalbindeki o şeyi, göllenip duran sessizliği,  derin bir ah gibi biriktirirler içlerinde. Söküp atamazlar. Sonunda mutsuz ve huzursuz bir yığın nefes birikir kâinatta.

Şehir, işte tüm bunlardan oluşur. Evler, binalar ve kararsız insanlar arasına sıkışmış çığlıklar, yeni bir öfkeye birikir. Tüm telaşların arasında kopar bir vaveyla. Çekip kurtarmak isterler bedenlerini,  fakat yapamazlar. Öyle ki, çığlık çığlığa parçalanmış kalpler yüzer artık bu savaş alanını kaplayan kan göllerinin içinde. Kalplerle birlikte ölmüş dostluklar yüzer sonra, dostluklarla birlikte ezilmiş duruşlar, duruşlarla birlikte yok olmuş umutlar yüzer.
Tüm bunlar insanın kendi elindedir. O çok kutsal iradeleriyle yaptıkları seçimler, hayatlarında, umutlarında, nefes alış verişlerinde yankı bulur. Kendi seçimlerinin sonuçlarını yaşarsın sonra, ama öyle, ama böyle…
*Kur’an’ı Kerim /Enfal, 63



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder