8 Haziran 2012 Cuma

SORGULANMAMIŞ KABULLER

 

Kendini tanımak isteyen, insan denen canlının ne olduğu konusunda anlam arayışı içerisinde olan her bireyin yapması gereken şey, hayatını şekillendiren temel sorulardan olan “BEN KİMİM? NEYİM? NE OLMAK İSTİYORUM?” sorularını sormak ve bu sorulara vereceği sağlıklı cevaplarla varlığının bilincine kavuşmasıdır. Bu minval üzere şekillendirilmiş soru-cevap şeklinde zihninde oluşan düşünceyi mutlak kabul etmeden, yaşam boyu öğrenme merakı ve doğruyu arayış çabasını tutarlı ve istikrarlı bir şekilde yaşamsallaştırması, bireyi ve yaşadığı hayatı anlamlı kılma adına elzemdir.

Bilgisizliğinin bilincinde olan her insanın varoluşsal anlamda kendini kuşatan bütün bir alana SORGULAMA bilinciyle yaklaşması, insan denen canlının onu doğuşundan beri çeşitli isimlendirmelerle etiketlemeye çalışan zorlayıcı yaklaşımlara karşı kendi olarak kalma mücadelesi, dolayısıyla kendine duyduğu saygının tezahürüdür.

Doğruluğunu apaçık bilmediğimiz bir bilgiyi doğru olarak kabul etmemek, acelecilikten ve önyargıdan özenle kaçınmak, bu anlam arayışı serüveninde öncelikli aşama olarak kabul edilebilir.
 Burada korkulması gereken en olumsuz şeyler, acele karar vermek ve meselelere önyargılı yaklaşmaktır. Bu olumsuz tavırları öteleyen bir tutum daha az yanlış bilgilenme ve daha az hatalı davranışı da beraberinde getirecektir dengeli ve doğru tutum takınmaya aday olan bireye.

 Bu bağlamda acelecilik ve ön yargı iki önemli zaaf olarak en belirgin şekilde bireyi kuşatan yanlışlar üzerine kurulmuş bir hayat tarzının etkin olumsuzları olarak gözüküyorlar.

Öncelikle şunu söylemek lazım gelir ki, yaşanan gerçeklik göz önünde bulundurulduğunda insanı kuşatan eğitim-öğretim alanındaki her kurumsal yapı ve bu bağlamda bireyin ilk tanıştığı fikri yapı, mutlaklaştırması sonucu ,  süreç içerisinde onun engelleyicisi haline dönüşebiliyor.

 Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan böyle bir birey, aslında hayatının başlangıcını da sonunu da hazırlıyor. Bunun tek istisnası kişinin ön kabullerini aşacak bir sorgulama içerisine girmesi neticesinde bir değişim geçirmesidir ki, insanlık tarihine baktığımızda çok az insanın böyle bir çaba içerisinde olduğunu görüyoruz.

 Bilgiden ziyade zannı, dolayısıyla kesin olmayan doğruları kendine rehber edinmiş olan birey, sağlam ve herkes için geçerli olan bilgiye ulaşmakta bu nedenlerden dolayı başarısız olacaktır. Bu bağlamda bilmemiz gereken ilk şey, “hiç bir şey bilmediğimiz” ilkesi çerçevesinde bilgiye yaklaşımda şüpheci ve kuşkucu bir yöntemi esas almanın birincil anlamda sağlam ve hemen herkesi “ortak doğrulara” götürecek olan sürecin köşe taşlarından birini teşkil edeceği gerçeğidir. Böyle bir tavır insanın fıtratına, özüne ve yaratılıştan gelen sağduyuya dönüşünü gerçekleştirecek “ortak bakış açıları”nın oluşmasına zemin hazırlayabilir.

 Bu bağlamda halk arasında söylene gelerek  dile getirilen “Ben âlimim (biliyorum) diyenin aslında cahil olduğu” gerçeği, anlatmak istediğim şeyin en güzel biçimde ifadelendirilmesidir. Benliğini onu kuşatan bütün engelleyicilerden kurtararak kendini gerçekleştirme yolunda yürüyen her özgür bireyin rehber edinmesi gereken temel olgu da budur. 

Peki, bu zindandan kurtulabilmek için bireysel olarak ne yapılabilir? Şu kesinlikle bilinmelidir ki, hayatımızı kendi kontrolümüzün (tercihlerimizin) dışındaki bir bilgilenmeden doğan inanç ve alışkanlıklardan yola çıkarak düzenlemeye kalkıştığımız takdirde, aslında bize ait olmayan bu hayat TUTARSIZ ve ÇELİŞKİLERLE dolu olacaktır, dolayısıyla mutsuzluklarla anılan bir hayata dönüşecektir.

 Onun içindir ki, bilgilenme alanında doğru adına karşılaştığı her şeyi sorgulamadan kabullenen ve ezber eden bireyin sahip olduğu bilgi, hiçbir zaman imana dönüşmeyecektir.

 Bu olumsuz tutumlara gark olmak istemeyen bireye ilk etapta söyleyebileceğim yegâne şey, olması gereken şekliyle kendine SORU SORMASI ve bilgi kaynaklarını SORGULAMASIDIR. Çünkü düşüncelerimizi sorularımız saptar. İnsanın kim olduğu, nasıl bir insan olduğu ve nereye doğru gitmekte olduğunu saptayan şey, sorulara verdiği cevaplarla ilintilidir.

 “Düşünmek” dediğimiz şey de zaten kendimize sorular sorup cevaplamak değil midir? Nitekim öğrenmenin yolu da buradan geçer. Zihnimizdeki duvarları yıkıp bizi tarihin, coğrafyanın, çevrenin, velhasıl kendi zindanımızdan kurtaracak olan, kendi sınırlarımız hakkında sorular sormamızdır. Öyle ki gerçek, kimilerinin neye inandıklarını dahi bilmeden hayatlarını boş bir uğraştan ibaret kıldıkları gerçeğidir.

 Bugün din(ler) adına veya beşeri ideolojiler (”izm”ler) adına iddia sahibi olan insanların geneli (istisnalar kaideyi bozmaz) inandıklarını söyledikleri bilgi kaynaklarına olan vukufiyetsizlikleri en can yakıcı şekliyle trajik bir görüntü arz ediyor.

 Öyle ki, bugün ALLAH adına konuşanların, neyin ALLAH ’tan neyin YORUMDAN olduğunu bilmeden, ALLAH ’tan gelen özgürleştirici ve mutlu edici ilkeleri göz ardı ederek tarihi süreç içersinde ÜRETİLMİŞ YORUMLARI DİNLEŞTİRMELERİ sonucu cehenneme dönen hayatları gözler önündedir.

 Çeşitli “izm”lerin savunan iddia sahibi bireylerin en göze batan zaafları, ise  bilgi kaynağı olarak alınan kişilerin İNSAN olduğu gerçeğini yok saymaları, söz konusu kişilerin yaşadıkları tarihsel, sosyo-psikolojik ve sosyo-kültürel ortamı göz önüne almaksızın mutlaklaştırmaları ve kesin doğruları vaaz eden kişiler konumuna getirerek PUTLAŞTIRMALARIDIR. Bu, iddia sahibi bireyin kendi olarak VAR olmasının önündeki en büyük engeldir kanaatimce. Bu iki engelleyici duvarı ancak ÖZGÜRLEŞTİRİCİ sorular sorarak aşabiliriz.

ÇÜNKÜ CEVAPLAR SORULARDA GİZLİ. Kendimize ve çevremize sorduğumuz sorularda…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder