25 Haziran 2012 Pazartesi

Terazinin iki Kefesi


Terazinin dengesini, eşitsizlik bozar. Terazinin bir kefesinin yükselmesi için, diğer kefenin alçalması gerekir. Zenginliğin olduğu yerde, fakirlik olmak zorundadır. Zengin fakirin hakkını alarak semirir, büyür. Her insanın emeğinin haricinde bir kazancı olamaz. Zenginliğini kendindeki bir bilgiye bağlayan, Karunlaşmış demektir.

Onlar bu kıyameti uzak görüyorlar, biz ise onu yakın görüyoruz.- O gün gök erimiş maden gibi olur. Dağlar ise atılmış yün gibi olur. - Onlar birbirlerine gösterilirler, suçlular o günün azabından kurtulmak için oğullarını fidye olarak vermek ister, eşini ve kardeşini, kendisini barındıran sülalesini. Ve yeryüzünde bulunan herkesi, kendisini kurtarabilsin diye, - Asla! Şüphesiz o alev almıştır, deriyi yakıp kavurur, çağırır arkasını dönüp yüz çevireni, HER MALINI TOPLAYIP YIĞANLARI. - İnsan aç gözlü yaratılmıştır.(MEARİC SURESİ 6-19)

Onlar yeryüzünde iktidarı ele geçirdiklerinde, ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip, nesilleri bozmak için çalışırlar. Allah ise bozgunculuğu ve bozguncuları sevmez” (BAKARA SURESİ /205)



Mevcut yaşadığımız alanları İslamileştirme ve onu oluşturacak değiştirip dönüştürecek dili oluştururken, dikkat edilmesi gereken en önemli unsur, yaşanılan gerçekliğe vurgu yapılmasıdır.


Çünkü İslami duruş ve söylem ne geçmişin tekrarı ve ne de gelecekte olması umunulan şeylerin soyut bir tartışmasından ibarettir. Dolayısıyla, işleyeceğimiz konu açısından düşünürsek geçmiş tarihlerde ve yaşadığımız bu çağda insanların ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda hangi süreçlerden ve süreçten geçtiğimizi analiz edip cahili hayata karşı teorik ve pratik alternatif oluşturmak, biz müminlerin sorumluluk sahasına herkesten fazla giriyor.


İslami söylem yaşanılan çağın en büyük sorunlarından olan yoksulluğu, işsizliği, ahlaki yozlaşmayı, ezilmişliği yok saymayı velhasıl bütün bir alanda yapılan adaletsizlikleri görmezden gelerek, sadece geleneksel kaynaklarda görüldüğü üzere yaşanılan hayata dair hiçbir ilişiği olmayan soyut şeyleri tartışması bir anlamda vahyi anlamamak veya anladığını varsayarsak mümin bir kişiliğin sergilemesi gereken bu çağda örnek ve öncü bir neslin oluşmasında kendi payına düşen sorumluluğunu yerine getirmeyerek büyük bir sorumsuzluk örneği göstererek çözüme değil sorunun bir parçası olmaya namzettir.



Bu gerçekliği sadece teorik anlamda söylemleştirip mahrum edilmişleri kuşatamaz ve onların dili olup savunuculuğunu yapmaz, sadece akademik anlamda yaşanılan hayatı sosyolojik olarak tahlil edip, bir istatistik çıkarır gibi yaşanılın çarpıklığı, tezadı, zulmü tespit etmekle yetinirsek, bu doğrular bizi değiştirici ve dönüştürücü birlikteliklere götürmez ise, belli bir zaman diliminden sonra bireyselleşerek cahili yapıyla entegrasyondan başka bir şey olmayacaktır, bu yaptığımız tespitler. Onun için yaşanılan adaletsizlikleri deşifre edecek bir dil ve aynı zamanda onu pratize edecek çağa uygun toplumun psikolojik ve sosyolojik analizini iyi tahlil etmiş birlikteliklere ihtiyaç vardır ve bu bizim birinci önceliğimiz olmalıdır, değilse olması gerekir.



Tevhit ilşkesine Kavimlerde ilk karşı çıkanlar, o kavmin zenginliğinden şımarmış ileri gelenleridir.Zenginlerin karşı çıkmadığı her din, eylem,salat, ölüler için olan AFYON dinidir. Kurandan rahatsız olanlar "vahyin değiştirlmesini veya yenisinin getirilmesini" talep edenlerdir. Eğer bu vahy yazı ile değiştirlmiyor ise, anlayış olarak değiştirilir. Bu İslami zihin algısı ile ilgi bir durumdur. Geleneksel din anlayışında zengin düşüncesi hakimdir. Dolayısıyla vahyin anlaşılmasında önemli etkenlerden olan tedricilik usulünü de anımsarsak yaşanılan hayatın sorunlarına, sadece akademik anlamda değil, değiştirici, dönüştürücü birlikteliklere ve onları hayatın her alanına yayarak, vahyin pratik şahitliğini yapmalıyız.


Yaşadığımız çağda yoksulluk mevcut kaynakların yoksunluğundan değil, bu kaynakların küçük bir azınlık tarafından infak ile paylaşılmaması ve gasp edilmesi sonuncu oluşmuştur.


Onun için modern yoksulluğun gerçek nedenini anlamak için yaşadığımız dünyadaki egemen ekonomik ve siyasal yapıyı sorgulamak , BU KADAR ZENGİNLİĞİN VAR OLDUĞU BİR DÜNYADA “NEDEN BU KADAR YOKSULLUK?” sorusunu kitlelere sordurmamız, düşündürmemiz yaşanılan sömürü çarkını somut anlamda anlayabilecekleri bir dil oluşturmalıyız.. Eğer herhangi bir toplumsal sorunu tartışmak gibi bir niyetimiz varsa; onu anlamanın en etkin yolu sorunun nedenine inmektir.


Yaşadığımız çağda oluşturulan egemen dil ve kültür ise iktidarda bulunan zenginlerin, insanlara bu soru sorma ve düşünme yetisini ellerinden alarak insanların sorunları anlamasına yardımcı olacak neden-sonuç ilkesinden ziyade yaşanılan problemlerin sadece sonuçlarıyla ilgilenmeleri ve sığ, yüzeysel değerlendirmelere götürecek argümanlarla düşündürecek parametreleri veriyor. Sorunlar tartışılıyormuş gibi yapılıp üstü örtülüyor, çözülüyormuş ya da en çok yapılan “çözülecekmiş!” gibi yapılıp geçiştiriliyor.


Yoksulluğu, işsizliği, toplumsal sefaleti ve ona eşlik eden ahlaki çürümeyi, kapitalizmin büyüme ve tekelci mantığını yapısını anlamadan bilince çıkarmak; dolayısıyla da sorunun çözümü için tutarlı öneriler ileri sürmek mümkün değildir. Yoksulluk konusunda ki egemen anlayış; insanlara sorunun geçice nedenlere dayandığı, hükümetlerin yanlış politikaları yüzünden işsizliğe dolayısıyla yoksulluğa duçar olunduğunu düşündürt türüyor ve söylüyor. Doğru politikalar uygulanırsa sorunun çözüleceği vurgulanıyor, sorunun çözümü olarak küresel çeteler IMF ve Dünya Bankasının (WB); insanları yoksullaştıran, sefalete, yaşam ile ölüm arasında bir cenderede tutan; esas aktörlerin verdiği reçeteler, halklara adres olarak gösteriliyor.


ÖYLEYSE GERÇEKTE SORUN NEDİR? Nasıl oluyor da her zenginlik artışına işsizlik, yoksulluk sefalet artışı ve çevre tahribatı eşlik ediyor? Bilindiği üzere kapitalist üretim mülksüzleştirilmiş, yoksullaştırılmış, yaşam için her türlü araçtan mahrum bırakılmış; yaşamını sürdürebilmek için emeğini satmaktan başka seçeneği olmayan özelde işçisiyle köylüsüyle sistemin dışında kalan bütün bir halkın sömürüsüne dayanır. Öncelikli olarak sistem, işçi sınıfının sömürüsüne dayanıyor. Sürecin her ileri aşamasında zenginlik onu sermaye olarak üreten sınıf olan işçi kitlesinin yoksullaşması, zenginliğin kapitalist sınıfın elinde toplanmasıyla sonuçlanıyor.

"Özgür olduğuna inan birisinde daha güzel köle yoktur."


Kapitalist oligarşi ve onun medyası, yaşanılan bütün bu olumsuzluklara ve yaşam için, gerekli olan bütün araçlardan yoksun olmalarına rağmen, yine de, insanlara hallerine şükretmeleri, beterin de beteri olduğu, fazla ses çıkarmamaları ve işin en garip tarafı, bütün bunlarla birlikte “özgür” oldukları eğer bu durumdan hoşnut değillerse, işlerini, değiştirebileceklerini, kimsenin onların “özgür” tercihlerine karışmayacağını söyleyerek, kişisel hürriyet teranelerinde bulunurlar. Eğer burada sözü edilen özgürlükten kasıt; emeğini satıp satmama özgürlüğü ise bu tamamen samiri aldatmacasından başka bir şey değildir. Zira yoksulların, EMEĞİNİ sömürene satmama özgürlüğünün karşIlIğI; AÇ KALMAK ve AÇLIKTAN ÖLMEKTİR. Öyleyse asıl söz konusu olan, özgürlük değil; ZORUNLULUKTUR! Ve bu zorunluluk emeğini mutlaka sermaye sahibine satma zorunluluğudur. Çünkü başka tercih söz konusu değildir.

***


Kavramların içini boşaltıp, onu kendi hegemonyasını sürdürmek için kullanan küresel kapitalist oligarşi, maalesef sömürülenlerin de kavramları onların kullandığı şekilde anlayıp yaşamasıyla sömürü çarkı, gönüllülük çerçevesinde devam ediyor. İnsan duyguları, piyasa egemenliği tarafından çürütülürken, suni görüntülerin cazibesine kapılan bireyler, meta zinciriyle bağlanıyor. Düşlerin, duyuların bu sahte imgelere tutsak edilmesi görülmez bir egemenlik biçimidir ve bu bağlamda insanların duygularının KÂR SİSTEMİNİN çıkarları doğrultusunda ele geçirilmesi, baskıların en dehşet verici olanıdır. Böylece insanlar; tüketim kültürü, reklâm bombardımanı, medyanın zihin saldırıları temelinde KENDİ DUYGULARI ARACILIĞIYLA, EGEMENLİK ALTINA ALINIRLAR.


Kapitalist egemenlik sistemi, bu konuyu son derece profesyonel bir biçimde değerlendirmiş ve tam bir duygu, zihin yönlendiricisi olmuştur. Bu çerçevede; okullar, reklâmcılık sektörü, bankalar, şirketler ile kuşatılan insanlar, yaşamlarının her alanında zapturapt altına alınmışlardır.


İnsanların düşleri bile kuşatılırken, eğer işler yolunda gitmezse; suçu sisteme değil bireylere yüklersin olur biter, suçlu bireydir. Amaç, sonuçta bir pasiflik, bir hiçlik duygusu uyandırmaktır kişide. Günümüzde yaşanan boşanma oranlarının çokluğu ve intiharlar, çoğu kapitalist sistemden kaynaklanan yalnız insanların suçu kendilerinde görmelerinden dolayı, bir hiçlik duygusu yaşamaları ve bundan dolayı aile bağlarının kopması, bireysel hayata küsmeler her şeyi kadere bağlayıp, hayat içinde edilgen bir rol üstlenmeleri gözlenen sonuçlardır. Güçsüzlük duygusu, günümüzün belki de en yaygın ve sinsi toplumsal hastalığıdır. İnsanlar kendilerini bir hiç gibi görüp yaşam araç ve gereçlerinden yoksun oluşlarının suçunu kendilerinde görürler. Yüksek işsizlik dönemlerinde sistem sorumlu tutulacağına iş bulamayan insanlar sorumlu tutulur. Okullardan mezun olan üniversiteliler cesaretlerinin yitirir, kendilerini evlerine hapseder, televizyon ve uyuşturucunun esiri olarak sistemin suçunu üstlenirler.


Geleneksel kaynaklar tarafından da bu durum desteklenerek bunun böyle olmasını Allahın, istediğini, bu durumun kaderlerinden kaynaklandığı söylenerek insanları arabesk bir anlayışa müptela edilir.



İnsanlara paranın her şey olduğunu söyleyerek paranın kulları yapmaya çalışanlar, çağın en önemli sloganı olarak da medya tekelleri tarafından her gün binlerce kez tekrar edilen “PARA YAŞAMDIR!” olur. Medya tekellerinin sahte peygamberleri tüketim dünyasını, Pazar tanrısının kulları haline getirirken insanlara bir cennet edasıyla sunulan modern hayat, ve onların bu sahte tanrısı onlara şöyle sesleniyor; “HİÇBİR ŞEYİN YOKSA SEN DE BİR HİÇSİN. PARA HARCAYABİLDİĞİN KADAR KATIMDA DEĞER KAZANIRSIN! bul buluştur ama harca, tükettiğin ölçüde sana cennetimi bahşedeceğim.”


Eğer sahip değilsen bir hiçsin, insanlar korku dünyasında yaşatılıyor, dönüştürülüyor. Kutsallaştırılan para tüm inanç değerlerine saldırının aracı oluyor. Sistem kendi yarattığı putlara(para) tapılmasını istiyor. Bugünün kitle büyüsü iletişim araçları ile yapılıyor. İlk olarak insanların kullandığı kavramların anlamlarını değiştiriyorlar, insanları kendi istedikleri kavramlarla düşündürünce de sorun ortadan kalkıyor. Bu dünyada kavram çifti diye bir şey var; zenginlik ve fakirlik gibi. Terazi dengesi gibi biri olmadan diğeri de olmaz.

Küreselleşme çağı olarak adlandırılan, süreci kendi tekellerine alarak yönlendirmeye çalışan çok uluslu şirketler iktidarlarının aracı olan devletleri sermayenin verimliliğini ve karlılığını olumsuz etkileyecek her türlü güce ve kişiye karşı, sermayenin istediği alana, istediği koşullarda yatırım yapabilmesi ve ticari ilişkilerini sürdürebilmesi için kamu-özel ayrımına karşı rekabetçi düzende kaybedenleri değil kazananları koruyan, yoksulluktan SİSTEMİ DEĞİL YOKSULU SORUMLU TUTAN BİR ANLAYIŞLA İNŞA EDİYOR, etmiştir. Bu durumun sonucu olarak da tüm dünyada, giderek büyüyen ve sonu olmayan çeşitli sosyal ve ekonomik eşitsizlikler, adaletsizlikler oluşmaktadır. Aslında bu karamsar tablo çözümünü kendi içinde barındırıyor. Eğer istenirse eğitim, sağlık, beslenme gibi dünya nüfuzunun büyük bir çoğunluğunca karşılanamayan temel ihtiyaçları kolayca giderilebilir.

Tekasür hastalığı olan Kapitalizmin tarihi ile eşit olan ulus devletin artık aşındığını bugünkü şartlarda küresel kapitalizmin ekonomik ve siyasal yapılanmasına cevap veremediğini dolayısıyla günümüzde tartışılan devletin küçültülmesi özelleştirmeler uluslar arası ticaret mahkemelerin kurulması, tahkim gibi konular aslında çok ulusların şirketlerin önceden de olduğu gibi devleti kendi stratejileri doğrultusunda yeniden yapılandırma ve tanımlamadan başka bir şey değildir.


Bize düşen bütün bu yaşananlara inat vahyi kuşanmak, bir bütün olarak hayatın her alanına İslami bir söylem ve pratikle cevap vermektir.


Bunun yolu da yaşanılan hayatı ve vahyi bir bütün şeklinde anlamamaktan geçer.


Bize düşen geleneksel kaynakların düştüğü hataya düşmeyip kurana parçacı bir anlayışla değil bir bütün olarak kabul etmeli ve yaşadığımız güncel konulara çözüm üretecek teorik ve pratik birlikteliklere yol almalıyız.


EĞER BİZ YAPMAZSAK YAPILMAYACAK, EĞER BU ÇAĞDA OLMAZSA DİĞER ÇAĞLARDA OLMAYACAKTIR.


En çok Allah ı seven İbrahim ve beraberindeki resullerin örnekliğinden yola çıkarak mümin bir kişiliği oluşturmaya cesaretle, tüm talihsizliklere, savrulmalara, Allahın dinini az bir paha satanlara karşı inat sabır ve tahammül ile en iyi ve en güçlü ve en büyük silah olan kuran mesajını tebliğ etmeliyiz.


Zihnimizi vahiyle inşa edip kuran üzerinde düşünerek düşünce bilgi ve eylem birlikteliğini görünür kılmalıyız.


Düşünce yapısını vahyin oluşturmadığı birey ve toplumların Allahın razı olacağı amelleri yapamayacağı gün gibi aşikârdır. ÇÜNKÜ DÜŞÜNCELER DAVRANIŞLARI OLUŞTURUR.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder