17 Temmuz 2012 Salı

Allah’a Bağlılık

 

 Allah’a bağlılık, menasıkı/nusuk/tekrarlanan hareketleri harfiyen yerine getirmekle değil, insanlar arası ilişkilerde belli olur.

Hz İsa(as)nın ümmetinden olup gerçekten gerçek İncil’e bağlı olanlar “Biz Tanrıyı gökte değil, komşularımızın davranışlarında görmek isteriz” derler… İslâm Dünyası denen âlemde ise, insanlar Rabbin cemalini görmek için önce ölmeyi, sonra kıyameti, daha sonra da cennete girmeyi beklerler. Açıkça söylüyoruz; bu beklentilerin birincisi hariç sonrakilerin hiçbir garantisi yok. Şu işe bakın ki, bunun böyle olduğunu bilmeyen yok ya da tam tersi bilmeyen çok…

Ahiret inancını da yeniden şöyle dikkatli bir şekilde gözden geçirmek gerekiyor diye düşünüyoruz. Tarihin her döneminde insan topluluklarına egemen olmak isteyen zorba kişiler hep bulunmuştur. Bu insanlar ilginç bir şekilde ortak özelliklere sahiptirler ve içinde yaşadıkları toplumların kültürel yapılarını iyi bilirler. Çıkarlarını daha iyi elde edebilmek, kişileri daha kolay kandırabilmek için kendi zanları ile oluşturdukları sistemleri vardır. Bu sistemleri sayesinde istedikleri gibi dünyalarını kurarlarken, diğer insanlara da kendi dünya çıkarlarına yarayacak bir ahiret inancı aşılarlar/yuttururlar... Bu yolda insanları çeşitli yöntem ve uydurma bilgilerle sapıtıp azdırırlar. Bu bağlamda en çok başvurdukları araç ise, içinde bulundukları toplumların sahip oldukları değer yargılarından en iyi istismar edilmeye yarayanıdır. İşte bu anlamda din çok işe yarar bir araçtır...

Evet, insanlık tarihi boyunca iktidar sahibi güçlüler egemenliklerini sürdürmek için en çok dinleri kullanmışlardır. İşte o nedenle Müslüman, bu noktada çok uyanık olmak zorundadır. Sadece kişisel uyanıklık(basiretlilik) yetmez. Kendisi Allah’ın zikri üzerinde bulunurken, diğer insanları da buna çağıracak ve birlikte, Zikir’den dönüp bozgunculuk yapanlarla mücadele edecek. Zikir’den dönmek, yani Allah’ın vahyi ve Resullerinden uzaklaşmak; bu ille de dini inkâr ederek olmuyor. Ne yazık ki, şeklen din içinde kaldığını, hatta din(i)-dar olduğunu her fırsatta ballandırıp yutturanlar hayatın alçak zevkleri için dinden dönüyorlar. Bu nedenle asabiyet(kabile, etnik köken, ideolojik grup, vs) ve ganimet için değil, itikadı uğruna mücadele etmeye gönül veren Müslümanlar, en kısa zamanda tevhidi inanışa bağlı sağlam bir toplumsal yapı oluşturmak zorundadır. Yoksa hiçbir zaman müminler de günah işlemekten kurtulamayacaktır. Müslüman,  yaşadığı ortamın her alanını günahsız yaşanabilir bir yapıya kavuşturmak için çabalayan insandır/öyle olmalıdır. O, gerçekten Allah’a karşı sorumluluk bilincine ulaşanlar ile insanları kandırıp saptıranları ve sadece şimdiki kötü çıkarları uğruna çalışanları basireti ile bilir.  Allah böyleleri için çok mağfiretlidir.

“Bizim Zikr’imizden(Resullere vahiyle gösterdiğimiz yoldan) geri dönüp başkalarını da döndürmeğe çalışanlara ve sadece yaşamın düşük zevklerini isteyenlere karşı dur, onlara fırsat verme” (Necm 53: 29)

Eğer bir beldede zan (sanı: insanın Vahyi/Zikri dikkate almadan tamamen kendi heva ve hevesleriyle ürettiği bilgi, anlayış, sistem, yöntem, hadis vs.) ile kurulu bir düzen varsa, orada bu düzene dayalı zalim bir güç de var demektir. Bu güç insanları sürekli Allah’ın Zikrinden döndürmek için seferberdir. O halde yukarıda da değindiğimiz gibi Müslümanlar da tevhidi bir güç oluşturmak ve bu şer güçlere karşı koymak zorundadır. Eğer böyle bir eyleme geçilir, sonuçta hayırlı güç, şer güce galip getirilirse, Allah önceki ufak tefek kusurları affeder.

“Onlar ki, günahın büyüğünden, çirkince utanmazlıklardan kaçınırlar. Ancak tevhidi bir toplumsal yapıya ulaşmadan önce işlemek zorunda kaldıkları ufak tefek kusurları başka… Şüphesiz senin Rabbin geniş mağfiretlidir. Hem o sizi topraktan yarattığı sırada ve siz analarınızın karnında cenin halinde bulunduğunuz zaman da halinizi en iyi bilen O’ dur. O halde kendinizi temize çıkarmaya çalışmayın. Allaha karşı sorumluluk bilinci içinde olup günahlardan korunanı en iyi O bilir” (Necm 53: 32).

Hiçbir suç cezasız, hiçbir iyilik de ödülsüz kalmaz. Bu, insanların kendi aralarındaki ilişkilerinde ve Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getirirlerken de böyledir. Bu nedenle Allah da insanları söylem ve eylemlerine göre ya cezalandırır ya da mükâfatlandırır.  Bu bağlamda Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde kimin mükâfatlandırılacağı ve kimin cezalandırılacağı çok açık bir şekilde bildirilmiştir. Zikr üzerinde bulunanlar (Kur’an’ a inanıp onu öğrenip, gereğini yerine getirenler) ve Zikr’den dönüp başkalarını da döndürmeye çalışanlarla mücadele edenler mükâfatlandırılıyor.  Zikr’den dönüp başkalarını da döndürmeye çalışanlar cezalandırılıyor. Âlemlerin Rabbi Allah(c.c.) geniş mağfiretlidir, ama onun cezası da çok şiddetlidir.

İslâmi inanç ve düşünce toplumda boy sürmeye başlayınca, birçok kişi ve kuruluş (Başta diyanet ve ilahiyat fakülteleri) bundan hoşlanmayıp rahatsız olur. Çok çeşitli yöntem ve araçlarla insanların bu yeni sisteme yönelmelerini önlemek isterler.  Önce inanmış gibi görünüp sonra dönerler. Bu geri dönüşlerini gerekçeleştirirlerken başkalarını da kendileri ile birlikte sürüklemeye çalışırlar. Birçok şeyi bildikleri halde bilmezlikten gelip bilgi aktarımında cimrilik ederler. İnsanların günahlarını üstlendiklerini söylerler. Şefaat edeceklerini söylerler. Ancak, bunların hepsi boş vaatlerdir.  Kesinlikle kimse kimsenin günahını yüklenmez. Kimse hiç kimseye Allah’ın yanında torpil yapma hakkına sahip değildir. Herkese olumlu ya da olumsuz yaptıklarının karşılığı verilecektir.

Toplumlar her dönemde uyarılıyor, ancak insanlar uyarılara tümüyle kulak vermiyorlar.  Günümüz dünyasında ise insanların çok azı hariç, helak olmayı çoktan hak etmiş durumdalar. Fakat Allah topluca yok etme konusunda mühlet vererek helaki ertelemiştir, yoksa O, yok etmek istediğinde, her an yok edebilir. Acaba insanlar yok edilmemekle, helak olmaktan kurtuldular mı? Hayır! Çağdaş insan kendi kendini helâk etmiştir. Her yerde buhran, bunalım, zulüm, adaletsizlik almış yürümüş. Bir kısım azınlık, hayvanlar gibi arzularını tatmin ederken, çoğu da her türlü yoksulluğun içinde kıvranıyor. Fakat yazıklar olsun bu insanlığa ki; düştüğü bataklıktan habersiz gülüyor, eğleniyor. Bilinçsizce Allah’a isyan içinde olan bu insanların yeryüzünde barış, huzur, güven, adalet, eşitlik ve özgürlük gibi değerlere itibar etmeleri beklenmemelidir.

Kabile/şeceresi ve ganimet/secer yani (Ademin de imtihanı SECERi) çıkarları peşinde koşanlara karşı,  itikat(insanı yüceltip ona onur kazandıran değerler; inanç, adalet, eşitlik ve özgürlük gibi) için çaba harcayanlardan olmak ve böylelerine salât etmek (onları desteklemek) özellikle şu zamanda bütün Müslümanların en başta gelen görevidir. Allah’a bağlılık derecemiz bu noktada ortaya çıkacak ve ahretimizin(sonramızın) öncekinden daha iyi olacağını hep birlikte göreceğiz.

“Göklerdekiler ve yerdekiler hep Allah’ındır. Sonunda kötülük yapanları yaptıklarından dolayı cezalandırır. İyilikte bulunanları da daha iyisi ile mükâfatlandırır. Şimdi siz bu sözden mi hayrete düşüyorsunuz(acayip/tuhaf karşılıyorsunuz)? Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz! Kibirlenip, bilinçsizce baş kaldırıyorsunuz(Üstelik bir de kafa tutuyorsunuz). Haydi; Allah’ın kanunlarına boyun eğin ve artık O’nun için çalışıp üretin. (Necm 53: 31, 59, 60, 61, 62)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder