3 Temmuz 2012 Salı

ALLAHI BULMAK MI ? TAKDİR ETMEK Mİ ?




Allah’ı bulmak diye bir şey yok ki!  Allah bir yere, bir şeylerin ardına saklanmışta onu aramıyoruz. Allah ile kastettiğimiz hiç bir şey yokken de var olan, varlığın kaynağı, herşey yok olduktan sonrada var olan, varlığı kendinden olan vs… Böyle bir kavramı aramak anlamsız.
Klasik sözler var, Allah akılla bilinir” vb. Allah akılla imanla ya da herhangi bir başka şeyle bilinmez, bilinemez. Kuran’ın bu konuda kendi deyimi vardır. “Allah’ı hakkı ile takdir etmek.”

Takdir etmek ne demek?

Takdir, kadir sözcüğünden gelir. Anlamı ise, ölçmek, değerlendirmektir. Önemli olan O’nu ne derece takdir ettiğimizdir. O’'nu ölçmek, değerlemek için ise imanın hiç bir etkisi yoktur.

Bu şunun gibi;

* Kütle çekimine inanıyorum. (iman ediyorum)

E? Kütle çekimine iman etmen, kütle çekimini anladığın, kavradığın anlamına mı geliyor?
Kütle çekimini, ölçmen, değerlemen için akla, gözleme, deneye, bilgi derlemeye gereksinim duyarsın.
Derlediğin her bilgi ile kütle çekimi konusunda koyacağın ölçek daha sağlam, daha detaylı olacaktır.
Bugün, elinde tuttuğun çakmağı yere bıraktığında düşeceğine inanan sayısı gezegenin nüfusu ile eşit. (Belki tek tük inanmayan varsada neredeyse inasanların tamamı buna inanır.)Ancak o çakmağı düşüren etkenler, olgular nedir? İlke nasıl işler? Neye göre işler? Bunlar için “akıl” gerekir.

Akıl ne? Akıl sözcüğü arapça ve türkçesi “anlayış”tır.“Anlayış” kavramı üzerinde düşünüldüğünde her şey daha açık bir şekilde görülebilir zaten.

Allah’ı hakkı ile takdir edebilmek (ölçeklemek, değerleyebilmek) için de “akla” yani nedenlere, sonuçlara bakıp bir çıkarım sağlamaya gereksinim vardır. Allah’ın bilinmesi veya bilinememesi kavramından söz etmek mantık dışı sayılır.

Kapalı bir evrendeyiz. Deneylediklerimiz ile evren ortamıyla ilgili tam olmasa da doyurucu bilgilerimiz var. Evrenin bir dışı var mı? Ötesi var mı? Bu gibi şeyleri soruyoruz ancak “kesin” bir şekilde (henüz) bilmiyoruz. Olabilir de olmayabilir de… (Belki bir anlamda önemsiz de)

Bu evren içerisindeki algılarımız ve inançlarımız ise “Allah” ile ilgili bir bilgi vermez bize. Bu nedenledir ki Kuran; “Onlar ğayb olarak Allah’a inanırlar.” der.

Allah’a inanmak (iman) için herhangi bir gerekçeye, malzemeye ihtiyaç yok. Canı isteyen inanır, canı isteyen inanmaz. İmanı şarta bağlayan zaten inanç açısından zayıftır. (Bu durumda, şartlarda değişme olursa inanç yer ile bir olacak demektir)

İman (inanç) göreceli ve ölçeklenemez bir olgudur. Kendinin yakışıklı olduğuna inanabilirsin ve bunun için pozitif ya da negatif anlamda kime ne derse desin, ya da hangi kanıtları (!? ki kanıt denmez zaten onlara) getirirse getirsin senin açından değersizdir. Sütün ağırlığı metre ile ölçülmez.

Allah’a inanmayan birinin haliyle Allah konusunda konuşması tam bir çelişki ve kendini bilmezliktir.(Tersi de aynıdır) Bu konuda nedense, gerek inanan gerek inanmayanlar içerisinde “kendini bilmez” bir grup her zaman vardır.

İnanan, inanmayanı ikna etmeye çalışır, inanmayan inancın saçmalığını göstermeye çalışır durur. İkisi saçmalamaktadır. Çünkü ikiside göreceli bir olguyu kanıtlara dayandırmaya çalışır. Oysa görecelik kanıtlama ile ilgisizdir.

Kişiye özgü göreceli kavramlara ait bir kanıt olmaz, kanıtlamak üzere uğraşıp didinmekte gereksiz ve boşa uğraşmaktır…(Aslında tamamen saçmalıktır.)

Kişisel bir görüş olarak Allah’a inancı olan bir birey ile tersi durumdaki bir bireyin yaşayışı arasında hiç bir fark yoktur.

Fark, düşünsel açıdan inanan kişi, derlediği bilgileri Allah’ı ölçeklemek, değerlemek (takdir) için kullanır.

Sonuç olarak, inanç (iman) – anlayış (akl) kavramları biribirinin alternatifiymiş gibi konuşulması, göreceli konularda kanıt arayışları ve ikna edip kabul ettirme çabaları  yersizdir, gereksizdir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder