10 Temmuz 2012 Salı

İnsan kimdir ?



Gezgin olarak Yeryüzü'den uzay yolculuğuna çıkan bilgin, Merih'te(mars) inerek caddelerde dolaşmakta iken bir fakültede verilecek bir konferans ilanı görür. İlanda belirtildiğine göre, Merih (mars) bilginlerinden birisi, Yeryüzü'ne yaptıkları son sefer ve Dünya canlıları hakkında konuşacaktır. Dünya'dan gelen bu bilgin de konferansa katılır. Merih gezegeni bilginlerinden birinin kürsüye çıktığına ve şöyle konuştuğuna şahit olur: 

"Evet, sonunda Dünya'da hayat olduğunu ileri süren bilginlerin görüşleri doğrulandı. Son araştırmalar, hayat açısından çok ileri aşamada bulunan varlıkların orada var olduklarını gösterdi. Bu varlıkların bir türü, 'beşer' adını taşımaktadır.
Sizin bu varlık hakkında zihninizde bir tasavvur bile olmadığı için, bu 'beşer'in niteliğini size iyice açıklayamam elbette, ancak özet olarak söyleyebilirim ki, iki deliği, dört tutamağı olan bir kırbaya benzer.
Beşer diye adlandırılan bu canlılar Dünya yüzünde o yandan bu yana, garip ve hiç bir gezegen topluluğunda benzeri olmayan bir biçimde harekete geçerler. Bu canlılarda özel bir "BİRBİRİNİ ÖLDÜRME" deliliği vardır.

Zaman olur, birbirleriyle hiç bağlantısı olmayan uzak noktalardan harekete geçen ve birbirlerini hiç tanımayan bu canlılardan büyük topluluklar, bir tasarım, düzen, heyecan ve dürtü ile kuşanır ve son derece modern silah ve üst düzeyde donanımla yola düşerler, işlerini-uğraşlarını ve ailelerini bırakırlar, karşılıklı saf bağlarlar, sonra kıyasıya savaşırlar.

Önce yiyecek sağlamak için buna ihtiyaçları olduğunu sanıyordum. Fakat sonra gördüm ki birbirlerini şaşılası çabalarla ve yığınla öldürüyor, ardından kalkıp evlerine dönüyorlar. Sonra biri yine çıkıp öne düşüyor, bir topluluğu diğerine karşı kışkırtıyor, sonra da, aynı şekilde başka bir topluluğa çullanıyorlar. Kısaca, 'beşer' adını alan bu canlı türünün kendine eziyet etme ve öldürme ile dolu bir tarihi var. Bütün donanımlarını birbirlerini öldürme araçları uğruna harcarlar, üstelik birbirlerine karşı gerçekten bir kin duymaları gerekmez. Sonra yine büük çapta yığınla öldürmeler başlar. Hiç biri de öldürdüğünü yemez ki hiç değilse bu sebeple birbirlerini öldürüyorlar diyelim.

Besinlerini başla yollardan sağlarlar. Birbirleriyle boğuşma, vuruşma, yığınlar öldürmelrden ve birbirlerinin evlerini yakıp yıkmalardan sonra onları öylesine bir gurur ve böbürlenme alır ki, bunun nasıl ruhsal bir durum olduğunu biz anlayamadık. Sonra destanlar düzer-koşarlar. 

Yiyeceklerine gelince, şiddetli bir hırsla yan taraflarındaki tutamaklarla toplarlar. Fakat bu çok latif yiyecekleri, hoş kokulu ve tatlı meyveleri, Yeryüzün'de biten çok güzel bitki ve çiçekleri toplarlarsa da bu şekilde yemezler -bu da bu varlığın deliliklerinden biridir ki sebebini biz anlayamadık-, zahmetle doğadan topladıkları bu sağlığa uygun yiyecekleri, et ve ürünleri eve götürür, ateş yakar, özel kaplara doldurur, onlara kötü renkli, keskin ve kötü tatlı baharatlar katar, kaynatırlar, yakarlar, sonra yerler.

Ardından hastalanırlar, doktordan, yediklerini midelerinden teknik araçlarla çıkarmasını rica ederler. Doktorlar bu sebeple onların toplumunda saygın ve çok kazanan kişilerdir. Bu hastalıklar, dünyadaki 'beşer' türünün hastalıklarıdır. Aynı zamanda çok ileri gitmiş ve Yeryüzü'ne ileri düzeyde egemen olmuş bulunmalarına karşın, öylesine delilikleri vardır ki şimdiye kadar hiç bir hayvan bu deliliklere tutulmuş değildir."
Ali Şeraiti’nin kaleminden

***

İnsan; doğan, büyüyen gelişen, gençleşen ihtiyarlayan ve ölen bir varlık. Yiyen, içen, uyuyan, dışkılayan, kılları/saçları olan ve bir müddet sonra dökülen, acıkan, susayan, yorulan bir varlık.

İnsan; gülen ve ağlayan, sevinen ve üzülen, seven ve nefret eden, acıyan ve kızan bir varlık. Toplayan –dağıtan, yığdıkça yığan, cimri, nankör, inatçı, benmerkezci, hırslı, doyumsuz, mızıkçı, uyumsuz, tartışmacı, huysuz bir varlık.

Tüm bunlarla birlikte soran sorgulayan, araştıran, düşünen, değiştiren, dönüştüren, oluşturan, keşfeden bir varlık

İnsan, varlığı en çok kendisini rahatsız eden, yeryüzü serüveni, kendi soyunu katletme ve kurutmadan ibaret olan bir varlık.

Kendi soyunu yok etmek için doğuran, üreten ve inşa eden bir varlık. Her durumda keşfeden ve örten, üreten ve kirleten, yapan ve yıkan, ifsat eden yegane varlık.

“İnsan, düşünsün bir, neden yaratıldı! Vücudunun dışarı attığı  bir meniden! Bel ile leğen kemikleri arasındaki bir sudan” (86/4-7)

Kuran sözlerinin ne anlama geldiğini kavrayacak ve haddimizi bileceğiz. Sonunda herhangi bir canlı gibi, örneğin bir böcek, bir ot, bir balık veya keçi gibi yaratılmış bir varlık olduğumuzu anlayacak, bizi farklı kılan şeyin, vücudumuzun kıvraklığı ve iki ayaküstünde durabilmemiz değil, sorgulama ve inşa etme yeteneğimizin olduğunu göreceğiz. Ama göremedik.

Biz, ey insanlar;

Yaratıcımızın “dünya senden ibaret değildir. Sen her şey değilsin, her kararın kendinden çıktığını mı sanıyorsun? O yaratıcı, biz olmasak, yerimize başka bir  itaat eden farklı bir yaratılışta bir canlı var edebilir.

Evrendeki hayat ey insan, senle başlamadı. Senin var olmandan önce evren, nice yıllar sensiz yaşadı. Sen yoktun ama hayat devam ediyor, ırmaklar akıyor, kuşlar ötüyordu. Sen yoktun ama açıklıktan ölen bir canlıya, susuzluktan kuruyan bir bitkiye rastlanmıyordu. Yani yeryüzü sen olmadan da hayatını idame ettirebiliyordu. Hiçbir varlık varlığını sana borçlu değildi. Yerden biten, gökten inen,karnı üzere sürünerek, ayakları üzerinde yürüyerek veya kanatlarını çırparak uçan her bir varlık kendi yasasına göre hayatını devridaim ettirip gidiyordu. Taş taşlığını, kuş kuşluğunu, toprak topraklığını biliyordu. Sonra sen geldin. Nasıl geldin? Her bir varlığı getiren seni de getirdi. Yani seni yarattı. Hem de bir sudan, ağzına almaktan çekineceğin, duyduğunda yüzünün kızaracağı bir şeyden; bir damla meniden yarattı. Sonra sana ruhundan üfledi (bilgilendirdi) ve insan kıldı. Bütün varlıklar, varlık olmaları hasebiyle birbirinin aynısıydı, sen farklı olasın diye sana ruhundan üfledi. Bu üflemenin bir sonucu olarak, düşünme, akletme, sorma, sorgulama, üretme ve inşa etme yeteneğini kazandın. Yani özgür oldun. Yaratıcın, özgür bir insan olarak sana, ‘yeryüzü sana bir süreliğine emanetim’ diyerek içindekileri emrine amade kıldı. Emrine amade kıldı ama kökünü kurut demedi. Hem yararlan hem de yeteneklerini kullanarak “gelecektekilerin nasiplenmesini de sağla”, halifeliğin “bunlarla sınırlı ama bozmak da var mayanda sakın ha onu kullanma. Farklı olmanın farkı, bu” dedi. Ama sen anlamadın. Hem süreni hem de sınırını unuttun. Onarmak sana ağır geldi, yaktın, yıktın bozdun; kirlettin. İnsanlık bu sandın.

 Uyarmalar bir türlü seni uyarmadı, daha bir celallendin. Hep bahaneler ürettin, başkasının başına gelen felaketi kendi zaferin sandın. Ölüm senin için değildi. Sen hep genç kalacaktın, kendini böyle aldattın. Yerden, gökten, içinden, dışından, her bir yönden ve her bir yerden uyarıcılar geldi, sen uyanmadın. Önce uyarıcıları sonra kendi ellerini ve ayaklarını katlettin.. Sana ruhundan üfledi. Ama sen bu üflemenin farkında olmadın. Şimdi sen kendin felaket oldun. Dokunduğun her şeyi yok ediyorsun. Az kaldı, “kendini de yok edeceksin” anlamına gelen aşağıdaki benzeri buyruklarını okuduğunda, bu uyarılarına kulak verip, ne anlama geldiğini kavramak için bir gayret içerisine girseydin, çelişkiler içerisinde bocalayıp durmaz, bin bir dalavere ile bunları örtmeye uğraşmaz, kendimzi kandırmak için, her an yeni bahaneler üretmezdik.

“İnsandan önceki dönem sonsuz bir zaman kesitinden ibaret değil midir? İnsanın adını bile anılmaya değer olmadığı bir dönem. Şüphesiz sınamak için insanı karışımlı bir meniden yaratan ve onu işiten ve gören bir varlık yapan da biziz. İster şükretsin, ister inkâr etsin diye yol da gösterdik. (Bunun sonucu olarak) nankörlük yapanlara; zincirler, kelepçeler ve azgın bir ateş hazırladık” (76/1-4)

Yaratıcımız bizi şöyle anlatıyor:

“İnsan kendisini bir damla meniden yarattığımızı görmüyor mu? Ancak o, apaçık bir hasım kesiliveriyor. Yaratılmış olduğunu unutarak bize bir de laf dokunduruyor: “çürüyen kemikleri kim diriltecek” diye” (36/77-78)

“İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor! O, atılan bir damla meniden yaratılmadı mı” (37/36-37)?

Kendisine fücur ve takva verildiğini bilsin ki, kendisini arındırıp temizlerse kurtulacak, kendisini kirletip günaha gömerse mahvolacak” (91/8-10)

“ İnsan, her dilediğini elde etme hakkına sahip olduğunu mu sanır? Halbuki hem ötekisi, hem de bu dünya, [yalnız] Allah'a aittir!”(53/23-24)

“İnsanı bir damla meniden yarattı., Birden o insan yaratanına apaçık bir hasım kesiliverdi.(16/4)

“Vay haline iftira atanın ve ayıp-kusur arayanın! [Vay haline o kişinin] ki, serveti biriktirir ve onu bir kalkan (koruyucu) sayar, zanneder ki serveti onu sonsuza dek yaşatacak! Hayır, tersine, [öteki dünyada] çökerten bir azaba terk edilecektir o! Bilir misin nedir o çökerten azap? Allah tarafından tutuşturulan bir ateş, [günahkar] kalplerin üstünde yükselen: üzerlerine salınacak (bir ateş), sonsuz sütunlar arasında!” (Tekasür Süresi).

Ama biz insan, yaratıcımızın bu ve benzeri onlarca sözünü kulak ardı ederek, yeryüzünde kendi cehennemimizi inşa ediyoruz. Bunu yeryüzünü cennete dönüştürmek iddiasının arkasına gizlenerek yapıyoruz. Bazı noktalarda göstermelik, kendi tanımlamalarıma uygun, üstelik mazlum insan kardeşlerimizin, emekleri, gözyaşları, aşkları ve cesetleri üzerine mevzi cennetler kuruyor olmamız, koca bir yeryüzünü cehenneme dönüştürmüş olmamız gerçeğini ortadan kaldırmıyor. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder