12 Temmuz 2012 Perşembe

İnsanın Fesat ve Feraseti



Allah'ın insanları yaratması ve onlara iki yol göstermesinin sonrasında, Ademoğlunun isyan eden oğlunun bir şekilde, içindeki şeytana kulak vermesiyle birlikte yeryüzünde fesad çıkmaya başladı. Bu isyan eden oğlunun fesad karşısında, itaat eden oğlunun gösterdiği teslimiyetin yönlendirdiği feraseti de içinde barındıran insanoğlu, bu zikzaklar içinde, yani fesad ve ferasetiyle bugüne ulaştı . Bugün küçük bir azınlık hakkı ve adaleti tesis edip koruma mücadelesi verirken çoğunluk bunu bozmanın uğraşısı içindeler. Haklının yanında bulunması gereken kalabalıklar ise bugün, Ademin isyan eden oğlunun çocuklarını alkışlamaktalar.

İlk insan topluluklarından bu yana kaç bin yıl geçti bilemiyoruz ama hemen hemen tarihin bütün dönemlerinde aynı mücadelenin özde fazla bir değişiklik olmadan süregeldiğinden kuşkumuz yok. Allah çeşitli zamanlarda bu insanlar arasından Resûller seçerek onların hakkı bulmalarına yardımcı olmuş. Böylece fesadçılar helak edilerek bozulan dengeler yeniden kurulmuştur. Çünkü bu müfsidler iş başına geçtiklerinde, toplumun temel değerlerini (hars), ümitlerini ve gelecek nesilleri zihnen ve bedenen helak etmektedirler (bkn: 2Bakara/204)

 Dün böyleydi. Bugün de böyle… Her çağın insanı kendi döneminde cereyan eden olayları az çok görüyor ve bunun sonuçları üzerinde düşünerek bu olayların kaynağını araştırıyor. Günümüzde de öyle... Ancak içinde bulunduğumuz çağın teknolojik gelişmişliği oranında bozgunculuğu da gelişmiş. Bu nedenle günümüz insanı olup bitenleri bazen tam olarak göremiyor.

Mevcut ayartıcılar gerçeklerle kendi zihni arasında çok zaman perde veya paratoner görevi görüyor. Toplum genellikle dili yandıktan sonra oynanan oyunları fark ediyor. O zaman da iş işten geçmiş oluyor. Güç sahiplerinde oyun çok olduğu için toplumun dili yanmaya devam ediyor. Günümüzde eskilere ek olarak insanları, Allah'la birlikte veya ondan başka tanrılara kul etmek için bazı yeni yöntemler icat edilmiş. Bu yöntemlerin tutması ve evrensel planda uygulanabilmesi için de birbirinden çok farklıymış gibi görünen iç içe girmiş karmaşık organizasyonlar yürürlüğe sokulmuş.

 İşte bu organizasyonlar sayesinde insanların kalplerinden imanları, beyinlerinden düşünceleri, ceplerinden paraları öyle maharetli ve sessizce çalınıyor ki ruhları bile duymuyor. Dünyanın her tarafını bir anarşi ve zulüm kaplamış. Herkes bir diğerini suçluyor. Dolayısıyla durmadan insanlar ölüyor. Üstelik çok zaman bu insanlar birbirlerini niçin öldürdüklerini, ne adına öldürdüklerini ve öldürdükleri kişilerin kim olduklarını da gerçek anlamda bilmiyorlar. İşte bu aşamada bazıları, haksızlıkları önlemekten çok, egemenleri daha da güçlü kılmak için insan haklarından, yeryüzündeki düzen ve huzurdan söz ediyor. Ancak bu açıklamalar, kanı, göz yaşını, açlığı, hastalığı daha bir arttırıyor. Sadece bunlar değil, insanlar arasındaki kin, düşmanlık da artıyor. Kör intikam duyguları en akıllı olanlarının bile ferasetlerini kör ediyor. Oysa bu insan hakları savunuculuğu şampiyonu olanlar, insanlara en büyük zulmü ve haksızlığı reva görüyorlar. Yeni geliştirdikleri silahları gerçek mermi ve zehirlerle kendi haklarını savunan insanların üzerinde deniyorlar. Kadın çocuk demeden köyler, şehirler bombalanıyor. Veya zehirleniyor. Yüzbinlerce masum insanı öldürmeleri onların insan hakları savunuculuğuna bir halel getirmiyor. Kısacası, kendi yaratılışının, doğanın ve evrenin fıtratına karşı gelen toplumların ekonomik ve askeri güçleri arttıkça, yaptıkları haksızlıklar da artıyor. Dolayısıyla fesadın boyutları daha da bir genişliyor, yaygınlaşıyor ve sıradanlaşıyor. İnsanoğlu fesadı neredeyse kanıksayacak..

Gerçi insanın bulunduğu her yerde şu veya bu boyutta fesad boy veriyor, ama asıl fesadın kahredici ve zehirleyici yüzü, insanoğlunun kendisine yabancılaşmasının toplumsal bir travmaya dönüşmesiyle ortaya çıkıyor. Evet, fesadın kaynağı bizzat insanın kendisidir ama bu fesad toplumun bütün katmanlarını kuşattığı ve her bir fert gönüllü bir fesat mermisine dönüştüğü zaman helaki çağırmak dışında yapacak başka bir şey kalmıyor.

 İnsanoğlunun kendi heva ve hevesini, yani istek ve arzularını tek belirleyici kabul etmesiyle başlayan bu süreç, bireyin kendini diğer bireylerin üzerinde egemen görmesiyle devam ederek toplumsal travmaya dönüşerek yok oluşu getiriyor. Oysa Evren ve yeryüzü insanoğlunun savaş arenası olmak zorunda değil. Çünkü Allah’ın eşyanın özüne koyduğu fıtrat, adil bir dünyayı da mümkün kılıyor. Ayrıca Allah, yeryüzünde resûlleri vasıtasıyla da -onlara kitaplar göndererek- adaleti tesis etmek istiyor. Yarattığı nimetlerden tüm insanların bir ölçüye göre rızıklanmasını istiyor. Bunun için de insanların uyması gereken genel kuralları belirliyor. Fakat insanoğlu, bu kuralları, bu adil paylaşımı, insanı, emeğini ve onurunu yücelten, köleliğe, zulme ve haksızlığa set çeken, hukukun egemen olduğu bu adil yapıyı bozmak için elinden geleni arkasına koymuyor. Yeryüzünü cehenneme çevirmek için, dün olduğu gibi bugün de uğraştıkça uğraşıyor. .

 Bazı dönemlerde müfsidler -günümüzde olduğu gibi - bunu evrensel düzeyde başarıyorlar. Sadece insanlar arasındaki düzeni bozmakla kalmayıp tabii/doğal dengeleri de alt üst ediyorlar. Böylece insanların bazıları, bazılarının rabbi, efendisi; bazıları da, bazılarının kulu kölesi oluyorlar. Sonuçta fesad çıkıyor. Ama biz biliyoruz ki -tarih de buna şahittir- bozguncuların saltanatı uzun sürmüyor, süremiyor. Çünkü bir noktadan sonra hem Allah'ın müdahelesi söz konusu oluyor, hem elleri ile çıkardığı fesat ve felaketler onların helakini hazırlıyor, hem de insan fıtratı gereği bir noktadan sonra başına gelenleri sorgulamaya başlıyor ve yaşadığı olayların kaynağını kavradığı andan itibaren de kendini savunmak zorunda hissediyor. Yani uyuyanlar uyanıyor. Daha da ileriye giderek gaspedilmiş haklarını yeniden almak, çiğnenmiş onurunu kurtarmak için derin ve bilinçli bir savunmaya geçiyor. Artık bu noktadan sonra ekonomik ve askerî güç de önemini yitiriyor. İşin tabiatı gereği inanç (başkaları buna moral güç diyorlar) ön plana çıkıyor. Haklı olanlar, akıllı ve bilinçli de olduklarında hak ve hukuk egemenliğini ilan ediyor. Böylece hak ile batıl, zalim ile mazlum yer değiştirmeye başlıyor. Mazlumlar, zalimleşerek yeni mazlumlar üretinceye kadar bu egemenlik devam ediyor. İşte tarih dediğimiz şey bu kısır döngüden ibaret değil midir zaten? Yani tarih, Hakk’ın ve zulüm mücadelesinin kayıtlarının tutulduğu bir sicil defterinden başka bir şey midir? İnsanoğlu bu defteri bir ayna olarak kullandığı müddetçe azgınlaşma süreci uzuyor.

Ne yazık ki çok uzun zamandır insanoğlu bu sicile bakmayı terk etmiş. Bu yüzden kim olduğunu ne yaptığını, hatta ne istediğini bile bilmiyor. Ürettiği araçlar bir tarafa bizzat insanoğlunun kendisi bir helak makinesine dönüşmüş durumda. Bu yüzden zulüm üstüne zulüm yapıyor. Ancak "zulm ile âbad olmaz." Çünkü Allah insanla evreni bir denge içinde yaratmıştır. Nasıl ki çevrenin kirlenmesi, bozulması, tabiatın çoraklaşmasına neden oluyor, insan yaşamına doğrudan etki ediyor ve yaşamasını engelliyorsa toplumsal kurallar da böyledir.

Doğa kendini yenileyerek küresel fasadı ortadan kaldırıyorsa, insanoğlu da kendini yenileyerek toplumsal fesadı ortadan kaldıracaktır.

"Yaptıklarından bir kısmını onlara tattırmak amacıyla insanların kazandıkları yüzünden karada ve denizde fesad çıktı. Belki dönerler!" (31-Rum/41)

Dönecekler başka çare yok. Çünkü deniz bitti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder