6 Temmuz 2012 Cuma

KUR’AN’IN AHİRET ANLAYIŞI



Her insan, hatta her canlı ölümü tadıcıdır. Ölüm ise hoş bir söz olmadığı her boyutuyla acı yüklüdür. Bu nedenle ölüm; her canlı için acı verdiği gibi zor da gelir. Her canlı, hayatını devam ettirebilmek için ölümle, ölümüne bir mücadeleye girer. Bu mücadele her canlı tarafından yapılıyor olsa da, ölümsüzlüğü içinde bir tutku olarak barındıran insanoğlunun mücadelesi daha bir çetin geçiyor. Ancak, insanoğlu çok arzulamasına, tüm çabasını ve birikimini bu yolda harcamasına ve harcıyor olmasına, daha neyi var neyi yoksa bu yolda harcayabilecek olmasına rağmen ölümün de önüne geçemiyor.

 İnsanoğlunun bu çabasının, bu telaşının altında, içindeki ölümsüzlük tutkusunun yanısıra aydınlanma ile daha belirgin bir şekilde ortaya çıkan, ölümden sonraki hayatı kabullenememek yatmaktadır. Çünkü ölümden sonraki hayata inanmama ve onu kabullenme, sadece bir yaklaşım ve felsefi bir anlayış olarak kalmamakta, edebiyattan ekonomiye, aile hayatından siyasete, günlük hayatın her alanına sirayet etmekte ve bu alanları yönlendirip yönetmektedir. 

Ölümden sonraki hayatı kabullenemeyen anlayış beraberinde birçok sapmayı da beraberinde getirmektedir. Bu sapmaların başında da ölümün ebedi bir yok oluş, bir bitiş, bir son olarak algılanması gelmekte ve bu sapma, günlük hayattaki sıradan kurallardan, devlet yönetimine kadar her alanı içine almakta, adeta yeni bir din olarak karşımıza çıkmaktadır.

Gerek insanın yapısına ve genel duygularına, gerekse evrenin yapısına, işleyişine işleyişindeki ahenk ve zarafete baktığımızda ölümün, hem insan için, hem de evren için, bir yokoluş, bir son değil; yeni, sonsuz bir hayatın başlangıç noktası veya kapısı olmalıdır. İşte insanoğlu ölümle bu sonsuz hayata adım atmış oluyor. Ancak insanoğlu, bu dünyadaki hayatını “esas” kabul ettiğinden, ölümden sonraki hayatını da büyük ölçüde rizikoya sokuyor. Ölümden sonra bir hayatın bulunuyor olması, o hayatın haklı-haksız, zalim-mazlum herkes için aynı şekilde tezahür edeceği anlamına gelmiyor. Ölümden sonra hayatın varlığı her açıdan bir hakikattir ama, bu hakikat her bireye farklı şekilde tezahür ediyor. Buradan kalkarak, o sonsuz hayatın, herkes için huzur ve mutluluk anlamına gelmediğini hiç bir dinin böyle vaad içine girmediğini söyleyebiliriz. Hemen hemen bütün dinlere göre kişilerin bu dünyadaki yaşantıları ile ölümden sonraki yaşantıları arasında bağ söz konusudur. Yani insanoğlu, bu yeni hayattaki, yeni dünyadaki konumunu yeryüzündeki çalışmalarıyla kendisi belirliyor. Kısacası orada yaşayacağı hayatı insanoğlu bu dünyadan Öte dünyaya kendisi taşıyor. İşte insanoğlunun bu dünyadan, Öte dünyaya taşıdığı, ölümden sonraki bu hayatın adı Kur’an’ın diliyle Ahiret olarak ifade ediliyor.

 Ahiret, İslam Dini’nin olduğu kadar, belli başlı bütün dinlerin de ortak bir inanç ilkesidir. Bu sadece tek tanrılı dinlere has bir anlayış değil, çok tanrılı birçok din için de söz konusudur. Ahiret’teki hayatın nasıl tezahür edeceği, ceza ve mükafatın nasıl dağıtılacağı, dünyada yapılanların oraya hangi oranda yansıyacağı gibi birçok konuda farklı anlayışlar bulunuyor olmasına rağmen, ölümden sonraki hayat, ceza ve mükafat kavramı hemen hemen bütün dinlerde mevcuttur. Bu nedenle, bir düşüncenin din olarak kabul edilebilmesi, ona bağlılarının bulunabilmesi için böyle bir anlayışa sahip olması gerekir. Çünkü insanoğlunun içindeki ebedi yaşama duygusunun ve haksızlığa cevap verme arzusunun başka türlü karşılığını alması söz konusu olamaz. 

İnsanoğlu, tarihin ilk yıllarından bu yana, bu sorunu başka bir yolla aşamamıştır. İnsanoğlunun ufkuna açan, günlük hayatıyla ilgili, geleceğine yönelik bir çok düşünce akımı ve felsefi anlayış ortaya çıkmış, ancak bunların bir Ahiret anlayışı olmadığı için bir din olarak kabul görmemiştir. Bir din olarak ortaya çıkmadığı için de ya etkisi çok sınırlı kalmış, ya da yok olup gitmiştir. Bazı felsefi anlayışlar da ancak, herhangi bir dinin bir parçası haline dönüştükten sonra yaşama ve uygulama şansını bulabilmiştir. Bu nedenle bir düşüncenin, din olabilmesinin ön koşulu olarak Ahiret inancını bünyesinde barındırması gerekmektedir. Bünyesinde böyle bir anlayışı barındırmayan bir din, bir düşünce biçimi ve bir akım olmanın ötesinde bir anlam ifade etmez. Bu nedenle, ölümden sonraki hayat, bir inanç sisteminin olmazsa olmaz bir kuralı olarak kabul edilir. Işin hakikati da budur. Çünkü insanoğlunu, insan kılan özelliklerin tezahür edebilmesi için böyle temel bir inanca ve bu inancın ortaya çıkaracağı hayat anlayışına, yaşama biçimine ihtiyacı vardır. Ölümden sonraki anlayışın egemen olduğu bir sosyal yapıda insanoğlunu günlük hayatta otokontrole iten bir çok kurallar olacaktır ve o, bu kuralları gönülden bağlı olarak samimi bir şekilde uygulayacak, bu nedenle sosyal hayatta dirlik düzenlik ağır basacaktır. Çünkü tüm dinler taraftarlarını ölümden sonraki hayatla yönlendirirler, oradaki mutlulukla motive eder, oradaki azab ile de kötü davranışların önüne geçmeye çalışırlar. Bu anlamda Kur'an da benzer şeyi yapmıştır. Muhataplarına sürekli Ahiretle ilgili vaatlerde bulunmuş, onları ebedi mutluluğa çağırmış ve ebedi azab için de uyarılarda bulunmuştur.

Bu vaatler vahyin ilk muhataplarının yaşam biçimlerine, alışkanlıklarına ve beklentilerine göre örneklenmiştir. Bu, nitelik- nicelik tartışmasına girilmeden, mutlak anlamda bir tasvir olarak yapılmış ve insanoğluna yaptıklarının sonuçları gösterilmeye çalışılmıştır. Bu tasvirlerde öne çıkan mesaj, insanoğlunu bu dünyada ahlaklı davranmaya ve Allah'ın emirlerine uymaya yönlendirmeye yöneliktir. İnsanoğlunu olumlu yönde motive etme ön plandadır. İnsanoğlunu mutluluğa ve huzura çağıran Kur'anın tüm söyleminin temeli, Ahiret anlayışına dayanmaktadır. Bu nedenle Kur’an’da, kişiye, topluma, çevreye, evrene ve Allah'a karşı insanoğlunun tavır ve davranışlarının sorgulanacağını sürekli vurgulamaktadır. Kısacası, Kur'an'ın her söylemi sonunda Ahiret inancına çıkmaktadır. Dünyada yapılan tüm haksızlıkların, adaletsizliklerin, zulümlerin hesabının mutlaka sorulacağı konusu işlenmektedir. Bu hesap sorma olayının çok zaman dünyada gerçekleşemediği hesaba katılırsa, Kur'an'ın sürekli Ahiretteki sorgulamayı gündeme getirmesi daha iyi anlaşılmaktadır. Genelde, hiçbir dönemde gerçek anlamda bir mutlak adaleten sağlanamadığı göz önünde bulundurulursa, gerek günümüz dünyasının yaşanan canlı örnekleri, gerekse Kur'anın indiği dönemdeki çöl ortamında yaşananlar düşünüldüğünde, sürekli olarak, güçlü olanın haklı olduğu, yapanın yanına kar kaldığı anlayışının bir şekilde egemen olduğu bir dünyada Ahiretteki hesabın ne kadar önemli olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. 

Söylemeye çalıştığımız gibi, Kur’an’ın temel söylemi Ahiret anlayışı üzerine kuruludur. İslam’ın diğer temel ilkesi Tevhid anlayışı da bu söylem üzerine bina edilmiştir. Bu açıdan bakıldığında Kur'an'ın üçte ikisinin Ahiret ile ayetlerden müteşekkil olduğunu söylemek mümkündür. Bu ayet gurublarının çok büyük bir kısmı da Ahiret sahnelerinden meydana gelmektedir. Bu sahnelerin özünü de hesap verme konusu oluşturmaktadır. İnsanlar ne yapmışlarsa mutlaka karşılığını bulacaklardır. Haksızlık yapanların bu sogulamadan ve yaptıklarının sonucuna katlanmaktan kurtulamayacakları sürekli işlenmektedir. Bu anlatım biçimi özellikle Mekki sürelerinin genel karekterini oluşturmaktadır. Hiçbir haksızlığın karşılıksız kalmayacağı neredeyse her sayfada vurgulanmaktadır.

Bununla birlikte, Kur’an, hayattan bağını koparmış, budünyayı yok sayan bir anlayış da ortaya koymamaktadır. O, bu dünyanın, Ahiret için bir hazırlanma yeri olduğunu vurgulamakta, yaşamın anlamlı kılınması gerektiğinin altını çizmektedir. Bu nedenle Kur’an’da dünya hayatı ile Ahiret hayatı içiçe anlatılmaktadır. Kur'an okunduğunda, Dünya hayatı ile Ahiret hayatını çok zaman aynı paragraf içerisinde anlatıldığı görülecektir. Bu O’nun ortaya koymak istediği bir anlayışın gereği olarak bu şekilde tezahür etmiştir. Ve bu anlayış, Kur'an'ın anlatım tekniğinin bir yansıması olarak ya birbirini tamamlar şekilde ya da birbirinin karşıtı olarak dile getirilmiştir. Dünya ve Ahiret yaşamı genellikle birbiri ile karşılaştırılarak anlatılmıştır. 

Dünya hayatının gökten indirdiğimiz suya benzediğini onlara anlat: Öyle ki, yerin bitkileri onu emerek zengin bir çeşitlilik içinde boy verip birbirine karışırlar; ama bütün bu canlılık, çeşitlilik sonunda rüzgarın savurup götürdüğ çer çöpe döner. İşte (bunun gibi) her şeye karar veren (yalnız) Allah’tır. Mal mülk ve çocuklar dünya hayatının süsleridir; ama ürünü kalıcı olan dürüst ve erdemli davranışlar ise, karşılığı bakımından, Rabbinin katında daha değerle ve bir ümit kaynağı olarak daha verimlidir” (18/45-46).

“Kim öteki dünyada kazanç elde etmeyi isterse onun kazancında bir artış sağlarız: bu dünyada bir kazanç isteyene ise ondan birşeyler ver(ebil)iriz fakat böyle biri, öteki dünya(nın nimetlerin)den hiç bir pay alamayacaktır”(42-20)

 “İbadetlerinizi bitirdiğinizde, atalarınızı hatırladığınız gibi, hatta daha güçlü bir hatırlayışla Allah’ı hartırlamaya devam edin! Çünkü öyle insanlar var ki, (sadece), ‘Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada ver’ diye dua ederler -böyleleri, ahiretin nimetlerinden nasib almayacaklardır. Ama içlerinde öyleleri var ki: ‘Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, ahirette de ve bizi ateşin azabından koru.’ diye dua ederler: İşte bunlar, kazandıklarına karşılık (mutluluktan) nasip alacak olanlardır. Ve Allah hesabı çok çabuk görendir” (2/200-202).

 “Allah'ın sana verdiklerinden yararlanarak yalnızca Ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma.Allah nasıl sana iyilikte bulunduysa, sen de (başkalarına) öyle iyilikte bulun”(28/77).

 Bu ayetlerden de anlaşılacağı gibi, dünya ve Ahiret birbirini tamamlayan bir bütün olarak ele alınmaktadır. Ahiretin varlık nedeni olarak dünya; dünyanın varlık nedeni olarak da Ahiret öne çıkmaktadır. Kur’an’ın bütününe baktığımızda ise; Ahiretle ilgili olarak daima şu temel prensiplerin vurgulandığını görürüz:

1-Ahiret'in ne olduğundan daha çok, niçin olduğu, amacı ve anlamı üzerinde duruluyor. Ahiret ile ilgili bütün tasvirler ve karşılıklı konuşmalar da bu anlamda “niçin” sorusuna cevap olacak şekilde dizayn edilmiş. Dile getirilen konular, Ahiretin anlamını ve amacını öne çıkaracak bir ifade biçimiyle dile getirilmiş.

2-Ahiret'in kalıcılığı ve ebediliği vurgulanıyor. Ahiretteki hayatın dünya hayatı gibi geçici olmadığı; azabın da mükafatın da ebedi olduğu ifade ediliyor. Bu nedenle dünyada işlenen her iyiliğin ve kötülüğün, kısacası her davranışın aheirette insanoğlunun karşısına ya ebedi azab olarak, ya da ebedi mükafat olarak çıkacağı dile getiriliyor. Bu anlamda herkesin yaptığının karşılığını mutlaka azap veya mukafat olarak alacağı anlayışı pekiştiriliyor.

3- Bir anlamda dünyanın geçiciliği ve dünyanın Ahiretin tarlası olduğu ve dünya tarlasına ekilen iyi veya kötü meyvelerin ürünlerinin de Ahirette alınacağı konusu işleniyor. İnsanoğlunun orada karşılaşacağı hayatı bu dünyadaki tavır ve davranışlarının belirlediği kavratılmaya çalışılıyor.

4- İnsanların bunu bilerek hareket etmeleri, tarlayı ona göre kullanmaları, tarladaki ekimi ona göre yapmaları gerektiği işleniyor. Çünkü ektiğini Ahirette devşirecek. Bu nedenle Hemen hemen Ahiret ile ilgili bütün ayetler, o gün elinin boş kalmaması ve yüzünün simsiyah kesilmemesi için, ölüm gelmezden ve pişmanlığın hiç bir anlam ifade etmeyeceği gün ile karşılaşmadan önce insanoğlunun kendine çeki düzen vermesi için bir uyarı anlamı taşıyor.

 Kur'an'a göre, insanoğlu, Ahiretteki konumunu bu dünyadaki yaşamı ile bizzat kendisi belirlemiştir. İnsanoğlu dünyada ektiğini Ahirette biçecektir. Bir yerde dünya Ahirettin tarlası, Ahiret ise, dünyanın harmanıdır. Kur’an ve Muhatabı, meselesi Kur’an, mesajlarını boşluğa atmamış, nasibi olan alsın diyerek muhatapsız bırakmamıştır. O, indiği ortamın (şimdi de bulunduğu ortamın) gerçeğini yok saymamış, mesajlarını o ortamın üzerine bina etmiş, ifadelerini ve üslübunu o ortamın gerçeğini göz önünde bulundurarak dile getirmiştir. Dolayısıyla onun her sözünün bir muhatabı vardır. Bu muhataplar da indiği dönem ve ortam içerisinde arzı endam etmektedir. Bu muhatapların kimler olduğuna bir göz attığmızda üç farklı muhatab ile karşılaşırız. Sadece mahataplarla değil, bu muhatapların özelliğine göre bir uslup kullanıldığına da şahid oluruz..

Konunun içeriği ve işleniş biçimi de bu muhataplara göre değişmektedir. Kur’an’da, bu muhataplar, Müşrikler, Ehli-Kitap ve müslümanlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu anlamda konu ile ilgili tartışmalar da herkesin, herkesimin bilgi kaynakları, bilgi birikimi çerçevesinde cerayan etmektedir. Kur'an'ın nazil olduğu bölge dolayısıyla muhatap olarak aldığı ilk kesim, Kur’an’ın Müşrikler olarak adlandırdığı Mekke ve çevresinde yaşayan Araplardır. Bu nedenle Kur'an'ın çok önemli bir bölümünde tartışmalar, Müşriklerin inançları çerçevesinde geçmektedir. Bu anlamda bu kesimlerin Ahiret konusundaki temel yaklaşımları şu şekilde özetlenebilir.

 Müşrikler, öldükten sonra dirilmeyi kabul etmezler, bir cennet ve cehennem anlayışları söz konusu değildir, dolayısıyla hesab gününü, orada bir azab ve mükafat olduğuna da inanmazlar. Kur’an’ın ilk muhataplarının anlayışı bu olunca, Ahiretin gerekliliği, anlamı ve amacı önem taşır. Bu nedenle, özellikle ilk dönem ayetlerinde, bu konularla ile ilgli tartışmalar yoğun bir şekilde karşımıza çıkar. Ehli-Kitap ise, Ahirete inanmakla birlikte Ahireti kendi tekellerine almanın yanında, Ahiret anlayışında bir çok yanlışın da sahibiydiler. Medeni dönem ayetlerinde Ehli Kitabın Ahiret anlayışları etrafında ciddi tartışmalar söz konusudur. Müslümanlar inançlarını yeni yeni Kur'anla oluşturuyorladı, fakat insan olmaları hasebiyle onların da sürekli olarak bir uyarılmaya ihtiyaçları vardı. Müslümanlarla ilgili olan tartışmalar da bu çerçevede dile gelmektedir. Kur’an’ın Ahiretle ilgli genel anlatımı muhatapların anlayışları çerçevesinde cerayan etmekte, onların anlayışlarının yanlışları ortaya konmakta, doğrusunun ne olduğu da gösterilmektedir. Bu nedenle, Kur'an'ın Ahiret ile ilgili anlatımlarını üç başlık altında inceleyebiliriz.

1- Dirilme
2- Dünyanın geçiciliği (son) ve Kıyamet
3- Kişinin yaptığının karşılığını görmesidir.

1-Dirilme: Kur'an Ahiretin varlığını veya yokluğunu tartışmaktan öte, ölümden sonraki dirilişin anlamını ve amacını izah etme yolunu seçmiştir. Ahiretin varlığını bir hakikat olarak kabul etmiş, ahiretin ne ifade ettiğiyle ilgili bolca örnekler vermiştir. O, Ahireti, dünyadaki yaşamdan daha da gerçek kabul etmiştir. Kur’an’ın, Ahiret ve dünya ile ilgili benzetmeleri bunu çok güzel bir şekilde ortaya koymaktadır. Onun muhatabı genel anlamda insan olduğu için, onun kafasındaki sorularla ilgilinmiş, bu nedenle, daha çok insanların dirileceği konusu üzerinde durmuştur. Mekke müşrikleri tekrar dirilmeyi kabul etmedikleri için sorular ve tartışma özellikle bu noktada yoğunlaşmıştır. Ahiretle ilgili Kur'an’ın en çok tartıştığı konu da bu olmuştur. İnsanların dirilmesi ile ilgili pek çok örnek vermiştir. Bu örnekler aslında Kur'an'ın indiği dönemdeki Arapların yabancısı olmadığı bazı olayları da hatırlatmaktadır. Örneğin bu bölge, az yağmur alan bir coğrafyada bulunmaktadır. Buralara yağmur seyrek düşer. Bu seyrek yağan yağmurlar da bahar yağmurları gibi değil, daha çok yaz yağmurları gibi aniden bastırır. Çölde kısa süreli dereler bile ve göletler bile oluşturur. Zaman zaman bazı sel baskınları dahi meydana gelir. Bu yağmurların sonucunda çölde, çok kısa zaman içerisinde acaip otlar boy gösteririr. Hem de çok miktarda. Oysa bu otlar yağmur öncesi o çölde bulunmamaktadır Çok kısa zamanda ortaya çıkan bu otlar, yağmurun dinip, güneşin ortaya çıkmasından birkaç saat sonra da kaybolup giderler. Kuruyup gazel olurlar. İnsanlar, toprak üzerinde herhangi bir işareti bile yokken, yağmurla birlikte anidin ortaya çıkan bu otları çok iyi biliyorlardı. Çünkü bu durum onlar için bir eğlence kaynağı bile oluyordu. Bu durum onların, gördüğü, bildiği bir durumdu. İşte Allah, onlara bu, gördükleri, bildikleri durumdan kalkarak, insanın nasıl dirileceği sorusuna, toprağın nasıl aniden dirildiğini, yeşerdiğini anlatarak cevap veriyor. Bunu bazen yumuşak bir lisan kullanarak, ölü toprağın yeşermesini örnek göstererek yapıyor, ve şöyle diyor:

“O’dur gökten gerekli miktarda suyu tekrar tekrar indiren: işte, Biz (nasıl) onunla ölü toprağa hayat veriyoruz, siz de böyle (öldükten sonra) yeniden sahneye çıkarılacaksınız”( 43/11).

“O’nun işaretlerinden biri de şudur: Sen toprağı çorak görürsün ama üzerine yağmur yağdırdığımızda hemen harakete geçer ve (hayata) uyanıverir! Ona hayat veren şüphesiz, ölüye de hayat verir: çünkü o her şeye kadirdir”( 41/39)

 (Diğer ilgili ayetler:41/39, 43/11-14, 50/9-11, 29/63-64, 50, 32/27, 35)9,36/33-35, 22/5

Bazen, tehditkar bir lisanla “ister taş ister demir, isterse gözünüzde büyüttüğünüz başka bir şey olun, Allah sizi parmak uçlarınıza kadar yeniden yaratacaktır” diyerek meydan okuyarak yapıyor. 

” Ve onlar (bir de şöyle) diyorlar: Demek biz kemiğe, toza toprağa dönüştükten sonra, gerçekten yepyeni bir yaratma eylemiyle diriltileceğiz, öyle mi? Dek:’Ister taşa dönüşün, ister demire; hatta isterseniz aklınıza gelebilecek(hayata, dirime) daha uzak (başka) bir unsura dönüşün (yine de ölümden sonra diriltileceksiniz). Ve bunun üzerine (eğer) ‘Bizi kim (hayata) döndürecek’ diye soracak (olur)lar(sa), de ki: Peki , sizi ilk defa var eden kimdi? Ve sana (inanmamış bir tavırla) başlarını sallayıp, ‘Bu ne zaman olacak’ diye sorarlar(sa), (onlara) de ki:’Belke, çok yakında, Sizi çağıracağı ve sizin de onu överek (bu çağrıya) cevap vereceğiniz, ve kendinizi (yeryüzünde) çok kısa bir süre oyalanmış gibi hissedeceğiniz bir Gün’de” (17/49-52). 

”...Bütün bunlara rağmen, insan (yine de kalkıp: ‘Ne yani’ der ‘Ben öldükten sonra, yeniden hayata mı döndürüleceğim?’ Peki, insan aklına getirmiyor mu ki, Biz onu daha önce yoktan var etmiştik? Öyleyse, Rabbine andolsun ki, Biz onları (Hesap Günü’nde, kendilerini hayattayken yönlendiren şeytani güçlerle bir araya toplayacak ve sonra cehennemin çevresinde diz üstü bekleteceğiz; Ve sonra her (günahkar topluluktan O sınırsız rahmet Sahibine kibir ve dik başlılıkta ileri gidenleri ayırıp öne çıkaracağız; çünkü cehennem ateşini en çok kimin hak ettiğini, şüphesiz en iyi Biz biliriz (19/66-70). 

”Bütün hayatı yoktan var eden, sonra onu yeniden vücuda getiren O’dur: Bu O’nun için pek kolaydır; çünkü O, göklerde ve yerde mevcut olan bütün yüceliklerin özü ve esasıdır ve yalnız O kudret ve hikmet sahibidir” (30/27).

 “O halda, biz(im) yoktan var etme ile yorgun düş(tüğümüz nasıl düşün)ülebilir? Hayır, ama bazı insanlar yeni bir yaratmanın mümkün olduğundan (hala) şüphe duymaktalar!! Gerçek şu ki, insanı yaratan biziz ve onun iç-benliğinin ona ne fısıldadığını Biz biliriz:çünkü Biz ona şah damarından daha yakınız” (50/15-16).

“(Ey insanlar!) Sizi yaratmak, göğü yaratmış olan Allah için daha mı zordur? O, gök-kubbeyi yükseltmiş ve ona gerektiği gibi biçim vermiştir;onun gecesini karanlık yapmış ve gündüzünü aydınlatmıştır. ......” (79/27-41). 

Dirilmenin Kur’an’ın sistematiği açısından bir başka önemli yanı, İslam’ın ahiret anlayışının temelini, başka bir ifade ile bütün ilkelerin kesişme noktasını oluşturuyor olmasıdır. Çünkü, sonuçta her ilke ahiret kavşağında buluşuyor veya her ilke insanoğlunun ebedi mutluluğunu oluşturmayı amaçlıyor. Aynı şekilde ahiret anlayışını önemli kılan başka bir etken de, dirilme konusundaki herhangi bir yanlış anlayışın, sistemin bütününü etkileyeceği, hatta Kur’an’ın tevhid anlayışını bile zaafa uğratabileceğidir. 

2- Dünyanın geçiciliği ve Kıyamet: Kur'an'ın Ahiretle ilgili olarak üzerinde durduğu bir konu da dünyanın geçiciliği (bir sonunun olduğu) anlayışı ve kıyamettir. Dünyanın geçicilği ve kıyamet sürekli içiçe girmiş bir şekilde işlenmiştir. Bu nedenle kıyametle ilgili de bolca örnek verilmiştir. Bu örnekler daha çok sahneler şeklindedir. Bu sahneler, varolacak hakikatlerden öte, ölümün apansız geleceğini, geldiğinde hem o bireyi hem de çevresini altüst edeceğini, yani, çoğunlukla herhangi bir bireyin ölümü ve ölümden sonraki hesap vermenin ne anlama geldiğini anlatır. Tüm bu anlatımlarda dünya ve Ahiret içiçe girmiştir. Sözü edilen olayların, bu dünyada mı yoksa Ötedünyada mı cerayan ettiği/edeceği çok zaman anlaşılmaz. Zaten bu anlatılanlarda mekan da o kadar önemli değildir. Bu anlatımlardan çıkarılacak dersler önemlidir. Ölümün gelip çatması ile, kiyametin gelip çatması arasında, insanoğlunun, herşeyini kaybetmiş olarak, bu dünyadan göç etmesi ile, üstündeki herşeyi bir tarafa fırlatan, kendisinde var olan herşeyin yok olduğu bir dünya arasında, bir karşılaştırma yapılmaktadır aslında. Kendisine ölüm gelip çatmazdan önce, devesinin bir kılına bile kimseyi dokundurtmayan bir Bedevinin ölümle yüzleşmeye başladığı andaki, herşeyinden vazgeçmiş hali ve devesini başıboş bırakması da bu durumu güzel bir şekilde tasvir eder. 

Gerçek anlamda kıyametin kopması elbette dünyanın sonudur ama, ölen herhangi birisi için de artık bu dünyada yapacağı herhangi bir şeyi kalmamıştır ve onun için kıyamet kopmuş dünya son bulmuştur. Artık o insan için dönüş mümkün değildir. Malının, mülkünün, saltanatının kendisi için herhangi bir anlamı kalmayacaktır. Eğer inancı var ve ona gere bir yaşantı sürdürmüş ise, zaten dünyanın geçici olduğunu bilir ve kendi kıyametini sabır ve metanetle karşılar, hatta Rabbine kavuşacağı için sevinir. Ancak, her şeyini bu dünyaya ve bu dünya yaşantısına odaklaştırmış, hayat sadece bu dünyadan ibarettir anlayışına göre yaşamış birisi için ölümü soğukkanlılıkla karşılaması sanıldığı kadar kolay değildir. Çünkü o, öldüğü anda, kendisine ait hiçbir şeyinin artık kendisine ait olmayacağını ve sahip olduklarının ölümü defetmeye yetmeyeceğini şimdi daha iyi anlamıştır. Artık ölen insan için, ister inansın isterse inkar etsin, onun için mahşer kurulmuştur ve hesap verme saati gelip çatmıştır. Çünkü zaman kavramı da bu dünyada kalmıştır. Artık Ötedünyada, Ötedünyanın kavramları çalışmaya başlamıştır. (Çünkü zaman kavramı bu dünya hayatı için varolan birşeydir. Ahiretteki zaman anlayışıyla ve zaman kavramı ilgili herhangi bir bilgiye sahip değiliz.) Böylece ölen insan, için zaman kavramı budünyada kaldığndan, öldüğü anda yaptıklarıyla yüzleşmeye başlamıştır bile.. Onun için zaman durmuştur. Ve durduğu anda yeni bir zaman başlamıştır ve o zaman bu dünyadaki zamandan çok farklıdır. Çünkü oradaki hayat, budünyadaki hayattan çok farklıdır. İnsanoğlu, aslında öldüğü zaman dirilmiştir. Bunu mantiki açıdan izah etmek zor olmadığı gibi -çünkü; varolan zaman kavramı diriler için geçerlidir- ; 

Kur’an, dirilişi anlatan ifadelerinden de bu durum rahatlıkla anlaşılmaktadır. 

“O gün ki, sura üflenir; o Gün ki, suçlu olanları, gözleri (korku ve şaşkınlıktan) donuklaşmış olarak bir araya toplayacağız; birbirleriyle fısıldaşarak: “) on (günden) fazla kalmadınız (değil mi)?” diye soracaklar. Içlerinden en kavrayışlısı: “(orada) sadece bir tek gün kaldınız!” dediği zaman onların birbirlerine (şaşkınlıktan neler diyeceklerini de şüphesiz en iyi Biz biliriz.”(20/102-104)

 İnsanın ölümü ile evrenin (dünyanın) ölümü arasında çok yakın bir ilişki vardır. Dünyanının ölümü anlatılırken bir yerde insanın ölümü de anlatılıyor gibidir. Kıyamet esnasındakı insanın telaşı, insanın ölüm anında, ölüm karşısındaki telaşı gibidir. İnsan bütün sevdiklerini elinin tersi ile iter, vazgeçemez sandığı devesini bile.. Bir de hayatı ile ilgili, geçirdiği günlerle ilgili bir muhasebeye başlar. Diri diri gömülen/gömdüğü kız çocuğunu/çocuklarını hatırlar. Haksızlık yaptığı yakınları, akrabaları, veya başka insanlar gözlerinin önüne gelmeye başlar. Aslında konu ile ilgili ayetleri , hem insanın kiyameti ile hemde evrenin kiyameti ile ilişkilendirerek düşünmek gerekir.

Ey insanlar Rabbinize karşı sorumluluk bilinci taşıyın; çünkü, Son Saat’in sarsıntısı, gerçekten korkunç olacak! O (saate) ulaştığınız Gün, emziren her kadın emzirdiği çocuğu unutur gider; her gebe kadın (vaktinden önce) yükünü bırakır; ve insanlar sarhoş olmadıkları halde sana sarhoşlarmış gibi gözükürler; ama yine de, Allah’ın azab(ını gördükleri zaman duyacakları dehşet çok daha) zorlu olacaktır. Hal böyle iken, yine de, nice insan, herhangi bir bilgiye sahip olmaksızın Allah hakkında tartışmakta ve (bu yolda,) baş kaldıran hertürlü şeytani gücün peşine takılmaktadır; o şeytani güçler ki, kendilerine yönelen kimseleri yoldan çıkarmaya ve onları kavurucu azaba sürüklemeye memur edilmişlerdir” (22/1-2). 

(Ayrıca bkz: 81/1-19ve 33-42, Abese Suresi, Karia Suresi, 52/1-29, 18/46-50, 22/1-2

3- Kişinin yaptığının karşılığını görmesi: Kur'an ın Ahiretle ilgili olarak öne çıkardığı bir temel konu da, kişinin yaptığının karşılığını mutlaka görecek olmasıdır. Yüce Rabbimiz bir bütün olarak Kur'an’da ( yani hem Mekki surelerde, hem de Medeni surelerde) sürekli olarak bu konuyu işlemiştir. Bu anlayışı insanlar daha sonra pişman olmasınlar diye canlı tutmuştur. İnsanları haksızlık yapmamaları konusunda uyarmıştır. Çünkü, her kim zerre miktarı hayır işlerse, karşılığını “hayır”/cennet mükafatı olarak, her kim zerre miktarı şer işlerse, karşılığını “şer”/cehennem azabı olarak görecektir. İnsanoğlunun Allah'tan her hangi bir şeyi kaçırması söz konusu olamayacaktır. Bu nedenle Kur’an, hangi durum ve konumda bulunuyor olursa olsunlar, insanların yaptıklarının karşılıklarını mutlaka görecek olmaları anlayışını, inançlarının en temel ilkesi olarak kabul etmelerini istiyor. Bu anlayış üzerine oturmuş bir yaşam biçiminin ancak yeryüzündeki barış ve huzuru sağlayacağını, en önemlisi de, ancak bu anlayışın insanın onurunu koruyacağını, kimliğini ve kişiliğini yücelteceğini anlatmaya çalışıyor. Bu “yücelten” değerler gözardı edildiği, hayatın bunun tersi olan “alçaltan” değerler üzerine inşa edilmesi durumunda, insanoğlunun arzularının/şeytanın kurbanı olacağını ve acı sonunu hazırlayacağını da göstermek istiyor. Elbette sonunda karar verecek olan, ve ne tür bir anlayışı seçeceğini ve bu seçime göre bir yaşam biçimi oluşturacağını karar verecek olan insanoğlunun kendisidir. İşte bu tercihinin sonucunda insanoğlu, kendi azabını veya kendi hayrını da seçmiş oluyor. Aslında bu anlayış farklı versiyonlarda olsa da tüm dinlerin ortak olan yanlırıdır. Ancak bu durum aynı zamanda onların en ttanımlayıcı yanı olarak da ortaya çıkar ve birbirilerinden en önemli farklılıklarını da bu anlayışlarında görmek mümkün olur. Hatta bir çok dini, din kılan da sadece bu yanıdır. Çünkü dinler ancak innsanoğlunun yapısıyla/fıtratıyla örtüştükleri oranda kendileri için bir yaşama ortamı oluşturabilirler. Çünkü hakikatı aramak, haksızlığa karşı durmak, kötülük yapanın cezasını bulması istemek, insanoğlunun yapısında var. İnsan bu değerleri başkaları için ne kadar görmemezlikten gelirse gelsin, ne kadar yok sayarsa saysın, kendisi sözkonusu olduğunda sıkı sıkıya bu değerlere yapışmak durumunda kalıyor.. 

Dolayısıyla kendisine yapılan haksızlığın cezalandırılmasını istiyor. Ancak tarihi bir hakikattır ki, insanoğlu, dünyada ne kadar adil bir sistem kurmuş olurlarsa olsun, hiç bir zaman mutlak anlamda haksızlığı, ve zulmü ortadan kaldırmaya gücü yetmemiştir. Mutlak anlamda bir adalet mekanizması kuramamıştır. Bunun böyle olması da bir çok haksızlığın ve zulmün karşılıksız kalmasına neden olagelmiştir. Böyle olunca da birçok mağdurun mağduriyeti telafi edilemiyor, hakları iade edilemiyor ve insanoğlunun adalet ve hak arayışı arzusu bir türlü son bulmuyor. İşte insanlar bu hal üzereyken öteki dünyaya göç ediyorlar. Hele adaletin tümden kaybolduğu dönemlerde zulumler ve haksızlıklar bütünüyle karşılıksız kaldığı için hak ve adalet arzuları daha da yoğunluk kazanıyor. (Ilahi dinlerin zuhur etmesi de daha çok böyle dönemlerde oluyor.

Mutlak anlamda, dünyada zalimlerin ve canilerin neredeyse büyük bir bölümünün yaptıklarının karşılığını görmemiş/göremeyecek olması ve haksızlık yapanın yanına kar kaldığı/kalacağı anlayışı topluma egemen durumdadır. Ve burum büyük ölçüde de bir gerçeği yansıtmaktadır. Bu durumun hiç bir hal ve şartta düzelmeyecek olması, ve ilelebed, insanların yaptıklarıyla kalacakları inancı insanoğlunun bütün yaşama ve olumlu şeyler ortaya koyma, üretme, yardımlaşma, iyilik yapma, namus, fazilet, gibi bütün anlayışların ve faaliyetlerin yok olmasına neden oluyor. Böylece yeryüzünün dengesi de alt üst oluyor. Bunun böyle olduğu düşünüldüğünde insanoğlunun nasıl bir kargaşa ve anarji içine gireceğini, zulum ve haksızlıkların hangi boyutlara ulaşacağını bir düşünün. İşte, bu ve diğer nedenlerden kişinin yaptığının karşılığını alması anlamındaki bir Ahiret anlayışının olmadığı bir dünyada gerçek anlamda herhangi bir adalet mekanizması çalışması sözkonusu olamaz. Çünkü hak ve hukuk kavramları ortada yoktur, yok olan bir şeyin adaleti de olmaz. Böyle bir ortamda, herkes kendisine yapılan haksızlıkların cezasını kendisi vermek ister. O anda buna gücü yetmezse, bunun fırsatını ve zamanını kollar. Böylece yeryüzü yaşanamaz bir hale gelir. 

Ahiret anlayışının salt kuru bir inaç olmadan öte bu dünyadaki düzeni korumanın ve onu sürekli kılmanın da adı olduğunun bilinmesi gerekir. İşte burada yarım kalanlar, insanoğlunun olmazsa olmazı olan ölümden sonraki hayatında tamalanacaktır. Kısacası insanlar yaptıklarının karşılığını şöyle veya böyle mutlaka göreceklerini bilmelidirler ki doğru şeyler yapmaya devam edebilsinler. Bu anlayış, insanoğlunun hem bu dünyada yaptıklarını anlamlı kılmakta, hem de ölümden sonraki hayatında karşılaşacağı durumların kendi çabasının bir sonucu olduğunu ortaya koymaktadır. Bu da insanı, hem kendisini hem de çevresini sevmeye, onunla barış içerisinde yaşamaya götürmektedir.

 “Artık kim zerre kadar hayır yapmışsa onu(n karşılığını) görecek, kim zerre kadar kötülük yapmışsa onu(n karşılığını) görecektir”(99/7-8). 

“Iyi ve yaralı işler yapmakta sebatlı olanları (karşılık olarak) daha iyisi ve ondan da fazlası beklemektedir. (Kiyamet Günü’nde) onların yüzlerini ne bir karama ne de bir aşağılama gölgelemeyecektir: İşte bunlar cennetlikler; orada ebedi kalacak olanlar. Ama kötü işler yapmış olanlara gelince kötülüğün karşılığı kendisi kadar olacaktır; ve Allah’a karşı kendilerini savunacak kimseleri olmayacağına göre -(utanç) ve aşağılama onları, sanki yüzlerini kopkoyu bir gecenin karanlığı bürümüş gibi, gölgeleyecek: işte bunlar cehennemlikler; orada yerleşip kalacak olanlar... (10/27

“Kim (Allah’ın huzuruna) iyi bir ve davranışla çıkarsa bu yaptığının on katını kazanacaktır; ama kim de kötü bir fiil ile çıkarsa onun aynısı ile cezalanrılacaktır; ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır”(6/160),(28/84

“Her kim ki (O’nun huzuruna) iyi eylemlerle çıkarsa, buna karşılık (daha) hayırlısını elde edecektir; ve böyleleri o Gün’ün korkusundan emin olacaklardır. Ama kimler ki kötü eylemlerle çıkıp gelirse, böyleleri yüzüstü ateşe atılacaklardır; (ve kendilerine:) “Yapıp-ettiklerinize göre hak etmediğiniz bir ceza mı bu?’ (diye sorulacaktır” (27/ 89-90

Ahiret bilinci, insanı, insan kılan en önemli araçlardan birisidir. Kişi ahiret bilinci sayesinde içindeki şeytani arzulara gem vurur, dış dünyadaki aldatıcı görüntü ve yönlendirmelerden de kendisini korur. İnsanoğlunu şeytana karşı koruyan en önemli kalkan Ahiret bilincidir. İnsanoğlu Ahiret zırhını kuşanmadan ne kendisinde mevcut olan şeytanı yana hükmedebilir, ne de dış dünyada kendisini ayartmaya çalışan şeytanı güçlerle başedebilir. Ahiret bilinci yalnızca şeytani duyguları ve davranışları önlemenin yegane yolu değil, gerçek anlamda mutlu olmanın da yegane yoludur. Çünkü, Ahiret bilincine sahip birisi herşeyden önce yaptığının mutlaka karşısına çıkacağını bilir, bu nedenle ona göre davranır. Ayrıca Ahiret bilincine sahip birisi, tok gözlüdür, paylaşmayı ve yardım etmeyi sever. O, zaten, hakim olma ve hükmetme duygusunu yendiğinden, Ahiret bilincine ulaştığı için, gücünün çok sınırlı olduğunu, bu sınırlı gücün de kendisine sınanmak için verildiğini bilir. Hele kendisindeki bu sınırlı gücün, herşeyin sahibi ve gerçek güç sahibi Allah yok sayma veya ona ortak koşmaya, onun yetkilerini ihlal etmeye götürmeyeceğini, eğer böyle bir şey olursa kendisinin helakı olduğunu bilir. Bu nedenle kişinin insan olabilmesinin ve insan kalabilmesinin ön önemli göstergesi Ahirit bilincine sahip olmasıdır. Ahiret bilincine sahip olmak demek, kuru kuruya, tanımlanmamış, ne olduğu bilinmeyen bir bir ölümden sonra dirilmeye inanmak demek değildir. 

Gerçek anlamda Ahirete imanın, kişinin budünyasını tamamen değiştireceğinden, inancı bir şekilde davranışlarına yansıyacağından, dünya nimetlerinden vazgeçemeyen, içindeki dürtülere, dış dünyanın cazibesine kapılan, ancak Ahirette de kendisine yer edinmek isteyen insanlar Ahiret anlayışını da sulandırmaktan geri kalmamışlardır. Bu nedenle rastgele bir Ahiret inancına sahip olmanın insanoğluna kazandıracağı fazla bir şey yoktur. Belki insanoğlunu bu dünyada bir rahatlatma işlevi görür ama, onu ebedi azabtan kurtaramaz. Onun için, her anlayışımızı, her şeyin sahibi olan Allah’ın vahyine göre algılamamız gerektiği gibi Ahiret anlayışımızın kaynağının da Allah’ın vahyi, yani Kur’an olmaladır. Kur’an’ın şekillendirmediği bir Ahiret anlayışı, kişiyi ebedi mutluluğa ulaştırmaz


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder