10 Temmuz 2012 Salı

Vahiy yaşıyor ... Sözün gücü


Son nebinin “Mücadele süresi"ndeki kadınla tartışmasına bakılırsa, toplumun geleneksel yapısı içerisinde cereyan eden örflerle, gerekmedikçe çatışmama gayreti içinde olduğu anlaşılıyor. Bundan hareketle örf, adet olmuş ve toplumsal kabul görmüş geleneklerin insan haklarıyla ilgili olarak bir mağduriyet oluşturmadığı sürece reddedilmesi gerekmiyor. Ve bu tür toplumsal argümanların, ıslah acısından bir önceliği olmadığı anlaşılıyor. Söz konusu sürede kadını haklı çıkaran ayetlerin gelişine dikkat edilirse, şüphesiz insan hakları ile çatıştığı takdirde hiçbir geleneksel yapı olduğu gibi de bırakılmıyor.

Nitekim Son nebinin yaşadığı toplumda iyi ve güzel gördüğü aktivitelere tereddütsüz katılması ve doğru bulduğu şeyleri desteklemesine gelince, onun asıl amacının tertemiz fıtratıyla her zamanki gibi haksızlıklara karşı çıkmak ve insanların mutluluğunu sağlamak olduğu açıkça kendini gösteriyor.

Kuran inzali tarihlerinde; Ad, Semud, Eyke halklarının başlarına gelenler toplumda üç aşağı beş yukarı konuşuluyor. İbrahim gibi peygamberlerin kıssalarının anlatıldığı bir ortamda yaşıyor. Ayrıca bu ortamda az da olsa “Hanif” denen anlayışına sahip insanların varlığı da bir gerçek.

Son nebinin -ki selam üzerine olsun- geleneklere karşı çıkıp onları yok sayarak toplum ile tarihi mirası koparan kişi anlamında “mubtil” diye suçlanacağını da Kur’an’dan öğreniyoruz. Ancak bu yok sayışın daha çok atalarının uydukları geleneğiyle ilgili olduğunu da bilerek.

Vahy gelmezden önce Müddessir ve Müzzemmil olan nebinin kendi kendine, toplumsal bir ıslahı başlatmaktan alı koyan ne idi? Eksik olan neydi? Ne düşünüyordu? Belki kabile asabiyeti, akrabalık ilişkileri ve cahiliyle adetlerini karşısına almaya yetecek bir özgüveni oluşturmaya çalışıyordu belki de kendi toplumunda yaşanan bir sürü olumsuzluklar karşısında daha derin düşüncelere dalmış ve kalıcı ve sürekli bir çözüm arayışı içindeydi. Acaba arkasına alacağı bir güç için atıf sorunu mu yaşıyordu. Ve o gün için  sahip olduğu Allah tasavvuru net bir çizgiye oturmuyor ve şu soruları soruyor olabilir miydi?

Dünya neden böyle adaletsiz?
Bir yaratıcı olmalı ama neden bu saçmalıklara müsaade ediyor?
Bu dünyayı niçin yaratmış olabilir?
Benim dahi tahammül edemediğim bu haksızlıklara o için sessiz kalıyor?
O’nun kayıtsız kaldığı bir dünyayı ben nasıl düzeltebilirim?

Bu yönleriyle bugüne ne kadar da benzeyen bir durum var. Herkes adalet eşitlik özgürlük gibi kavramların farkında. Bunu yerinde rüşvet, işkence ve gayri meşru ilişkilerin kötü olduğu da biliniyor. Ve yine bu haksızlıkların en azından bir kısmına karşı sivil toplum örgütleri kuruluyor ve mücadele ediliyor.

Soru ve sorunların önceliği ile çözüm önerilerinin önemi, hayata bakış açımız ve olgulara yüklediğimiz değerlerle şekillenip ihtilafa yol açınca da insanlar sonunu göremedikleri bir tünele girmeye bir türlü cesaret edemiyor. Allah için bir şey yapmanın netliği kaybolup kimin için olduğu belli olamayan puslu bir hava ortalığı kaplıyor. Arkasından vahiy, zihinlerde olmuş-bitmiş olaylar yığını halinde kaskatı dokümanlara dönüşüp sanki bir kerede inmiş yazılı bir metin olarak sözün gücünü yakalayamıyor. Yani yine eksik bir şeyler kalıyor. Acaba eksik kalan şey, bilmemek ve dolayısıyla yapamamak mı? Aslında insanlar bildikleri kadar yapsalar bile çok şey değişir. Burada samimiyet sorunu var.

Sonra doğru bilmek ve doğru yapmaya çalışmak var. O zaman da insanların doğru yapma gibi bir endişelerinin olması gerekiyor. Bunda da kişilik ve tembellik sorunu var.

Sonuçta bilmekle yapmanın arasında bildiğini yapmadan hemen önce bir “anlamak” gereği var. Burada ise insanların öğrendiklerini içselleştirmeleri sorunu kendini gösteriyor.

Nitekim bütün bu sorunlar toplansa tamamı yanlış İlah ve vahiy algılamasının vereceği tahribatı veremiyor. Burada öncelikle vahyin doğru anlaşılması gereğinden bahsediyoruz. Onu içselleştirebilmenin ve canlı bir olgu olarak zihin dünyamıza katmanın öneminden. Şüphesiz doğru anlama, kuru bir bilgiyi olduğu gibi kavramaktan ibaret değil. İnsanın zihninde Allah tasavvurundan kulluk ilişkilerine varıncaya kadar pek çok şeyi doğru dürüst şekillendirmesi yanında buna eşdeğer bir duygu seli oluşturması da yatıyor. Nitekim bireyin yaşadıkları ile öğrendikleri arasındaki uyum ve önceliklerinin tespiti de bu anlamda etkili bir rol oynuyor. İnanan bir insan için;

En önemli eksiklik, yanlış vahiy algılanmasından kaynaklanıyor. Dahası özgür ve seçici bir idarenin desteğini alamama korkusundan. Canlı ve güvenilir bir otoriteye atıf sorunu kendini gösterirken İbrahim nebi gibi sorduğu muhtemel sorular gene can yakmaya devam ediyor. İyi niyetli eylemler kendilerine sahip çıkacak bir İlah’a atıf sorunu yaşıyor. Aslında vahiy canlı bir olgu.

Sürekli yaratılışla devam eden.
Olmuşu hemen arkaya itip
Her an oluşlarla yenileniyor.
Sürekli ve capcanlı olarak
Bu vahyin canlılığı tabiatta açık seçik gözlenebilir.
Milyonlarca kez
Bazen arının karnında bala
Bazen Musa’nın annesinde sezgiye dönüşür
İndiği yere hayat verir
O kadar etkilidir ki
Dayanamaz
Şeytan bile ona dokunmak ister.
Başaramayınca
Taklit etmeye yeltenir. Vahiy son derece güçlü bir iradenin sesidir.
Adamakıllı canlıdır.
Öylesine açık ve isteklidir ki
Örneğin, isteyin vereyim der.
Geriye yalnızca konuşmak kalır
Bir kere olsun onunla konuşmak
Muhatap olmak
Tenezzüle karşılık vermek
İnanmıyorsanız
Bir kere deneyin
Oturun kendinizden bahsedin
Ve bir şeyler isteyin
Diyalogu başlatın
Hiç ama hiç uzatılan bir eli boş çevirmemiştir.
Bu canlılık ve karşılık hemen kendini gösterecektir
Hatta talep sertliğinize dikkat edin
Çünkü cevap da aynı sertlikte gelecektir. Kur’an’a gelince;

Vahyin canlılığı, gözlem süresi hem karmaşık hem de uzun bir hal arz eder. Kur’an’ın her ayeti aslında canlıdır. Bazen gerçekleşmesi biraz zaman alabilir. Nitekim zamanın uzaması çoğu kere iyiyle kötünün ayrışmasına yarar. Çünkü ilişkiler birbiriyle bağlantılı ve çok karmaşıktır.  Öyleki;

Metnin okunuşunun büyüsü bile
Sözün gerçekleşme gücü yanında sönük kalır.
Hiç olmasa
Bir yandan vicdanı tırmalar
Diğer yandan zihni tutup yakalar
Eğer müstağni bir örtü kaplamamışsa
Kalpte pençe izi bırakır.

Her ayet gerçekleşeceği bir ortam arar ve hemen yeşerir. Asla vazgeçmez. Soluk soluğa hızla ve gizlice koşarak gelir, kuşatır ve hayat verir. Bu öyle bir tezahürdür ki hiçbir şey onu engelleyemez. Bu etkili tarzı yüzünden müşrik Araplar onu büyü zannetmişlerdir. Bizimkilerse üfürüp durur. Allah’ın sözünün gücüdür bu. Hemen oluverir. Kaynağı tükenmez, kelimeleri bitmez. Her doğru ve güzel şeyin ifadesinde yer edinir. Kökleri derinde, gövdesi sağlam, dalları göğe uzanmış ve yıkılmaz bir ağaca benzer. Ve her dem meyvesini verir.

Eksik kalan budur.
Vahyin canlılığını fark edip onunla birlikte olmak.
Soru sorup cevabını almak
İsteyip kavuşmak
Bekleyip görmek
İlgili olmak İşte;
Bu vahiy peygamberimizin hem sorularını cevaplıyor hem de ona şu desteği veriyordu.
Yaratıcı olup-bitenlerin farkında.
Pek çoğundan da razı değil.
Hadi bu dünyayı değiştirelim.
Ben arkandayım. Göreceksin. Ayağa kalk.

Şimdilerde;
“Ben arkandayım” sözü canlılığını yitirdi. Bir yönüyle iman aslında "Allah'a güvenmek" demekti. Bugün her şeyi bildiğiniz halde yeterince doğruları savunmamamızın arkasında bu canlılık ilişkisini kaybetmemiz yatıyor. Allah yaratmaya devam ediyor. Vahiy canlılığını koruyor. Söz yerinde duruyor. Allah sözlerinin arkasındadır derken de söylediklerinin aynen tekrar tekrar yaratıcı iradesiyle gerçekleşeceği teminatı veriliyor. Ama insan bunu göremiyor. En önemlisi Allah’ın nasıl davrandığını kavramak ve ona uygun davranmak olduğunda;

Ayetler bize Allah’ın ne istediğini ve nasıl davrandığını öğretiyor.
Yani alemde olup-biten şeylerin nasıl devindiği açıklanıyor.
Geriye bunları anlayıp onları rehber edinmek kalıyor.
Yenilmezliğin reçetesi bu sözlerin gerçekleşme arenası olarak ortaya çıkıyor. Vadinden dönmeyen bir yaratıcı irade var. Üstelik sözlerinin arkasında. Bir daha nebi göndermesine gerek bırakmayacak kadar güçlü bir söz de ortada.  Ruh'ul emin yani güvenilir bilgi, Ruh'ul Kudüs yani tertemiz canlı bir olgu.

Kıpır kıpır
Allah’ın sözü
Yaşayan kelimeler
Anlaşılmayı bekleyen cümleler
O kadar güçlü ki
Kimsenin onu savunmasına dahi ihtiyacı yok
Beni ortaya at.
Ve sadece peşimden gel diyor.
Karşı konulamaz bir cazibe.
Üstelik nefes alıyor. Düşün…
İman ettikten sonra
Allah sana niye azap etsin.
Bak…
Resul hicret yolunda
Kendine arkadaş arıyor.
Sadece parmağını salla
Böcek ağından evleri
Sen de yıkarsın
İbrahim kuşları kendine alıştırıyor
Sana cevap bulmak için.
Onun dizine koy başını
Korkma İsmail olacaksın.
Allah’ın devesi zenginlerin suyuna dadanmış
İki sokak ötede Salih’in fakir sofrasında
Sen aç kalmayasın diye.
Süleyman senin için cinleri kovalıyor
Korkmayacaksın!
Musa büyü bozuyor asasıyla
Senin için.
Aç gözünü…
Toplanmışlar…
Hepsi sana bakıyorlar, görmüyor musun?
Ateş yüzlüler kendi benzerlerini ararken
Hakkını arayan kadının çığlıklarını duymuyor musun?
Ebrehe’nin filleri diz çökmüş
Nemrut’un ateşi yakmayacak seni
Melekler senin için duada
Kitap sana göz kırpıp
Allah’a kaç derken
Sen nereye gidiyorsun? Bu durumda; ayetleri suya atıp içen, ona buna üfüren, ölülere postalayan zihniyetleri terk edip onlarla ısrarla amel etmenin önemini anlamak ve bu canlılığı yakalamak gerekiyor. Her şey güzel
Herkes iyi olsun için
Söz gerçekten çok güçlü.
Hele Allah’ın olunca.
Toprak olur, sine olur fark etmez
Sadece kendine yer arıyor canlanmak için.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder