10 Temmuz 2012 Salı

Lanetli Toplum yapısı



İlâhi vahye sırtını dönmüş bir dünyada, bütün kavramlar yeniden tanımlanmıştı. Dolayısıyla, bu toplumun İsrailoğulları ve "lanetlileri" de hem şekil hem de kimlik değiştirmişti. Yüzyıl öncesi dönemin "lanetlileri" ve "İsrailoğulları" Yahudiler iken, yahudiler bu dönemin efendileri olmuşlardı. Bu dönemin "lanetlileri" ve "İsrailoğulları, artık kendini "Müslüman olarak tanımlayan topluluklar şeklinde ilan edilmişlerdi. Müslümanlar, hem kendilerinin çoğunlukta bulunduğu ülkeler de, hem de tüm yeryüzüne dağılmış, güçlü-güçsüz bütün ülkelerde "lanetli", "zenci" muamelesine tabi tutuluyorlardı. Çağdaş İsrailoğulları artık onlardı.

Yeryüzünün egemenliğini ellerinde bulunduranlar, Müslüman toplulukları, yeni "lanetliler" olarak ilan etmişlerdi ama, bu bir günde, üstelik, Müslümanların, "düşünen", "üreten", "yöneten" topluluklar olarak hayatlarına devam ettikleri bir dönemde gerçekleşmemişti. Evet, bu, bir süreç içerisinde olmuştu ama, bu sürecin, bu şekilde sonuçlanmasında yeryüzü egemenleri kadar Müslüman topluluklar da belirleyici bir rol üstlenmişlerdi. Hatta, bugün, "yeryüzünün lanetlileri" konumuna düşürülmelerinin birinci sorumluları kendileriydi. Yahudilerin "İsrailoğullaşması" yani ilahi vahye nankörlük etmelerinden sonra Allah, İslâm "seçilmiş din", Müslümanları da seçilmiş toplulukla olarak ilan etti. (bkn: 35/32, 38/47). Ancak bu "seçilmişlik, ilelebede onların tekelinde kalacak bir şey değildi. Eğer mevcut topluluklar Müslümanlıklarının gereğini yerine getirmezlerse bu görevi başka bir topluluğa devredebilirdi. Bunu da sizi götürür, başka bir toplum getirir ( bkn: 4/133, 47/38) şeklinde ifade ediyordu. 

Müslümanlar Son nebinin vefatı üzerinden elli yıl bile geçmeden, kendilerine verilen emaneti taşımakta acziyet göstermeye başladılar. Sonraki yıllarda, bazı gel-gitler yaşandıysa da bir bütün olarak hiçbir zaman gerçek anlamda bir temsil ortaya konamadı. 18. yüzyıldan itibaren ise bir bütün olarak bir acziyetin içerisine girildi. Bir zamanlar, İsrailoğullarının zaaflarını, bu dönemin Müslümanları göstermeye başladılar. Artık Kur'ân'da İsrailoğullarını tanımlayan/anlatan âyetler, bu dönem Müslümanlarını da tanımlar oldu. Çünkü, Kur'ân'da israiloğullarının zaafları veya özellikleri olarak belirtilen ifadeler, özellikle son dönem Müslümanlarının özellikleriyle çakışmaktadır. Yaşanan olaylardan yola çıkarak, Kur'ân'daki israiloğulları ile ilgili birçok örnekteki "israiloğulları" kelimesini görmezlikten geldiğimizde "bu âyetler sanki bizi anlatıyor " demekten kendimizi alamayız. 

İsrailoğullarındaki, gerek uhrevî, gerekse dünyevî anlayışlarının hemen hemen hepsinin bizde nasıl karşılığını bulduğu da işin başka bir ilginç yanıdır. İsrailoğlu terimi bir yabancılaşmanın kendinden kopuşun belki de kendinden kaçışın, başkası olma arzusunun adıdır aslında. Uzun bir zaman Müslümanlar, "körü-körüne" kendileriyle, tarihleriyle öğündüler. (Üstelik öğündükleri tarihle, ne zihniyet açısından ne de yaşantı açısından bir benzerlikleri vardı.) Bir müddet sonra bu övünmenin kendilerini izzetli kılmadığını görünce, bu kez övündükleri tarihi, önce yerip sonra da inkâra kalktılar. Bu süreç değişik kuşaklar arasında ve değişik toplumlarda hâlâ gelgitleri halinde yaşanmaya devam etmektedir. 

Kişiler veya toplumlar kendilerini lanetlemeden genelde, başka toplumlar onları lanetlemez; kişiler veya toplumlar kendi kültürlerini "suçlu kültür" olarak lanse etmede başkaları onu "suçlu kültür" diye mahkûm etmez belki de edemez. Eğer bugün egemen dünya, Müslümanları "lanetli toplumu" İslâm da "suçlu kültür" olarak görüyorsa; bu bizim kendimizi ve kültürümüzü öyle görüyor olmamızla yakın bir ilgisi vardır. 

Müslümanların içine düştükleri durum; sadece kendilerinin "lanetli", kültürlerinin "suçlu" ilan edilmesiyle de değildi. Bugünün egemen olanlarının, egemen olmalarında da onların önemli katkıları söz konusudur. Kendi kendilerine yabancılaşmış olmaları bu katkının başında gelir. Güçlü olanı kutsamaksa (hele gerçek güçlüyü unutarak veya görmezden gelerek işin çabası.) Evet bugünün İsrailoğulları, Babil sokaklarında sürünen, en ağır ve iğrenç işlerde çalıştıkları dünün İsrailoğullarından pek de farklı durumda değil. İsimlerini ve zamanın farklı olması fazla bir şeyi değiştirmiyor. Ancak yeryüzü, hep aynı yeryüzü, o uğurladığı İsrailoğullarının birbirinden pek farklı olmadığını biliyor olmalı ki, yolculara hep aynı şekilde davranıyor. İsrailoğullarına, İsrailoğul gibi, efendilere de efendi gibi... "İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz; ama içinizden kimisi cimrilik ediyor. Cimrilik eden kendi nefsine karşı cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, sizler fakirsiniz. Eğer yüz çevirecek olursanız, Allah, yerinize başka bir toplum getirir de onlar sizin gibi olmazlar." (47/33) Bir zamanlar gerçekten, "seçilmiş" ve "üstün kılınmış" bir toplum, "seçilmişliğin" ve "üstün kılınmışlığın" gereğini yerine getirmediğinde "maymunlaşa"biliyor. Ancak devran dönüp, "maymunlaşma"yı iyice benimsedikten ve maymunlar imparatorluğunun ileri gelenleri konumuna geldiklerinde ise, bu kez farklı bir konumda "seçkinler"i ve "üstünler'i oynuyorlardı. Bu "sekçinlik" ve "üstünlük", ilâhi vahiy kaynaklı değil, "belhum edallaşan" beşer kaynaklıydı. "Aşağıların aşağısına düşen" insanoğlu, artık, İsrailoğulluğunu da aştığı için kendi "efendilerini" ve kendi "lanetlilerini" de yeniden belirliyorlardı. İlâhi vahye sırtını dönmüş kendisini ilâhi vahiy karşıtı olmakla tanımlamış bir dünyanın "İsrailoğulları", dolayısıyla "lanetlileri" de değişmiş olacaktı. Öyle de olmuştu zaten. Bu yüzyılın başında belirginleşmeye başlayan bu durum 80'li yıllardan itibaren bütün tonlarıyla ortaya çıktı. Yeni İsrailoğullarını, dolayısıyla, yeni "zencileri"ni ve "lanetlileri"ni de bütün çıplaklığıyla ilan etti. Kur'ân-ı Kerîm, İsrailoğullarının, kendi elleriyle yaptıkları, çekememezlikleri, kıskançlıkları, mala ve dünyaya düşkünlükleri yüzünden başlarından belaların eksik olmadığını anlatır. Yine ilâhi vahye ihanet ettiklerinden, kelimeleri yerlerinden değiştirip, hem metindeki anlamı, hem de genel mesajdaki anlamı tahrif ettiklerinden çeşitli azaplara uğratıldıklarından söz eder. Bu özelliklerinden dolayı, ihanetlerinin, sapkınlıklarının ve kitabı tahriflerinin bir sonucu olarak; Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların lanetleri ile lanetlendiklerine dikkatleri çeker. "İşte onların cezası Allah'ın meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerinedir." (3/87) "İsrailoğullarının nankörlerine Davut ve Meryem oğlu İsa diliyle lanet edilmiştir. Çünkü isyan etmişlerdi ve saldırıyorlardı, yaptıkları kötülükten vazgeçmiyorlardı." (5/78-79) "Kalplerimiz perdelidir dediler. Hayır, ama inkarlarından dolayı, Allah onları lanetlemiştir. Artık çok az inanırlar." (2/88). (Ayrıca 2/75, 79, 5/13, 40, 60, 7/169 âyetlerine bakılabilir) İsrailoğullarının içine düştükleri bu durum Kitab-ı Mukaddes'te daha detaylı bir şekilde işlenmekte, sapıklıklarının ve ihanetleri örneklerle gözler önüne serilmektedir, hem de kendi peygamberlerinin diliyle... Yahudilerin tarihine bir göz atıldığında da bu lanetlerin ne anlama geldiği açıkça görülmektedir. Sonradan oraya sürülüşleri, kimliksizleştirilmeleri, birçok ölüme ve katliama maruz kalmaları, bağımsız bir topluluk olarak bir orada yaşamalarının neredeyse imkânsız hale getirilmiş olması, yaptıklarının bir sonucu olarak nesilden nesile devredilerek süregelmiştir. Böylece tüm toplumlar tarafından "lanetli toplum" olarak anılagelmişlerdir. "Lanetli toplum" denildiğinde de günümüze kadar, hep yahudiler akla gelmiştir. Çünkü onlar başlarına gelen bunca musibete rağmen, özlerine dönmemişler, kaynaklıklarına devam edegelmişlerdir. Zulüm ve baskılar onları kendilerine döndürmek yerine, daha çok kimliksizleştirmiş ve kişiliksizleştirmiştir. Yüzyıllardır İsrailoğulları "kaypaklığın, dönekliğin, fırsatçılığın, çıkarcılığın" simge ve sembolü haline dönüşmüştü. Hatta, İsrailoğulları bir topluluk ismi olmaktan çıkmış bir sıfat olarak kullanılır olmuştu. İkinci Dünya Savaşı'na kadar yahudiler yeryüzünün lanetli toplumu idiler. Gerçi Kızılderililer ve zenciler de "jenoist"e maruz kalmış ve yeryüzünün lanetlileri olarak anılmışlardı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bütün dengeler değişti. Dünün "alçak" ve "lanetli kavmi yahudiler gitmiş yerine, "Medeniyetin yayıcısı", "erdemin sözcüsü", bir yahudilik doğmuştu. Artık yahudiler, "İsrailoğlu olmaktan kurtulmuşlar, bulundukları toplumların en seçkin ve etkili kişileri olmuşlardı. Artık kimse yahudilere, "lanetli kavim", kültürlerine de "suçlu kültür" diye bakmıyordu. Yahudiler, kültürleriyle birlikte aklanmışlardı. İşin ilginç yanı; yahudiler, bulundukları toplumda, mazlum konumunda iken insanlara baskı yapıp terör estirmezken, toplumlarının "zencileri" ve "lanetlileri" olarak anılıyorlardı. Ancak siyonist İsrail devletini hayata geçirilmeye başlanmasıyla birlikte, bulundukları toplumların, efendileri ve seçkinleri oluverdiler. Üstelik bu konumu, insanları genç-ihtiyar, kadın-çocuk ayırımı yapmadan katlettikleri bir zamanda elde ettiler. İşgali, zulmü, işkenceyi ve soykırım devlet politikası haline getirdiklerinde ise saygınlıklarını daha da arttırdılar. Toplumların saygın kabul edilmeleri ile (saygın olmak değil) ekonomik, siyasî ve askerî güçleri arasında bir doğru orantı olduğu anlaşılıyor. İsrailoğulları ilahi vahye (dolayısıyla Allah'ın nimetine) muhatap olmaları ile birlikte, "alemlere üstün kılınmış"lardı. (2/4) Ancak bu üstünlük, ilâhi vahye muhataplığın gereğini yerine getirmekle tanımlanıyordu. Bu tanımın gereği yerine getirilmediğinde bu "üstünlük", "alçaklığa" dönüşebiliyordu. Bugün, bütün bir yeryüzüne, yabancısı olduğu bir kimlik giydirilmiş durumda. Yeryüzü ve yeryüzündekiler, bu kimliği benimsemiş görünüyorlar. Çok zaman ve birçok yerde bu giydirilmiş kimliğin faziletlerine dair nutuklar atılmakta, programlar yapılmakta, yazılar yazılmakta. Resimlerde, notalarda bu kimliğin yansımaları görünmekte. Zaman zaman cılız bir sesle de olsa, bu kimliğe eleştirik yaklaşanlara rastlanılmakta, ancak onlar da bu kimliğin alternatifsizliğini dile getirerek dolaylı da olsa onu kutsamaya bir tarafından katılmaktadır. Tüm bu kutsanmışlığa rağmen, çevre olabildiğine kirlenmekte; hem yeryüzü olarak, hem de yeryüzünlerinin sakinleri olarak; hem jeolojik olarak hem de zihinsel ve ahlâkî olarak... Açların sayısı azalması gerekirken artmakta, barış ve mutluluk her gün biraz daha bulunmaz olmakta, hem yeryüzü hem de kalpler betonlaşmakta... İnsanlar kimliklerinden memnunmuş gibi davranmakta ama, bu kimlikleri onları mutlu ve huzurlu kılmaya yetmemekte... Yeryüzü, kuşanmak zorunda bırakıldığı kimliğin, onu işlevsiz kılması sonucu lanetlenmiş, üzerindeki herşeyi de lanetlemiş gibidir. Bunun için olsa gerektir, evreni fırtına öncesinin rengi olan hâki renk kuşatmış durumdadır. Bu hâki renk, bütün renkleri örtmekte, yeryüzünü tek renge daha doğrusu renksizliğe mahkûm etmiş görülmektedir. İnsanoğluna giydirilen bu kimlik, o bunu kabul etse de etmese de, onu tanımlamakta onu yorumlamakta, hatta onu var kılmaktadır... Ancak bu tanımlar ve yorumlar, onu anlamsızlaştırmakta dolayısıyla yok kılmaktadır. Onu var kıldığı iddia edilen bu kimlik aslında onu kimliksizleştirmektedir. Giydirilmiş bir kimlik, bir kimliğin değil, kimliksizliğin ve yokluğun kendisidir aslında. Bunun içindir insanoğlu, her zaman kendi helâkını kendini hazırlamıştır. "Başınıza gelen musibetler ellerinizle yaptığınız yüzündendir" âyeti de benzer bir olguyu anlatıyor olsa gerektir. Yeryüzünde kimliksiz insan yok gibidir. Her insan kendisini bir şekilde tanımlar. Genellikle ben şuyum, "şöyle düşünüyorum" "şuna inanıyorum" veya "inancım şu" gibi ifadelerle tanımlar kendisini. Genelleme yaparak konuşacak olursak, bu tanımların içi çok zaman boş olur. Bu tanımları kişilerin kendilerinin yapmış olup-olmamasının o kadar önemi yoktur. Kişiler, gerçekten kendilerini öyle de görüyor olabilirler, onlara öyle oldukları gösteriliyor da olabilir. İnsanlar bir şekilde kendilerini tanımlamış (bu tanımların içi boş da olsa), o tanımlar, kendilerini özdeşleştirmiş de olabilirler. Önemli olan kendilerini öyle hissediyor olmalarıdır. Bu hissedişin, gerçek durumla örtüşüp, örtüşmediğinin de fazla bir anlamı yoktur. Bu işin bir yönüdür. İşin bir başka yönü de, kişiye rağmen yapılmış olan tanımlamalardır. Kişiler bu tanımları reddetmiş olmalarına, hatta alternatif, tanımını yapmış olmalarına rağmen tanımlanan elbiseyi giymekten kurtulamazlar. Kendisinin yaptığı tanıma değil, gücü elinde bulunduranların yaptığı tanıma göre tanımlanmak durumunda kalırlar. Bu durumdan rahatsız olmaları veya isyan etmiş olmaları sonucu değiştirmez. Kendilerine biçilen bir rol ve giydirilen bir elbise vardır, onlardan bu rolü oynamaları bu elbiseyi giymeleri beklenir. Onlar bu rolü oynamasalar, o elbiseyi giymeseler de, o oyunu oynuyor, o elbiseyi giyiyor kabul edilirler ve ilişkiler ona göre belirlenir. Belirlenen bu konuma göre yargılanır, ödüllenir veya cezalandırılır. Artık onlara istemese de, bir kimlik giydirilmiştir. Bu sonuç onları iki durumdan birini seçmeye mecbur eder. Ya savunmacı olacaklardır; kendilerinin böyle bir kimliğe sahip olmadıklarının delillerini ortaya koymaya çalışacaklar, kendilerinin ne/kim olduğunu ispatlamaya çalışacaklardır; ya da saldırgan olacaklar; kendisine zorla giydirilen kimliği, yırtıp parçalamaya çalışacak, anarşistliği oynayacaktır. Her iki durumda da kendisinden "yapması" istenileni yapmış olacaktır. İster savunmacı, ister saldırgan olsun, her iki durumda da kendisini tanımlamış olmayacaktır. Birinci durumda, antitez durumda olacağından, sadece dayatılan argümanlara cevap vermek zorunluluğundan dolayı (çünkü yaptıklarıyla medyanın ve hakim otoritenin gündeminden düşmeyecek veya düşürülmeyecektir), ancak yıktığının yerinde yeni bir yapı koyamayacaktır. Çünkü mesaisini yıkmak üzerine kurduğundan, yıkması gerekeni yıktığında çırılçıplak kalacaktır. Bu süreç onları (gerek savunmacı, gerekse saldırgan olsun) sonunda giydirilmiş kimlikleri meşrulaştırmaya dek götürecek bir yola girmelerine yol açar. Giydirilmiş kimlikleri reddeden kişilerin bu iki durumdan bağımsız bir konum belirlemeleri mümkün değil midir gibi bir soru elbette sorulabilir. Ancak bunun cevabını vermek, soruyu sormak kadar kolay değildir. Teorik olarak, elbette farklı bir yol izlemek, farklı bir konumda bulunmak mümkün görülebilir. Ancak konunun teorik değil, pratik analizlerinin yapıldığında çok az kişinin bu kısır döngünün dışına çıkarak kendini tanımlayabildiğine şahit olunmaktadır. Bu kişilerin bunu nasıl başardıkları, ayrı bir yazı konusu olmakla beraber, burada söylenebilecek şey bu insanların tepkisellikten uzak bir tavır içinde bulunduklarıdır. Kervanın yürümesi, onların da yürümesini gerekli kılmamaktadır. Yapılmasını gerekli gördükleri İlâhi vahye sırtını dönmüş bir dünyada, bütün kavramlar yeniden tanımlanmıştı. Dolayısıyla, bu toplumun İsrailoğulları ve "lanetlileri" de hem şekil hem de kimlik değiştirmişti. Yüzyıl öncesi dönemin "lanetlileri" ve "İsrailoğulları" Yahudiler iken, yahudiler bu dönemin efendileri olmuşlardı. Bu dönemin "lanetlileri" ve "İsrailoğulları, artık kendini "Müslüman olarak tanımlayan topluluklar şeklinde ilan edilmişlerdi. Müslümanlar, hem kendilerinin çoğunlukta bulunduğu ülkeler de, hem de tüm yeryüzüne dağılmış, güçlü-güçsüz bütün ülkelerde "lanetli", "zenci" muamelesine tabi tutuluyorlardı. Çağdaş İsrailoğulları artık onlardı. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder