17 Temmuz 2012 Salı

KURAN ile ARKADAŞ OLMAK



Kur’an anlaşılsın ve yaşanılsın diye gönderilmiş bir kitaptır. Ancak çok uzun yıllardır, sadece sevap kazanmak veya ölülerin arkasından günahlarının affedilmesi için okuna gelmektedir. Kur’an’ın Mushaf olarak korunmasının  ve Arapça metninden de okunmasını çok önemlidir. Ancak bu mealiyle birlikte okunmasının daha anlamlı olacaktır. Çünkü bu ilahi kelam, kendisine inananların zihinlerini yeniden inşa etmek ve hayatlarını düzenlemek için gelmiştir. Bunun gerçekleşebilmesi için de O’nun anlayarak okunması gerekir.

Kur’an, Zuhruf Suresi 44. ayetteona uyup uymayacağımızdan sorumlu olduğumuzu” söylüyor. Bu hem nebi hem de bizler için geçerlidir.  Bilmediğimiz, okumadığımız, anlamadığımız şeyden  nasıl sorumlu olabiliriz? Veya böyle bir sorumluluğun ne tür karşılığı veya nasıl bir yansıması olabilir ki... Bu nedenle onu anlayarak okumak her müminin üzerine bir zorunlu gerekliliktir.

Müslümanlık, Müslümanlardan değil Kurandan öğrenilmelidir. Kurana eş olarak bir çok ileveler ile günümüz islamı içinden çıkılmaz bir hal almıştır.Geleneksel din anlayışı Bizleri Kur’an’dan uzaklaştırmıştır.

Hatim dediğimiz şeyi ille de Arapçasını okuyarak yapmak durumunda değiliz. Bir Kur’an mealini okuyarak da yapabiliriz. İkisini bir gerçekleştirerek de yapılabilinir... Rabbimizin bizim emeklerimizi zayi etmeyecektir.. Geleneksel din algısı maalesef insanımızı Kur’an’dan uzaklaştırmış, ona şekilci bir anlayışla yaklaşmışız. Onu güzel ciltler ve çantalar içinde saklayarak saygı gösterdiğimizi sanıyoruz. Aslında onu altın kafeslerde hapsettiğimizi, asıl saygısızlığı onu hayatımızdan uzaklaştırarak yaptığımızı hesap edemiyoruz. Onun hayat kitabı olduğunu unutuyoruz.

 Bizlere düşen görevlerden biri adeta “Kuran'la nasıl arkadaş oluruz” yani okuyup anlayabiliriz olmalıdır. Gerçekten her bir insanın onunla arkadaş olması gerekir. Zaten onunla arkadaş olursak onun bize açılacağını, ondan daha çok istifade edeceğimizi görürüz. Ancak onunla arkadaş olmak hemen bir çırpıda gerçekleşmiyor. Biz sıradan arkadaşlıklarımız için bile pek çok emek harcıyoruz. Bu açıdan Kur’an ile arkadaş  olmamız ve arkadaşlığımızın kalıcı olması için bazı adımlar atmamız gerekir.

Bu adım çerçevesinde, öncelikle zihinsel olarak onu okumaya hazır olmamız gerekir. Okuduğumuz metnin sıradan herhangi yazarın kitabı olmadığını, Allah’ın kelamı olduğunu bilmemiz gerekir. Yine bilmemiz gerekir ki, bir Kur’an meali okumak Allah ile tek taraflı da olsa bir konuşmadır. Bunun farkında olarak onu okumaya başlamak önemlidir. Aynı zamanda elimizdeki kitabın bugün bize inmediğini, ilk muhataplarının bizler olmadığımızı, Mekke ve çevresindekilere Arapça bir lisan ile sözlü olarak indiğini, ancak mesajının da tüm insanları kapsadığını bilmemiz ve bu idrak ile bugün bize iniyormuş bilinciyle okumamız gerekir.

Yeter ki okumaya başlayalım, sorun gibi görününler çok çabuk çözülür.


Kuran anlamada bir diğer önemli çerçeve de,  Kur’an’ın üslubu, özellikleri, indiği ortamın konumu ve ilk muhataplarının din ve hayat algıları hakkında bir fikir sahibi olmamız gerekir. Böyle bir temel üzerinden okuduğumuzda onunla daha rahat arkadaşlık kurabilir, onun nurundan daha çok aydınlanabiliriz. Bu söylediklerimizden kastımız, ciltler dolusu kitap okumak değil, bugün için her yerde bulabileceğimiz basit bilgilere ulaşmaktır. Biraz sabırlı olduğumuzda, okuma ısrarını sürdürdüğümüzde zihnimizde yeni pencereler açıldığını fark edeceğiz.
***

Allah’ın Resulünün vefatından sonra Müslümanlar çok parlak dönemler yaşadıkları gibi, çok sıkıntılı  dönemler de yaşadılar. Özellikle ilk on yıllar büyük sıkıntılar yaşandı. Devletin sınırları bir kaç yıl içinde inanılmaz şekilde büyüdü. Arap yarımadasının sakinleri kadim kültürlerle tanışıp, onun etkisi altında kaldılar. Bir asimilasyon ve yabancılaşma süreci başladı. Yeni fethedilen bölgelere yeterli öğretmen veya İslamı anlatacak görevliler gönderilemedi. Bir yandan fetihler, bir yandan iç çatışmalar ve ayaklanmalar, çok kısa bir zaman içerisindeSon nebinin arkadaşlarının pek çoğunun ahirete göçmesine veya inzivaya çekilmesine neden oldu. Müslümanlar birbirine düştü. Acı olaylar yaşandı. Arkasından Emevi iktidarının cahiliye asabiyesini teşvik eden ve cahiliyetin kader anlayışını egemen anlayış haline getiren dönemi başladı.

İnsanın özgür iradesini reddeden ve insanı, rüzgârın önündeki bir yaprak gibi aciz olarak resmeden cahiliyenin  cebriyeci kader anlayışı egemen kılınmaya çalışıldı. Sınırlı sayıdaki alimlerin çabası bu durumu değiştirmeye yetmedi. Üstelik Kur’an da metin olarak bugünkü gibi herkesin ulaşabileceği yaygınlıkta bulunmuyordu. Kur’an’ın o dönem toplumsal hayattaki yeri sadece salçatlarda okunmayla sınırlıydı. Mushaf dediğimiz Kur’an metni ancak belli başlı camilerde bulunuyordu. Hafızlık kurumu da iç sıkıntılar nedeniyle yaygınlaşamamıştı. İnsanlar ancak namazda okuyacak kadar onunla muhataptılar. Üstelik anlamı üzerinde de yoğunlaşılamıyordu.

Halka mal olmuş bir Kur’an algısı söz konusu değildi.

Bir taraftan büyüdü ama Kuran Mesajı yeterince iletilmedi. Bu devlet, dünya coğrafyasının neredeyse üçte birine karşılık gelen bir imparatorluk haline gelmişti ve yüzlerce dil konuşuluyordu ve insanların daha yakın zamanlara kadar Kur’an’ın mesajını kendi dillerinde okuma imkanları yoktu. Din adamlarının aktardıklarıyla yetinmek durumundaydılar. Şuan üzüldüğümüz bugünkü manzara aslında eskiye göre çok kötü bir durum değildir. Bu durum, hem İslami bilinç için hem de Kuran ile arkadaşlık için geçerlidir. Yakın bir zamana kadar neredeyse Son nebinin vefatından kısa bir sonradan itibaren Kur’an’ın anlaşılması konusu hiç gündeme gelmedi. Din âlimi denilenlerin anlattıklarıyla sınırlıydı. Yazılan tefsirlerde dar çerçevedeki medreselerde ancak yansıma bulabiliyordu. Halka mal olmuş bir Kur’an algısı sözkonusu değildi.

Günümüzde bile bu algı değişmemiştir. Bir çok melerde bu algı yansımalarını görebilmekteyiz. Bunun pek çok sebebi var. Üstelik bu, çok kötü bir durum da değildir. Bizi daha çok sorgulamaya ve araştırmaya sevk etmektedir. Ancak tercümenin ve 1500 yıllık farklı anlayışların olduğu bir yerde bunlar çok normaldir. Bu zaman dilimi içinde yeni kavramlar oluşmuş, var olanların içi boşaltılarak yeniden doldurulmuş, Allah, din, risalet ve ahiret algımızda önemli değişiklikler meydana gelmiş, bunlar kelimelere ve sözlere yansımıştı. Dolayısıyla bu anlayışların Kur’an kelime ve deyimlerine etkisinin olmaması düşünülemez. Böyle olduğu içindir bu farklılıkların hepsi karşımıza meal olarak yansımaktadır. Ancak buna rağmen mealler bize, dinin hakikati hakkında en doğru şeyleri söyleyen metinlerdir. Allah, risalet, ahiret ve kendimiz hakkında en yalın ifadeleri yine onlarda bulabiliriz.

Kuran ve mealler deniz gibidir kir ve pis barındırmaz. Güncel okuyan zihin, sorgulama ile ön kabullerini, ataları üzerine uyar bulduğu bu yanlış din algısını fark eder. Yeter ki sorgulamacı bir anlayışa sahip olalım. Zihnimiz, algımız ve çevremiz ne kadar sorunlu olursa olsun, usulüne uygun şekilde Kur’an mealini okumaya devam ettiğimiz sürece bunların pek çoğundan arındığımızı fark ederiz. Meallerdeki bu farklılık bizi daha çok meal okumaya ve okuduklarımız üzerinde düşünmeye yöneltmelidir.

Kur’anı anlamanın önündeki en önemli engel kendi zihinsel algımızdır. Geleneksel din algısı, modern batı düşüncesi ve batini dini anlayışlar, mezhebi ve siyasi algılar gibi pek çok şey önümüze engeller çıkarabilir, Kur’an ile aramıza duvarlar oluşturabilir. Dediğimiz gibi en önemli engel kendi algımızdır. Onu okumaya ihtiyaç hissettiğimizde bütün engeller anlamsızlaşacaktır. Önemli olan onun farkına varmaktır. Onun varlık nedenini ve nazil ediliş gerekçesini kavramaktır. Bunlar gerçekleştiğinde ancak okuma gerçekleşir. O zaman engel dediğimiz şeylerin buharlaştığını görürüz.

 Kur’an’ın insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için geldiğini bilmemiz gerekir. Kur’ani algının egemen olmadığı dünya karanlık bir dünyadır.Kuranda karanlıklardan çıkarmak için gelmiştir. Bizler Kuranı anlamaya başladığımız gece bizim, kadir gecemizdir. Artık andınlanana kadar ruh ve güç bizlere inmeye başlıyacaktır. Eğer karanlıkta isek bize  zulüm egemen olmuş demektir. Düne ve bugüne baktığımızda bunu çok açık olarak görürüz. Bugünden sonrasının bu zulümattan kurtulabilmesi için Kur’an önerdiği ilkelerin, ahlak ve adalet anlayışının ortaya çıkarılması gerekir. Bunun için de Kur’ana yönelmek gerekmektedir. Aklın ve vahyin rehberliğinde, insanı, eşyayı, evreni/dünyayı yeniden okumak ve anlamak yapacağımız ilk iş olmalıdır. Bu da ancak Kur’an ile olur. Ama okunup anlaşılan bir Kur’an ile...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder