16 Temmuz 2012 Pazartesi

Kuranın DİN Algısı

 


Din algısı, eski çağlardan günümüze kadar değişime uğramış, bir din kültürü, çok din kültürüne dönmüştür. İnsanoğlunun sosyal ilişkilerde din olgusunu eriterek, kendi yaşam biçimine ya da çıkarına alet ettiğini söyleyebiliriz. Bu anlayışa itiraz olarak gelişen vahiy dini, kaynaklara dönüş, kitabına uydurmak değil de kitaba uygun yaşamak gibi, vahiyle yaşanan hayatın şekillenebileceğini düşünenler de dini sert ve zaman zaman karşılığı olmayan yaptırım olarak toplumlara dayatmıştır.

Dini bir nevi emirler manzumesi, yapılması zaruri vazifeler deklare eden bir yasa kitabı olarak görenler, yaşadığı hayatı okumadan, kitabı okuyan ve onun dışında topluma, doğaya insana karşı fikri olmadan, topluma rol biçmeye çalışan, yaşadığı sosyal çevreye yabancı ve problemli kişilikler olarak varolmaktadırlar.
Kuran da birçok yerde geçen ‘din’ sözcüğü, Rum Suresi'nde geçtiği anlamıyla adeta kavramsal olarak kendini açıklayıcı niteliktedir. Bu surede temel alınacak ‘din’ kavramı anlayışı ile diğer ayetlerde geçen din teriminin anlam dünyasını keşfedebiliriz.

"Şu halde bütün benliğinle, dine yönel ; Allahın fıtratına… insanlık o fıtrat üzerinedir. Allah’ın fıtratında bir değişme göremezsin. İşte gerçek din budur… (Rum-30)"

Ayetteki son cümle, önceki ayetlerde bir din tanımlaması yapıldığını gösteriyor. Allahın fıtratı, yaratması, dinin özü üzerine olan temelleri Rum Suresi bütünlüğünde önceki ayetler üzerinden takip edebiliriz. Dinin kavramsal açıklamalarının yanında surelere bütüncül bakışın da, vahyi doğru algılayabilmede önemli bir metodtur.. Hatta bazen kavramların kökenine inerek, surenin bütünlüğünden kopma ihtimali de mevcuttur. Bu bağlamda sure üzerinden geriye doğru bir dönüş yaparsak; 20. Ayetten itibaren Allah sürekli yaratıcılığını (fıtratını), ayetler (işaretler) olarak tanımlamaktadır :

"Sizi topraktan yaratması…, sizin için nefislerinizden, kendilerine ısınasınız diye eşler yaratması ve aranızda sevgi ve şefkat var etmesi…  göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu da… ,  hem gece hem gündüz uyumanız ve engin cömertliğinden nasip aramanız da…, size şimşekler çaktırarak korku, gökten yağmurlar yağdırıp bununla ölü toprakları canlandırıp umut vermesi de… göğün ve yerin onun emriyle durması da Allah’ın ayetlerindendir. (Rum 20- 25)"

Ve bu ayetlerin hemen hepsinin sonunda da ‘bunda aklını kullanan toplumlar için büyük ibretler vardır’ ifadesi ya da benzeşir şekilde akıl yürütmenin önemi zikredilmektedir. Buraya kadar bakınca şu anlatım dili öne çıkabilir : ‘görüyor musunuz Allah ne büyük bir yaratıcı, bizi yarattı, bize eşler verdi, dünyada birçok  güzellikleri de bizim için varetti.’ Kurana parçalı bakış, vahyin hangi ana tema üzerinden şekillendiğinin üstünü örtebiliyor. Elbette Allah'ın yaratıcı gücü önemlidir ve bunu zikretmek gerekir. Ama ayetlerin sonunda da belirtildiği gibi bizi akıl işletmeye yönelterek, vahyi yaşam alanına tatbikinin önemi de ortaya çıkıyor. Allah'a sınırsız kutsiyeti tek referans alıp, toplumsal boyutu ıskalamak, din ile hayattan kopuk metafiziksel ilişkiye girme ihtiyacı duyuyor insan. Böylesi bir büyük yaratıcının karşısında da gene toplumsal algıdan kopuk bir ibadet ritüeli öne çıkarak, salt soyut bir yaratıcıya olan görevi yerine getirmek tek anlam olarak karşımıza çıkıyor. Allah ile muteal (aşkın) bir ilişkiye girme ihtiyacı peygamberlerin de dahil bir çok inanç sahibi insanın isteği. Örneğin :

"Ne zaman ki, Musa, mikatımıza geldi, Rabbi ona kelâmıyla ihsanda bulundu. "Ey Rabbim, göster bana kendini de bakayım sana". dedi. Rabbi ona buyurdu ki; "Beni katiyyen göremezsin ve lâkin dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sonra sen de beni göreceksin". (Araf- 143)"

Hz. Musa'da bu ayette işaret edildiği gibi kalbi tatmin olması için yaratıcısını görme isteği duyuyor. Ama aldığı cevap çok manidar : Allah’ı kendi yaşam boyutunun dışında değil, bizzat hayatın içinde , somut gerçekliğin ortasında ara. yaşamın içinde var kıl. O nun işaretlerini takip et ve bu işaretlerin içinden tanımla. Dağa bak !

Rum Suresi'ndeki ayetleri de bu minvalde okumak gerekir. Mesela farklı ten renginin ve dillerin Allah'ın ayeti (işareti) olduğunu söylüyor. Yani Allahın Kuranın iniş zamanında sadece köle olan zeydin ismini Kuranda anması, Allah'ın ayetinin toplumda karşılık bulmasıdır. Allah'ın varlığını, gücünü, otoritesini ve en önemlisi fıtratını koruma, idame ettirme çabasıdır. Bu, dini hayatın içinde okuyamama ve hep yaşanılan düzlemin dışında dinsel kutsiyetler oluşturma, bu gerçekliği pratiğimize tatbik edememe ve gerçeklere yabancılaşmayı getiriyor. Bugün anadil konusunda çırpınan Kürt halkını savunmak, bir bölücülük çıkarmak değil, Allah'ın ayetini savunmak olduğunu günümüz Müslüman algısı düşünemiyor. Çünkü tek bir odak öne çıkartılmış ve onun üzerinden dinin kutsalı belirlenmiş. Allah'ın yaratıcı gücü bize nasıl bir yaşam modeli oluşturmamız gerektiği konusunda bir anlam dünyası sunmuyor da sadece onun bu gücünü kutsamanın din dediğimiz olgunun kendisi olduğu varsayımını doğruyor.

"Göklerde ve yerde kim varsa hepsi O’nundur. Hepsi O’na divan durmaktadır. Yaratmayı başlatan O’dur. Sonra sürekli yaratan O’dur. Çünkü bu O’nun için çok kolaydır. Göklerin ve yerin görkemio’na aittir. O çok güçlü, çok bilgedir. (Rum/ 26-27)"

26. ve 27 ayetlerde Allah’ın sahiplik kapsamının sınırsızlığına vurgu yapması, yeryüzünde olası sahiplenmeden doğan iktidar kurma çabalarına ne kadar karşı olduğunun da en bariz göstergesidir. Sahip olduğu her şeyi yarattığı için sürekli bir şekilde var kıldığını ve bunun kendisine çok kolay geldiğini ifade etmekte. Bütün görkemin, bilginin ve gücün kendisinde olduğunu ifade ederek, insanlar arasında bu noktalar üzerinden hakimiyet kurmak isteyenlere cevap vermekte. 28. Ayet zaten Allah'ın kimleri kastettiğini çok açık bir şekilde betimlemektedir.

"Allah size kendinizden bir misal vermektedir: Size verdiğimiz rızıklarda, emrinizde bulunan kölelerinizin de eşit surette hak sahibi olmalarına razı olur ve birbirinizi saydığınız gibi bu ortaklarınızı sayar mısınız ? Düşünen millete ayetleri böylece uzun uzadıya açıklarız." (Rum/28) 

Burada Allah'ın yarattıkları üzerinde sahiplik iddia edip, toplumda otorite kuran Kureyş oligarşisinin hedef alındığı aşikar. Bu ayete kadar her şeyi kendiyle özdeşleştiren ve en sonunda her ne varsa kendisine ait olduğunu söyleyen Allah, kendi dışında iktidar oluşturanlara anlatmak istediği gerçeklik yanlış anlaşılmaya müsaittir. "Siz köleleştirdiğiniz insanlarla nasıl eşit olmak, onlarla birlikte yaşamak, iktidarınıza ortaklık kurmak istemiyorsanız, her şeyin asıl sahibi olan Allah ile nasıl da yeryüzünün sahipliği ve otoritesi konusunda ortak olabileceğinizi sanıyorsunuz" anlamı vardır ve bunun üzerine de ayetin sonunda belirtildiği gibi, ‘düşünülmesi’ gerekir. Bizlerin ayetten çıkardığımız sonuç, her şeyin bir tek sahibi ve otoritesi vardır ve o insanları (Fussulet-10), ( Nahl- 71) de olduğu gibi eşit kılmak istemektedir. Eşitler arasında eşitsizlik oluşturanlar, sahiplik içgüdüsüyle Tanrılık taslama ihtiyacı hissetmektedir. İşte o yüzden 30. ayetteki Allah'ın fıtratına, yani herkesin eşit ve bir olduğu ontolojik düzlemin toplumsal boyutuna dönmek dinin özüdür. İnsan ve onun dili, rengi gibi farklı yansımaları Allah'ın ayetidir ve eşitliği sağlama aracıdır. Doğa; yer altı ve yerüstü kaynakları ile bir yaratıcıya aittir ki onun yaratımı süreklidir, öyleyse yeryüzünde bu vasfa bürünmeye çalışan kesimlerin çabaları beyhudedir. Çünkü topluma bizimdir diye sundukları her ne varsa, onların varlık kökeni Allah’a aittir. Akıl sahiplerine düşen de bu iddia sahiplerini ortadan kaldırıp, Allah'ın fıtratında tüm insanları birliğe ve eşitliğe çağırmaktır. Yoksa, Allah'ın bu ayetle birlikte varolan eşitsizliği onayladığı anlamını çıkarmak, Kuran üzerine düşünmemektir. Ve bu ayetlerle birlikte anlaşılması gereken otorite biçimi de insanların nimeti ve yönetimi paylaşımda ortaklık kurarak, kendi aralarında Allah'ın nimetinden fazlasını edinip iktidar olmak isteyenleri engellemektir ve Allah'ın otoritesi dediğimiz şey de anladığım biçimiyle beşeri bir otoritenin olmadığı, ortaklığın ve eşitliğin olduğu toplumsal düzendir.

Ancak bu bakış açısıyla Kur'an'da geçen din kavramanın neleri amaçladığını anlayabiliriz. İşte o zaman ‘senin dinin sana benim dinim bana’ ayetini 'eşitliğin dünya tasavvuru bana, eşitsizliğin dünya tasavvuru sana' aittir düzleminde anlamak ve ‘din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın’ ayetinin de eşit bir dünyanın kurulması için savaşmak olduğu anlamı zihnimizde berrak bir şekilde yer bulabilir. Ya da Fatiha Suresi'nde geçtiği üzere ‘din gününün sahibi’, yani eşitliğin ve ortak yaşamın sahibi anlamı oturur.

Dini yaşamın dışına taşıran anlatım biçimleriyle kurgulamaya çalışanlar, sosyal düzende büyük bir boşluk oluşturmaktadırlar. Bu boşluğu da dönemin sosyal, siyasal, ekonomik yapıları belirlemektedir. Biz Müslümanlara da kendi kanaat önderleri tarafından bu yapılar kabul ettirilerek kaderciliğe mahkum ettirilmekte ve ibadet yaptığımızı zannettiğimiz her alanı iktidar sahiplerinin heveslerini çoğaltan bir düzene hizmet eder hale getirmekteyiz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder