10 Temmuz 2012 Salı

TEVBE 122. ayet incelemesi

 


Kuran, kendine şirk koşmadan inanalar için için hem bilim hem de iman objesi; diğer insanlar için ise bilgi objesidir.

Şimdi inceleyeceğimiz ayet, İslamın içinde olduklarını zanneden Ehli kitabın, din sınıfı oluşturmaya ilişkin bir emir olarak telakki ettiği ayettir. Bu ayetin bir ön değerlendirmesinde bulunacağız.

“İnananların hepsi toptan sefere çıkacak değillerdi. Ama her kabileden bir cemaatin dini iyice öğrenmeleri ve dönüp kavimlerine geldiklerinde, sakınmaları umuduyla onları uyarmaları için sefere çıkmaları gerekmez miydi?” TEVBE - 122 


1.İslâm dininin Arap yarımadasına hızla yayılması nedeniyle, buralarda dini öğretecek uzman kişilere olan taleplerde patlama meydana gelmiş; gönderilen görevliler nedeniyle Medine’de Hz. Nebi’in çevresinde bir zafiyet riski ortaya çıkmıştı.

2. Hz. Nebi’in çevre kabilelere uzman insan göndermesi çok tehlikeliydi. İslâm’a yönelik sempatinin yanında düşmanlık da ivme kazanmıştı. Özellikle kabilelere kuran mesajını ulaştırırken şehit edilen eğitimci müslümanlar, Hz. Nebi ve diğer müslümanların ruh dünyasında kanayan yaralar açmıştı.

3.Müslüman olan kabilelere mensup insanlar gerek münferiden gerekse heyetler halinde Medine’ye akın ediyor; burada geçici de olsa yerleşiyor ve zengin-yoksul bütün gelen gidenleri ağırlamak Hz. Nebi ve onun yakın çevresine düşüyordu.

4.Medine’ye akın eden insanlar, kendi iş ve uğraşlarını bırakıyorlardı. Bu durum tabîî olarak bölgenin istikrarı ve her alanda güçlenmesi açısından bir zafiyet sebebiolabilirdi.

İnsanların müslüman olması, onlara ekstra bir zahmet getirmişti . Ayet-i Celîle böyle bir ortamda nazil olmuş ve muhtelif kabilelere mensup müslümanların, gerek merak gerekse İslâm’a dair bir şeyler öğrenmek üzere ferdî veya heyetler halinde kendi bölgelerini boşaltıp Medine’ye yığınak yapmalarına veya Hz. Nebi’in her tarafa uzman öğreticiler göndermesine gerek olmadığını vurgulayarak alternatif bir uygulamayı yürürlüğe koymuştur: Çevre veya uzak kabilelere mensup yeni müslümanlar veya İslâm’a dair bir şeyler öğrenmek isteyen diğer kabileler örgütlü davranacaklar; kendi içlerinden ehliyetli temsilciler seçerek bunları Medine’ye gönderecekler, bunlar Hz. Nebi ile görüşecekler, İslâm’la ilgili hak ve sorumluluklarını öğrenecekler; zamanı geldiği zaman da kabilelerine dönerek olup biteni ve bildiklerini temsilcisi olduğu insanlara anlatacaklar.

Bu uygulama ile bireyin yerine grup konulmakta ve bu şekilde bireysel değil, toplumsal bir önderlik gerçekleşmektedir. Hiç kimse şüphe edemez ki, özellikle de yeni davetin hareket alanında, toplumsal önderlik bireysel önderlikten çok daha üstündür. Özellikle de içerisinde radyo ve televizyon gibi iletişim araçlarının bulunmadığı bir zaman diliminde, bir grup insana tebliğ edilirken, davetin toplumsal eylem olarak sunulması bireysel bir eylem olarak tebliğ edilmesinden daha kuvvetlidir. Yeni davet yolunda çalışan, bizzat içerisinden geldiği ve onunla yakınlık, akrabalık ve aynı vatanı paylaşma bağlarıyla bağlı olduğu topluluk içerisinde görevini yapan grup, davetin başarıya ulaşmasında, durumu ne olursa olsun tek bireyden daha güçlü ve etkin olur.

Dışarıdan tebliğ için gelen kişi, insanların onunla, onun da bu insanlarla kaynaşması/tanışması ve güven duygusunun oluşması için, uzunca bir zamana ihtiyaç vardır. Bu işler herhangi bir çevrede yetişen, aile ve aşiretinin geçimini düşünmek zorunda kalan bir kişi ile hiçbir zaman gerçekleşemez. Davetçi ile davet edilenler arasındaki bağ, tarih boyunca ortaya çıkan ilahi mesajlardan bahsetmek suretiyle, Kur'ân'ın uzunca temas ettiği meselelerdendir. Gönderilen her peygamber içerisinde büyüdüğü ve yetiştiği topluma gönderilmiştir. Muhammed (s)'den başka hiçbir Nebi, bütün insanlara gönderilmiş değildir. Gönderilen her nebi kendilerine açıklamalarda bulunmak için kendi toplumunun diliyle gönderilmiştir. Bu kuvvetli bağ, Nebiyi, kendi kavminin hidayeti için daha itinalı olmaya sevk etmektedir. Yoluna bir takım engeller konulduğunda ve bazı problemlerle mücadele etmek zorunda kaldığında, Nebinin kalbine ümitsizlik girmemekte ve o daveti yayılıp amaçları gerçekleşene dek yoluna devam etmektedir.

Ayet "onlardan her bir cemaat için bir grubun sefere çıkması gerekmez miydi?" demektedir. Bundan anlıyoruz ki, istenilen, her bir yerleşim birimi veya insan topluluğu ya da cemaat için, kendilerine mensup fertlerden müteşekkil bir grubun veya topluluğun sefere çıkmasıdır. Bu grup ya kendiliğinden veya seçim için vazedilen bir takım şartlara uygun olarak diğer fertlerin seçimiyle ortaya çıkabilir. Bahsi geçen bu grup dini iyice incelemek/anlamak, yani asli vatana ve liderlik merkezine yeni davet için gitmek üzere yola çıkıyorlardı. Burada dini anlamak (tefakkuh) kesinlikle fıkıh kitaplarını araştırmak anlamına gelmiyor. Çünkü Son Nebi devrinde bu tür kitaplar mevcut değildi. Bu kitaplar daha sonra, iki asır sonra sonra ortaya çıkmıştır. Burada anlamak (tefakkuh) eylemi, kendisine nazil olan ve vahyedilen Kur'ân'a çağırmasına istinaden, Hz. Muhammed'in davet ettiği İslâmî sistemle alakalıdır. Anlama sadece, Kur'ân'ın kendisine çağırdığı konularda, ince bilgi ve derin anlayış sahibi olmak demektir. Kur'ân insanlara hidayet için gönderilmiştir. Kur'ân zararlı her şeye savaş açmış ve faydalı her türlü şeye davet etmiştir.

Kur'ân anlaşılmak için inmiştir ve onun “tenzîl” niteliği, Allah’ın insanlığa “tenezzülü”nü yansıtmaktadır. Kur'ân bir yandan tenzîl olunurken yani bizlerin istifadesine sunulurken, aynı zamanda da idrakimize indirgenmiş bir kitaptır. Ancak, bu teorik tespit bizim yapacağımız çalışmalarda öldürücü ve tembelleştiricibir afyon fonksiyonu icra etmemelidir. Madem ki Kur'ân, bir müslüman için hem bilgi hem de iman objesidir, o halde hiç olmazsa diğer kitaplar kadar ciddiye alınarak okunmaya değmez mi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder