Arap dilinin ilginç kelimelerinden biri olan ‘nifak’ın kök fiili ne-fe-qa, bir şeye rağbet çok olmak, alış verişin çok olması; tükenmek, azalmak; ruhun çıkması; azık tükenmek, tavşan deliğinden çıkmak ya da deliğine girmek gibi anlamlara gelmektedir. İlginç olan, ‘infak’la ‘nifak’ın aynı kökten türemiş olmasıdır. Halbuki infakla nifak birbiriyle alakasız, hatta birbiriyle zıttır. Şu var ki, infak kelimesi, ‘if’al’ vezninden yani ‘en-fe-qa’ kalıbından türerken, nifak ve münafık kelimeleri ‘nâ-fe-qa’ vezninden elde edilmektedir. ‘Nifak’ kelimesi, ‘münafıklık’ anlamı yanısıra, ihtiyaçlara sarf olunan şey anlamına da gelmektedir.

Nifak kelime olarak, dışarıya içindekinin zıddını yansıtmak, olduğundan başka türlü görünmek demektir. Arap tavşanı (tarla faresi de deniyor) iki delik ediniyor, birini gizli tutuyor, tehlike anında, yüzeye yakın bir yerde kazıp gizli tuttuğu ikinci delikten çıkıp gidiyor ve dolayısıyla, ona gelen düşman, izini bulamıyor. Bu durumu Araplar ‘nâ-fe-qa’ fiiliyle anlatıyor.

Rağıb İsfehani ‘nifak’ı, “Şeriata bir kapıdan girmek ve bir başka kapıdan çıkmak” diye tanımlamaktadır. Bu nedenle Kur’an “münafıklar fasıkların ta kendileridir” buyurmaktadır, yani onlar “Şeriat’dan çıkan kimseler”dir.

Kur’an’da kavram ve konu olarak ‘nifak’ Bakara, Al-i İmran, Nisa, Enfal, Tevbe, Nur, Ahzap, Haşr, Fetih, Münafikun gibi Medenî surelerde işlenmektedir.

Malum olduğu üzere, İslamî tebliğin Mekke döneminde nifak diye bir olgu, ‘münafık’ adında bir insan tipi bulunmamaktadır. Nedeni basittir: Mekke döneminde Rasulullah (a.s). toplum beyninde bir otorite değildi. İslam’ı kabul etmek zorlu bir iş, bedeli oldukça ağır olan iradî bir seçimdi. İnsanlar ya tamamen iman etmekte, ya da hiç iman etmemekteydiler. İman eden mü’minler (Hucurat suresindeki tanımlamayla, “kalplerine iman tam olarak yerleşmiş” bulunanlar), iman etme yönünde değil, etmeme doğrultusunda icbar ediliyorlar, pek büyük sıkıntı ve işkencelere maruz kalıyorlar, kelimenin tam anlamıyla, imanlarının bedelini ödüyorlardı. Bu da bize, bedeli ödenmemiş imanın iman olmadığı yolunda bir ders vermektedir. Mekke’de, can güvenliği olmayan kimsesiz mü’minler bile, ölümleri pahasına iman etmişler, imanı hiçbir şeye değişmemişlerdi. Ölüm tehlikesine karşı çok az kere imanlarını gizlemek zorunda kalmışlarsa da, imanlarından hiçbir şey eksilmemişti. İslam’ı din olarak kabul etmenin bir ölüm-kalım meselesi olduğu böyle bir vasatta, mü’minlerin içinden, iki yüzlülük yapacak, nifak çıkartacak birilerinin çıkması elbette beklenemezdi.

Mekke döneminde nifak hareketinin oluşmamasının önemli bir nedeni de şudur: [private]Mekke müşrikleri ilk başlarda Muhammed (a.s)’ı gereği kadar ciddiye almadılar. Mekke sokaklarında Peygamber (a.s)la karşılaşınca, birbirlerini dürterek: “Allah’ın gönderdiği peygamber bu mu?!” diyerek alay etmeleri (25/Furkan, 41) bunu göstermektedir. Aslında bu, öteden beri kafir kavimlerin sünnetidir. Bütün peygamberler bu şekilde küçümsenmişlerdir. (Bkz. 6/En’am, 10; 13/Ra’d, 32; 15/Hıcr, 10-11 vb..).

“Mekke’nin yetimi”nin güçlenerek şirke dayalı Mekke aristokrasisini ortadan kaldıracağına inanmadıkları, bu dinin ileride başlarına bu kadar ‘büyük belalar’ açacağını kestirememiş oldukları için, nifak yoluyla Nebevî hareketin önünü kesme yoluna gitmediler. İslamî risaleti, bükülmeyecek bir bilek olarak görmedikleri için, onu öpmeyi akıllarından geçirmediler.

Şu halde Mekke dönemi, müslümanlar için dünyevi anlamda refah, zenginlik (nîmet) değil, sataşma, küfür, mahrumiyet, kovulma, taşlanma, hırpalanma, ambargo, işkence, etrafının boşaltılması, can emniyetinin olmaması, kısacası külfet demekti. Bütün bu imtihan safhalarından alınlarının akıyla geçen, her şeye rağmen, Muhammed (a.s)’ın yanını, imanı tercih eden mü’minlerin, “nifak çıkartmaları” hiç kimsenin aklının köşesinden bile geçmezdi.

Hicret sonrası Medine’nin durumu bu bakımdan Mekke’ye hiç benzememektedir. Medine döneminde İslam’ın Nebevî merkezli siyasi bir güç haline gelmesi, kişiliksiz bazı kimselerin ‘nifak’ yolunu seçmelerinde esas belirleyici unsur olmuştu. Medine’de, Arabistan Yarımadası’nın ortasında yeni bir nizam, yepyeni bir hayat kurulmuştu. Eski Yesrib, şimdi ‘Medinetü’n Nebî’ (Peygamber’in Şehri) olmuştu. Artık müslümanlar burada bir otorite olmuşlardı. Bu yeni durum aynı zamanda, altının ateşte eriyip de curufu bir yana, saf altın bir yana ayrışması gibi, şerefli insanlarla, şerefi, develerin üstündeki ticarî emtiası olduğunu açıkça itiraf eden insanların; mü’minlerle kafirlerin, mü’minlerle münafıkların ayrıştığı bir dönem demekti. Hasılı, İslamî otoritenin olduğu yerde nifak da baş göstermektedir. Yani nifak Medine’de, Şehir’de, medeniyetleşildiği yerde ortaya çıkmaktadır. Bunun sebebi de gayet basittir: Peygamber’in Şehri’nde söz Peygamber’den dinleniyordu. Artık müslümanları herkes ‘adam’ yerine koymak mecburiyetindeydi. Medine’nin büyük Yahudi kabileleri bile Rasulullah’la bir sözleşme (vesika) imzalamak zorunda kalmışlardı. Bu vesika, müslümanların, İslam-dışı ve karşıtı güçleri bir anlamda teslim almış olmalarının belgesidir. İşte, İslam’ın tam bir otorite olduğu Medine’de, müslümanları siyasi ve askeri kanalla alt etmekten ümidini kesen kafirler, ya teslim olmak, ya da ‘düşman’ safında yerlerini almak zorundaydılar. Kafirlerin bir kısmı bunu yaptı. Hiçbir zaman canlarının ve mallarının kıymetini bilmezlik(!) etmemiş kimseler olarak, asla böyle bir riski göğüsleyemeyenler ise münafıklar olarak ayrıştılar. Bundan sonra yapılacak en iyi şey, gerçek kimliğini gizleyerek müslümanlardanmış gibi görünmek, asıl ve gerçek inancını devam ettirmekti. Aynı zamanda, dahili ve harici kafir güçlerin müslümanlar aleyhindeki plan ve projelerinin maşaları olacaklardı.

Şunu en başta ve açıklıkla belirtmek gerekir ki, münafıklar kesinlikle mü’min değildir. Çünkü Allah’a iman etmemişlerdir. Sadece maslahat gereği ‘müslüman’ görünürler. Kimlik belgelerinde ‘dini?’ hanesinde ‘müslüman’ yazdırırlar. Müslüman bir cemaatin içinde yer almakta, müslümanların mescidine uğramakta, müslüman gibi selam vermekte, müslümanların gündemlerine (savaş gibi) burunlarını sokmaktadırlar. Hatta bu gündemlerde, çok hararetli bir biçimde, en ciddi çıkışları da yapabilmektedirler. (Mesela, Peygamber’e savaş konusunda bir ayet gelse de savaşsak! çıkışı gibi. Bkz. 47/Muhammed, 20-29). Yani münafıklar, bağlayıcılığı uzak erimli görünen, söylemde parlak fikirlerle müslümanların dertlerine ortakmış gibi yapmaktalar. Kısacası ‘müslümanmış’ gibi davranmaktadırlar. Ama iş ciddiye binip de, kafirlerle savaşılması gündeme geldiğinde asıl renklerini belli etmektedirler.

Kur’an münafıkları “İman ettikten sonra kafir olmak”la suçlar (9/Tevbe, 66; 63/Münafikun, 3). Bunlar aynı zamanda fasık kimselerdir. Çünkü dilcilerin tanımladığı gibi, münafıkın, tarla faresi misali iki kapısı vardır. Birinden müslümanlarla ilgiyi sürdürürken, öteki ve asıl olanından kafirlere yakınlığını korumaktadırlar. Uhud savaşında ordudan ayrılan münafıkları Kur’an “O gün imandan çok küfre yakın olmakla” suçlar (3/Al-i İmran, 167). Münafıkların bu genel sîreti, Ehli Kitab’tan, “Mü’minlere indirilmiş olana günün başlangıcında inanıp, günün sonunda inkar edin” (3/Al-i İmran, 72) diyen gruba ne kadar da benzemektedir! Her iki fırka da bu hareketleriyle, mü’minleri yıpratmak istemektedirler.

Bir insan eğer İslam üzere değilse küfür üzeredir. Bunlar, “Allah hakkında kötü zan sahibi” olmak bakımından müşriklerle aynıdırlar (48/Fetih, 6). Müşrik erkek ve kadınların, münafık erkek ve kadınların Allah hakkında kötü zan sahibi olmaları, O’nu gereği gibi takdir edememeleri, tam bir tevhid akidesine sahip olamamaları, Allah’ın uluhiyetini, otoritesini, kısacası Allah’ın Allahlığını başka birtakım sanal tanrılarla paylaştırmalarıdır. Bu açıdan münafıklarla müşrikler arasında bir fark bulunmamaktadır.

Münafıklar Medine’de Rasulullah’a gelerek, “Şahitlik ederiz ki sen Allah’ın Rasulü’sün” diyorlar. Allah ise onların bu şehadetlerini tekzip edip yüzlerine çarpıyor (63/Münafikûn, 1). Yalan söylediklerini, sahtekar olduklarını dünya aleme ilan ediyor. Mürai, iki yüzlü sahtekarlar! Arz’ın üzerinde debelenen en sefil yaratıklar! Her zaman iki arada bir derede kalmaya mahkum kişiliksiz, Kur’an’ın enfes benzetmesiyle, “elbise giydirilmiş kütükler” (63/Münafikûn, 4) misali, sözde insanlar… Muhammed’in Risaletine iman etmek bu kadar basit midir?! Allah’ı, Rasulü’nü ve mü’minleri aldatmak bu kadar kolay mıdır?!

Münafıklık bir kişilik bozukluğu, münafık ise ‘hasta’ bir kişidir. Kişiliği sağlam bir insan, her ne olursa olsun, kendine ait bir fikri olan ve bu fikrini ciddiye alan insandır. Kişilikli bir insan, ya başka bir fikri kendi fikrinden daha baskın bulur ve onu kabul eder, ya da kendi fikrinin doğruluğuna inanmıştır, ona sahip çıkar ve başkalarına da kabul ettirmenin mücadelesini verir. Münafıkın aşağılık dünyevî çıkarlar dışında, ne bir fikri, ne de uğruna ölmeyi göze alabileceği bir şerefi (değerleri) vardır. İşte Kur’an’ın, münafıkları “kalplerinde hastalık olanlar” olarak tanımlamasını (2/Bakara, 10; 8/Enfal, 49; 9/Tevbe, 125; 33/Ahzap, 12, 60; 47/29) bu şekilde anlamak gerekir. “Kalbinde maraz var” (fî qulûbihim maradun), yani bunların duygu ve düşünceleri, akletme yetenekleri bozuktur. Sağlıklı işleyen bir düşünme melekesine sahip değildirler. Devenin üstündeki ticari malları, bugünkü anlamda milyar dolarları ve milyar dolarlarla alınabilen ‘az bir dünya metaını’ şeref zanneden bir kalp elbette hastadır. İnsan dünya malıyla değil, imanla, fikirle, ahlakla, şeref ve namusla, ölümü pahasına vaz geçemeyeceği dürüstlük ilke ve erdemleriyle yücelir. Altın ve gümüş insana şeref katmaz. İşte bunu bilmemek, buna iman etmemek hastalıklı (marazî) olmak demektir.

Kur’an’a göre münafıklar kesinlikle yalancıdır. Münafık deyince neredeyse akla yalan gelmektedir. Allah, mescid-i dırarı inşa eden (9/Tevbe, 107), (Hudeybiye seferine çıkmaktan) imtina edip, “mallarımız ve ailelerimiz bizi alıkoydu” mazeretini uyduran (48/Fetih, 11) ve Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna yemin eden münafıkların “yalancı olduklarına kesinlikle şahitlik” etmektedir (63/Münafikûn, 1).

Münafıklar akıllarınca kurnaz kişilerdir. Halbuki kurnazlık, nihai anlamda sadece, kurnaz olduğunu zanneden kişinin kendisini kandırdığı acınası bir kişilik zaafıdır. Kur’an, münafıkların Allah’ı (4/Nisâ, 142), Allah’ı ve mü’minleri (2/Bakara, 9) aldattıklarını sanmaları vehmine atıfta bulunur: Halbuki Allah’ı aldatmaları asla mümkün değildir. Münafıklar kendilerini aldatıyorlar fakat bunu bilebilecek kadar şuurları yoktur (2/Bakara, 9). Münafıkların Allah’ı ve mü’minleri aldatmalarının anlamı şudur: Bunlar, güya asıl akidelerini gizlemekte, aslında kafirlere daha yakın oldukları halde, mü’minmiş gibi yaparak, müslüman cemaatin belasından(!) emin olmakta, hatta birtakım menfaatler de elde etmektedirler. Mü’minlerin bunların iki yüzlülüklerini bilmediklerini zannetmektedirler. Oysa bunlar kolayca tanındıkları için, ne mü’minlere, ne de kafirlere yaranabilmektedirler. Hiç kimse bunlara güven duymamaktadır. Birtakım sefihçe hesaplar, basit çıkar kaygıları arasında dolaşıp durmaktadırlar (müzebzebine beyne zalik) (4/Nisâ, 143). Müslümanların belli ilkeler gereğince kendilerine ilişmemelerine bakarak, nifaklarını müslümanlara argo tabirle ‘yutturdukları’ zehabına kapılmaktadırlar. İşte onların, asıl kendilerini aldattıkları nokta burasıdır.

Münafıklar, mü’minleri değil, kafirleri dost edinmişlerdir. Asıl dostlukları onlaradır. Mü’minlere karşı, mü’minmiş gibi görünmektedirler. Fakat kafir dostlarıyla halvet olduklarında, asla mü’min olmadıklarını, onlarla dalga geçtiklerini, asıl sevgilerinin kafirlerden yana olduğunu açıkça itiraf etmektedirler. (2/Bakara, 14). Peki ama kafirlerden nasıl dost olabilir? Kafirin dostluğu, insanı cehennemden başka nereye götürebilir? İki hastalıklı kalpten bir sağlıklı kalp çıkmaz ki. Kaldı ki, münafıklarla kafirlerin dostlukları tamamen çıkar hesabına uyarlıdır. Çıkar ilişkisi bittiği an birbirlerinin en yaman düşmanı oluverirler. Bu, eskiden böyleydi, şimdi de böyledir. Münafıkların kafir ‘dostlarına’ yardımcı olmalarının ve arka çıkmalarının çıkar amaçlı, anlık ve geçici olduğunu Haşr suresinin 12. ayeti de tasrih etmektedir.

Münafıklık ikiyüzlülük ve kaypaklık demektir. Medine münafıkları ehli kitaptan kafir dostlarına: “Eğer mü’minler sizi buradan çıkartırlarsa biz de sizinle çıkarız, ya da, sizinle savaşılırsa size yardım ederiz” tarzında destek sözü vermişlerdi (59/Haşr, 11). Halbuki sadece yalan söylemekteydiler. Nedeni, ayetin içinde anlatılmaktadır: 1. Kesinlikle münafıklar, dostları çıkarılsalar, onlarla birlikte çıkmazlar; 2. Kafirler savaşa girişseler onlara asla yardım etmezler [çünkü canlarının kıymetini çok iyi bilirler!]; 3. Yardıma kalkışsalar bile, arkalarını dönüp kaçarlar (59/Haşr, 12).

Eğer ki ‘dost’ demek, veli, yardımcı, insanın iyi ve kötü gününde yanında olan kardeşi demekse, bilinmelidir ki, münafıkların “Yeryüzünde ne bir velileri, ne de bir yardımcıları vardır!” (9/Tevbe, 74). İki yüzlü, çıkarcı, yalancı, kaypak, temel değer ölçüsü para olan asalak insanlar için kimse fedakarlık etmez.

Bir insanın kafir mi, münafık mı, mü’min mi olduğu, kimleri dost edindiğinden belli olur. Mü’minler kesinlikle kafirleri dost edin(e)mezler. Münafıklar ise kafirleri dost edinirler. Kafirler katında izzet ve şeref ararlar (4/Nisâ, 139). Halbuki izzet ve şeref kesinlikle Allah katındadır, mü’minlerdedir (4/Nisâ, 139; 63/Münafikûn, 8). İnsanlar Allah’la olan rabıtaları nisbetinde şerefden pay sahibi olurlar. Kafirlerin bu anlamda şerefleri yoktur; münafıklar ise onlardan daha aşağıda (esfel) bulunmaktadırlar.

Allah’ı aldattıklarını zanneden, Rasulullah’a (a.s) gelerek, “Şahitlik ederiz ki sen Allah’ın Rasulüsün” diyen münafıklar, Bedir savaşına çıkan mü’minleri, dinlerinin aldatmış olduğunu iddia etmekte, daha doğrusu böyle bir psikolojik harp taktiği gütmekteydiler (8/Enfal, 49). Demek istiyorlardı ki, mü’minler boylarının ölçüsüne bakmadan, boylarından büyük işlere kalkışıyorlar, başlarına gelecek olandan haberleri yok! Ciddi bir güçleri yokken, Mekke’den gelen iyi donanımlı(!) orduyla savaşmaya nasıl cüret edebiliyorlardı? Müslümanlar, sadece Mekke ordusuna değil, Arap yarımadasındaki ve o günün Pers ve Bizans imparatorluklarının güdümündeki bütün dünyaya meydan okumaktaydılar. Bunlar nelerine güvenip de, bu kadar güçle başa çıkmayı planlıyorlardı! Bugün de münafıklar müslümanlara “akıllı olmak lazım geldiğini”, “her daim lafın batmayanını söylemek gerektiğini”, “düşmanın silahıyla silahlanmak” ve “uyuyan fitneyi uyandırmamak” gerektiğini salık vermektedirler.

Bu şekilde, mü’minlerin izzeti Allah’ın katında aramaları ve “la ilahe illallah” davasını, canları pahasına arzın her köşesine egemen kılma çabaları, münafıkların yüreğini ağızlarına getiriyordu. Fakat açıktan mü’minlere “bu dava kötü, Allah’a boş yere inanıyorsunuz, ahiretin geleceğine de inanmıyoruz” diyemedikleri için, “dost acı söyler” rolünde onlara yılgınlık verecek, morallerini bozacak, heyecanlarını pörsütecek taktikler aramakta buluyorlardı. Bu nedenle münafıklar Medine’de bilhassa Uhud ve Hendek savaşlarına katılmamışlar, üstüne üstlük bir de aleyhte propaganda yapmışlardı.

Nitekim bir rivayete göre, Tebük savaşına giderken münafıklar Rasulullah’ı kastederek, “Şunun derdine bakın, Şam saraylarını fethetmek istiyormuş!” şeklinde çekiştirip alay etmişler, Rasulullah da onları çağırıp sorgulamış ve “Laf olsun diye şakalaşıyorduk” diyerek yalan söylemişler ve Tevbe suresinin 65. ayeti bunun üzerine inmiştir. Bir görüşe göre ise, Allah Rasulü’ne, “Her söyleneni dinleyen bir kulaktır” (9/Tevbe, 61) şeklindeki aşağılık saldırılarının ardından (yine Rasulullah’ın sorgulaması üzerine) bu ayet inmiştir. Her iki durumda da müslümanlara ve peygambere olan kinlerini açıkça kustukları görülmektedir.

Uhud savaşında yarı yolda ordudan ayrılan münafıklar, bahane olarak, “savaş yapmayı bilmediklerini” ileri sürmüşlerdi (3/Al-i İmran, 167). Oysa Kur’an’ın şehadetine göre, kalplerindeki gerçek neden bu değildi. Bu, ağızlarıyla söyledikleri bir bahaneden ibaretti. Dolayısıyla o gün kafirliğe daha yakın idiler. Arkasından, Uhud’da şehid düşen mü’minler hakkında şöyle konuşuyorlardı: “Bize uysalardı öldürülmezlerdi!” (3/Al-i İmran, 168). Bu soğuk savaş taktiği günümüzde de münafıklarca aynen uygulanmaktadır. Dini uğrunda bir belaya maruz kalan mü’minler hakkında sarfedilen ilk söz: “O da biraz uslu dursaydı!” olmaktadır. Fakat Allah’ın 620’li yıllardaki münafıklar için irad buyurduğu şu düstur, bütün çağların bütün münafıkları için geçerlidir: “Eğer doğru kişilerseniz, ölümü kendinizden uzaklaştırın haydi!” (3/Al-i İmran, 168).

Mü’minler için herhangi bir eylemde önemli olan, işin başının ve sonunun Allah’ın rızasına uygun olmasıdır. Sonuçta mü’minlerin belalara uğramaları, onların münafıkça tazir edilmesini değil, müslümanca sahip çıkılmasını gerektirir.

Münafıklar, küfrü ve nifakı en şedid olan, Allah’ın, Peygamberine indirdiği hükümleri en az bilen kimselerdir (9/Tevbe, 97). Çünkü bunlar iman etmemişlerdir. İmanları sözden, gösterişten öteye geçmemektedir. Bu tipler, “dünya hayatı” hakkında güzel konuşurlar, onları dinleyen insanlar, çok güzel konuştuklarını düşünürler, gıbta ederler. Fikirlerinin çok parlak olduğunu zanneder ve kendisinden yararlanılması gereken bir kişi olduğu kanaatine varırlar. Halbuki bu tipler “hasımların en yamanıdır” (2/Bakara, 204). Bunların münafık olduklarını tanımanın kriterini de vermektedir Kur’an: Bu kişilere “Allah’dan kork!” dendiğinde enaniyyeti kabarır, benlik duyguları kabarır ve günaha yönelir (2/Bakara, 206).

Nifakı nifak yapan ana unsur, Allah’ın hükümleriyle hükmetmeye razı olmamaktır. Bir başka deyişle, nifakla imanı, nifakla İslamı, münafıkla mü’mini birbirinden tefrik ve temyiz eden en önemli gösterge, Allah’ın hükümleriyle hükmolunmaya razı olup olmamaktır. Münafıklar deist bir zihin yapısıyla, evrenin yaratıcısı bir Tanrı’yı kabul ederler, fakat onların bir türlü kabul edemediği şey, Allah’ın hüküm koyuculuk sıfatıdır. Onlar “Allah’ın indirdikleri”ne tabi olmaya ve Rasulü’ne itaat etmeye davet edildiklerinde, şiddetle kaçıp uzaklaşırlar (4/Nisâ, 61).

İslam’ın tebliğinden 14 asır geçmiş olmasına rağmen, etkin nifak merkezleri İslam’ın, yönetme talebi taşımayan, kulla tanrı arasındaki özel ilişki türünden bir din (religion) olduğu fikrini yaymaya çalışmaktadırlar. Ahiretten önce bu dünyayı, dünya hayatını düzenlemek için vaz edilmiş bulunan İslam’ı salt bir etik sisteme, birkaç ilahî ve birkaç kandil gecesine indirgemek niyetindedirler. Münafıklar o kadar da pişkindirler ki, Allah’ın indirdikleriyle hükmolunmaktan kaçıp uzaklaşmalarını da, “iyilik yapmak” ve “uyum sağlamak” adına işlediklerini ileri sürmektedirler (4/Nisâ, 62). Bu iki kavram yani iyilik yapmak ve uyum sağlamak, günümüz insanı için oldukça tanıdık sözcüklerdir.

Bazı tefsirciler  çok isabetli bir yorumla, 4/Nisâ, 62. ayetindeki “tevfik” (uyum sağlamak) kelimesinden hareketle, münafıkların amaçlarının “Kur’anî değer sistemini ‘hümanistik’ (insan-merkezli) dünya görüşü ile uzlaştırmaktan başka bir şey olmadığını” belirtmektedir. Çağın nifak kurumları, Kur’an ayetlerini egemen siyasal sistem(ler)in paradigmasına uygun düşecek tarzda yorumlamaktadırlar. Zaten çağın firavunlarının istediği, Kur’an’ın hiçbir putperestin putuna, hiçbir müşrikin şerikine, hiçbir kafirin küfrüne, hiçbir mücrimin cürmüne, hiçbir fahişenin fuhşuna ses çıkartmayan, bütün şerikler için “bunlar da saygıdeğer kuğulardır!” (tilkel ğaranîqul ulâ) diyen, insanlara sadece öte-dünya vaaz u nasihati veren bir kitap olduğu fikrini benimsetmektir. Bunun için ülke içinde veya dışında çok sayıda büyük şirketler, kuruluşlar görev yapmaktadır. Şu iyi bilinmelidir ki, bu alanda bilhassa, dini tedrisat yapmış, halk nezdinde ünvanı/titri saygı uyandıran birçok ilim adamı, nifak mekanizmasının vaz geçilmez en önemli elemanlarıdır.

Çağın nifakı, en fazla, İslam’ın hükümlerinin bu çağın ihtiyaçlarına cevap veremeyeceği iddiası etrafında odaklaşmaktadır. Onlara göre, bu çağda ancak hümanistik ideolojiler (insan yapımı teşrî) geçerli olabilir. Bu çağda demokrasiden başka felsefi ve siyasi sistem kabul edilemez! Laiklik, insanlığın ulaştığı en yüce siyasi erdemdir! Oysa Allah, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek istemeyenleri kafirler, zalimler ve fasıklar saymaktadır.

Allah’ın hüküm koyuculuğunu kabul etmeyen bütün münafıklar, açık vermemek için şöyle demeden edemezler: “E canım biz de müslümanız!” Bu da kifayet etmediğinde, babaannesinin müslümanlığını, dedesinin hacılığını vb. referans göstermektedirler. Bu sözleriyle tıpkı, Muhammed (a.s)’a gelerek “Şehadet ederiz ki sen Allah’ın rasulüsün” diyen 620’li yıllardaki Medine’li seleflerine ne kadar da benzemektedirler. Hiçbir fiiliyat gerektirmeyen, belirli bir eylemle test edilmesi gerekmeyen alanlarda sadece bir söylem olarak “biz de mü’miniz” diyen münafıklar, Peygamber’in Allah’ın hükümleriyle yargılamak istemesi üzerine, eğer çıkarlarına uygunsa ‘evet’ der, değilse kesinlikle yanaşmazlardı (24/Nur, 47-49).

Yeryüzünde ıslahın da ifsadın da en büyük dayanağı hüküm koyma (teşrî/yasama)dır. Mü’minler Allah’ın emri gereği yeryüzünde marufu emreder, münkerden nehyederler. Münafıklar ise tam tersine, münkeri emreder, marufu nehyederler (9/Tevbe, 67). Bu demektir ki nifak merkezleri tarafından tesettür yasaklanıp, kızların göbeğini açarak gezmeleri kastı mahsusa ile teşvik edilir. Namusluluk yerilir, fuhşiyat yaygınlaştırılır. Namaz elden geldiğince yasaklanır, putperestlik terviç edilir. Sosyal tesis adı altındaki toplantı ve eğlence merkezlerinde namaz kılmak için merdiven altı bile çok görülürken, kadınlı-erkekli dans etmek için salonlar yapılır, ışıklandırmalar tertip edilir, en son teknolojiyle ses düzenekleri yerleştirilir. Böylece maruf yasaklanmış, münker emredilmiş olur. Kısacası nifak sisteminde taşlar olabildiğince bağlı, köpekler alabildiğine serbesttirler.

Günümüzde nifak kurumsallaşmıştır. Fakat bu kurumlar tek çeşit ve tek boyut değildir. Allah Rasulü’nün Medine’sinde çok önemli bir nifak merkezi olarak Mescid-i Dırar inşa edilmişti. Çünkü o gün, Peygamber cemaatinin örgütlenmesi mescid merkezliydi. Günümüzde ise Mescid-i Dırar çeşitlenmiş, değişik isimler ve tabelalar altında yoğun faaliyetlerini sürdürmektedir. Medine münafıkları, zarar vermek, kafirlik yapmak, mü’minler arasına tefrika sokmak, Allah’a ve Rasulü’ne harp açanlara adeta bir üs (gözetleme yeri) sağlamak için ve daha baştan temelleri sırf takva üzere ve Allah için atılan Mescid-i Nebi’ye alternatif olarak bir mescid açmışlardı (9/Tevbe, 107). Bu hareketleriyle münafıklar yine, iyilikten başka bir şey murad etmediklerine dair yemin ediyorlardı. Her zamanki gibi yine yalan söylüyorlar, asıl olarak kalplerinde bulunan düşmanca kini, intikam alma hesaplarını, Allah’ı, Peygamberi ve mü’minleri aldatma hesaplarını gizliyorlardı. Halbuki onların yaptıkları, Allah’a ve Rasulü’ne harp ilan etmekti. Allah’a ve Rasulü’ne harp açanlar, mü’minleri severler mi? Eğer seviyor görünüyorlarsa, ya onlarınki tam bir münafıklıktır, ya da ‘mü’min’ bilinenlerde, onların sevgisini celbeden bir nifak unsuru vardır.

Peygamber dönemindeki münafıkların mescid-i dırarlarının bugünkü mukabilini keşfetmek için nazarlarımızı illa ki, şu anki mescidler üzerinde yoğunlaştırmamız gerekmiyor. Zira, günümüzde ‘mescid’ Peygamber dönemindeki işlevini -ne yazık ki- yitirmiştir. Dolayısıyla münafıkların en büyük hedefi, alternatif mescidler inşa etmek değildir. Şüphesiz mescidler de belli düzeyde nifaka alet edilmektedir, fakat artık bugün için, mescid-i dırar fonksiyonunu icra eden pek çok kurum vardır. Önemli olan, “zarar vermek, kafirlik yapmak, mü’minler arasına tefrika sokmak, Allah’a ve Rasulü’ne harp açanlara adeta bir üs vazifesi sağlamak” değil midir? Bunu hangi kurum yapıyorsa, orası mescid-i dırar olarak görülmeye namzettir. Günümüzde ‘mescid-i dırar’ fonksiyonunu icra eden kurumlar tıpkı Medine münafıklarının yaptığı gibi, İslam’a karşı bir İslam, Muhammed’e karşı bir muhammed, Kur’an’a karşı bir Kur’an önermektedirler. İslam’ın bir sevgi, saygı, hoşgörü, uzlaşma dini olduğunu yaymakta, bütün münkeratın müslümanlarca hoş görülmesini, marufun da en hafifinden, talep edilmemesini telkin etmektedirler. Kur’an şeriatı artık miadını doldurmuştur, hala 1400 sene öncesinin Kur’an’ına dönmeyi istemek irticadır, gericiliktir; öyle ise, muasır medeniyet seviyesi denen çağcıl değerlere(!) sahip çıkmalı, aklın ışığında ilerlemeli, bilimin, teknolojinin tartışmasız üstünlüğüne inanmalıdır! Aksi taktirde, çağın gerisinde kalırız, gelişip kalkınamayız, ilerleyemeyiz…

Şüphesiz, “mescid-i dırar” tabirindeki mescid kelimesi, münafıkların secde ettikleri anlamına gelmiyor. Zaten Kur’an onların namaza “üşenerek, isteksizce, gönülsüzce” kalktıklarını haber vermektedir (4/Nisâ, 142; ayrıca bkz Maun suresi). Gözümüzün önünde, asık, müstağni suratından mürailik akan, müslümanlar görsün diye mescide geldiği her halinden belli olan bir münafık tipi belirmektedir. Bu çağda münafıklıkların işi biraz daha kolaylaşmıştır. Çünkü şimdinin münafıkları, her gün görünmek zorunda oldukları bir “Muhammed mescidi”yle yüz yüze kalmış değildirler. Günümüz müslümanlık anlayışında, namazı mescidde kılmak diye bir zorunluluk olmadığı gibi (bu tamamen mescidin işlevsizleştirilmesiyle ilgilidir), aslında namaz kılmak diye bir zorunluluk da yoktur! Günümüzde bir insan, namaz kılmadan da pekala ‘müslüman’ olabilmektedir!
Peki, münafıklar secde etmedikleri halde, neden ‘mescid’ inşa etmişlerdi? Çünkü o gün İslam’ın merkezi mescid’di. Münafıklar, “düşmanın silahıyla silahlanmışlardı”! Bu şekilde müslümanlarla etkin mücadele verebileceklerini var saymışlardı. Günümüzde müslümanlar, kafirlerin, alternatifini düşünmek zorunda kaldıkları bir ‘mescid’e sahip değiller. Dolayısıyla mescid-i dırar fonksiyonunu her bir kurum işleyebilmektedir. Günümüzde roller değiştiği için, kafirler müslümanlara karşı değil de, çok kere müslümanlar kafirlere karşı yaranma ihtiyacı duymak gibi bir tehlikeye düşmektedirler.

Münafıkın ahlakı tam nifakçadır. Bir konuda münafıkça ahlaka sahip olup da, bir başka konuda müslümanca ahlaka sahip olunamaz. Mesela namaz kılmayan münafıklar aynı zamanda cimridirler de (9/Tevbe, 67). Onlardan bir fakir için bir şey istense, “Eğer Allah kereminden bize verirse biz de onlara sadaka veririz, böylece biz de salihlerden oluruz!” diye Allah’a and içerler. Fakat Allah lütfundan onları zengin edince sözlerinden dönerler (9/Tevbe, 76). Çünkü bunlar yalancıdırlar (9/Tevbe, 77). Allah yolunda harcamayı bir angarya sayarlar (9/Tevbe, 98), bir anlamda kafir dostlarının dediği gibi, “Allah’ın dileseydi doyuracağı kimseleri biz mi doyuralım?!” (36/47) demeye getirirler (Bkz. Maun suresi). İşte bu münafıklar Allah’ı unutmuşlar, Allah da onları unutmuştur.

Münafıklığın (nifak çıkarmanın) ahiretteki cezası, tıpkı kafirler gibi ebedi cehennemde kalmaktır. Onlar lanetlenmişlerdir (9/Tevbe, 68; 48/Fetih, 6). Orada (cehennemde) kafir dostlarıyla birlikte olacaklar (4/Nisâ, 40; 33/Ahzap, 54), hatta münafıklar kafirlerden daha şiddetli azaba uğratılacaklardır. Çünkü bunlar münafıklıkta çok ileri gitmişlerdir (9/Tevbe, 101). Kur’an münafıkları acı bir cehennem azabının beklediğini, “onları müjdele…” sözleriyle alaycı bir dille haber verir (4/Nisâ, 138). Münafıkların ahirette mü’minlere, “nurunuzdan bir parça alalım!” demelerine karşılık, “arkanıza dönün de kendinize bir nur bulun!” denilerek (57/13), bir anlamda dünyadaki aşağılık alaycı kişiliklerinin karşılığı ödenmiş olacaktır. Kısacası Kur’an, münafıkları cehennemin en alt tabakasına layık görmektedir (4/Nisâ, 145).

Peki, münafıklar bilinebilir mi? Nifak çıkartan insanları tanıyabilir, onları ismen zikrederek şunların şunların münafık olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu konuda, Kur’an’ın bir ayetine yanlış anlam vermekten kaynaklanan, münafıkların bilinemeyeceği, Rasulullah’ın da onları bilmediği şeklindeki bir yorum bulunmaktadır.

Tevbe suresinin 101. ayetinde şöyle denmektedir: “Etrafınızdaki bedevi araplardan ve Medine ehlinden bazı münafıklar var ki bunlar nifakta çok ileri gitmişlerdir. Onları sen bilmiyorsun ama Biz biliyoruz…” (9/Tevbe, 101). Bu ayet “sen onları bilmezsin” şeklinde tercüme edildiği için, adeta Rasulullah tarafından münafıkların bilinmesi imkansız bir şey, bilmemesi kesin bir kuraldır gibi bir anlam doğmaktadır. Halbuki dikkat edilirse ayeti kerime, bedevilerden ve Medineliler’den belirli bir münafık zümresini kastetmektedir. Yoksa, “münafıkların hiç birini sen bilmezsin” gibi bir anlam kesinlikle söz konusu değildir. Zira Rasulullah (a.s), başta Abdullah b. Übey b. Selül olmak üzere, münafıkları elbette biliyordu. İbn Selül’ün Müreysi gazasında, “buradan Medineye dönünce aziz olan zelil olanı oradan çıkartacak” dediğini, ayrıca Ensar’la Muhacir müslümanları birbirine düşürmeye çalıştığını iyi biliyordu. Hz. Aişe’ye iftira atan münafıkları Rasulullah elbette biliyordu. Her türlü ikiyüzlülüklerine rağmen Rasulullah’a gelerek, “Ey Muhammed, şehadet ederiz ki sen Allah’ın Rasulü’sün!” (63/Münafikûn, 1) diyen münafıkların kimler olduğunu Rasulullah herhalde biliyordu. Nasıl bilmesin ki, bunlar, tıpkı günümüzde, vatanı en fazla sattığı, vatanın her türlü değerini çar-çur ettiği halde, medya araçlarıyla kendilerini vatan dostu ilan eden münafıklar gibi, kolayca bilinebilecek cinsten varlıklardı.

Uhud savaşında ordudan ayrılıp yoldan geri dönen münafıkları, Hendek savaşında yine hastalıklı kalplerinin kustuğu kinle “Allah ve Rasulü meğer bize sadece kuru vaadlerde bulunmuşlar” diyenleri (33/Ahzap, 12); yine aynı savaşta Medineliler’e “durmayın haydi, dönün!” tavsiyesinde bulunanları, “evlerimiz güvende değil” bahanesini uydurarak savaştan kaçma numaraları yapanları (33/Ahzap, 13); Hudeybiye seferinden “mallarımız ve ailelerimiz bizi alıkoydu” mazeretiyle kaytaranları (48/Fetih, 11) elbette Allah Rasulü iyi biliyordu. Ayrıca, Tebük savaşı arifesinde mescid-i dırarı inşa edip Rasulullah’ı da açılışa davet eden münafıkları, Rasulullah’ın tanımadığını nasıl iddia edebiliriz?

Üstelik, Tevbe, 101 ayetinde, kinayeli bir anlam da söz konusudur. “Onları sen bilmezsin” demek de aslında onları bildirmenin bir yöntemidir.

Kur’an ayrıca münafıkların namaz kılmalarına bakıp, münafık olduklarını anlamanın da mümkün olduğunu bize öğretmektedir (4/Nisâ, 142; Maun suresi). Bunların gösteriş meraklısı oldukları, Allah’ı anmadıkları vb. anlatılmaktadır. Nasıl mü’minlerin yüzünde secde izi varsa, münafıkların yüzünde de nifak izi vardır. Fakat elbette münafıkları sırf yüzlerinden değil, icraatlarından, İslam aleyhinde yürüttükleri münafıkça faaliyetlerden tanıyacağız. Kısacası Kur’an, münafıkların portrelerini mükemmel bir şekilde çizmektedir. Kur’an’ın tek yapmadığı şey, münafıkların isim listesini yayınlamaktır. Oysa Kur’an kafirlerin de listesini vermemekte, mü’minlerin de listesini vermemektedir. Bunun yerine Kur’an, tıpkı günlük bir gazete, haftalık, aylık, üç aylık bir dergi gibi İslam ümmetini akidenin yanısıra, toplumsal ve siyasal açıdan da bilgilendiriyor, yönetip yönlendiriyordu. Nasıl günümüzde, etkin gazeteler bilhassa manşetleriyle ülke gündemini belirliyorlar, önemli olayların kahramanı kişileri isim vermeden anıyor ama, isim vermekten çok daha etkili bir biçimde herkes kime seslenildiğini biliyorsa, o gün de, adeta Kur’an ayetleri, manşet vazifesi yapıyordu ve Nebevî gündemi belirliyordu. Mü’minler olarak kendilerinden sitayişle bahseden ayetlerin muhatabını çok iyi anlayan mü’minler, münafıklardan bahseden ayetlere gelince, “bilmeyiz ki, kimden bahsediyor acaba?!” demiş olabilirler mi? Bu kesinlikle mümkün değildir. Zira o zaman Kur’an ayetleri boşlukta kalmış, vahiy amacına ulaşmamış olurdu.

Kur’an’ın anlatımlarında da yeteri kadar açık olduğu üzere, bizler de kim müslüman, kim münafık, kim kafir, kimler fasık bunu yeteri kadar bilebiliriz. Daha doğrusu bilmememiz için bir neden yoktur. Sadece, münafıkların ve kafirlerin dalkavukluğunu yapan, onların hizmetkarları olup, onları kendilerinden daha fazla kayıranlar, her ne olursa olsun, onlara müslüman muamelesi yapmayı yeğleyen sözde dindarlar münafıkların ve kafirlerin bilinemeyeceğini ileri sürebilirler. Halbuki, üzüm üzüme baka baka kararacağı gibi, münafık dalkavukluğu zamanla bu insanları da münafık yapmaktadır. Bu gerçeği Kur’an bilhassa hatırlatmaktadır: Bir yerde Allah’ın ayetleri inkar ediliyor, ya da alay konusu yapılıyorsa, mü’mine düşen, eğer yapabiliyorsa, müdahale etmesidir. Yapamıyorsa, o kafirler başka bir konuya geçinceye kadar orayı derhal terk etmeli, onların küfür ve istihzalarına ortak olmamalıdır. Çünkü ‘sükut ikrardan gelir’ kuralı gereğince, onlara ses çıkarmadan dinleyen, dostane bir edayla onlara ortam hazırlayan, destek veren ‘müslüman’ da onlardan olacaktır (4/Nisâ, 140). Oysa günümüzde bazı dindarlar, bizzat kendi imkanları ve paraları ile kendi mekanlarında toplantılar düzenliyorlar, kendilerine ait televizyon ve radyo stüdyolarında, gazete ve dergi sayfalarında konuk ettikleri münafıklara kendi elleriyle dinlerine küfür ettiriyorlar. Bunu da liberallik, hoşgörü, diyalog, uzlaşma adına yapmaktadırlar. Kısacası bunu, “uyum sağlamak” ve “iyilik yapmak” adına yapmaktadırlar… (4/Nisa, 62).

Biz müslümanlar elbette insanların kafir, putperest, münafık vb. olmalarından memnun olamayız. Bizi ancak insanların müslüman olmaları sevindirir. İnsanların kafir mi, münafık mı, müşrik mi olduğunu sayıp döken, çetele tutan kimseler de olamayız. Fakat, müslümanlar olarak, kimin hangi dinden olduğunu, kimin nifak ehli olduğunu, kimin müslümanların, Allah’ın ve Rasulü’nün dostu (velisi), kimin de düşmanı olduğunu bilmek üstümüze vazifedir ki, şerri olanların şerrinden korunalım. Bizim velimiz olmayanlara sırrımızı açmayalım. Bizi sokan yılan deliklerinden tekrar tekrar sokulmayalım. Yeryüzünde İslam’ın kökünü kazımakla muvazzaf nifak organizasyonlarını hoşgörü, tolerans, bir arada yaşama, yaratılışta kardeşlik, aynı gemide bulunmak gibi ilkel (primitiv) gerekçelerle İslam’ın dostu saymayalım. Kendimize enayi dedirtmeyelim. Bir insanın, içinde yaşadığı cemiyetin sosyal, siyasi ve dini durumunu bilmesi, ilm-i hal bilgisidir ve bütün müslümanlara farz olsa gerektir. Bilmemesi ise cehalettir ve tehlikelidir.

İslam ümmeti, kendi başına çorap örenleri bilip anlamadan, hiçbir işi başaramaz. Yirminci yüzyıl, müslüman ümmetin başına çok büyük çoraplar örülerek başladı ve bitti. 21. yüzyıla girdiğimizde henüz ve hala iş bu örülen çorabın, kimlerin ne yaptığının farkında değil müslümanlar. Nifak hareketlerini tanımıyor. Nifak ve münafık deyince, dindar halkın aklına sadece, bir şekilde sürtüşme içinde olduğu, cami cemaatindeki arkadaşı gelmektedir. Oysa İslami düşünüş, İslami diriliş ve potansiyel İslami hareket, oldukça ciddi nifak hareketleri ve nifak organizasyonlarıyla su-i kast edilmekte, prematüre doğması için bütün güçleriyle çalışmaktadırlar. Münafıkların hesabı yanında, “Allah’ın da bir hesabının olduğunu” kolayca söylemek bizi aldatmamalı; çünkü Allah’ın bu hesabının bize bir hayır vermesi için buna layık olmak gerektir. Allah ise, layık olmayan hiç kimseye hiçbir hayrı vermeyecektir.

Sık sık düşmanın silahıyla silahlanmak gerektiğinden dem vuran kimi ehli salat, düşmanın sadece tuzağına düşmekte, dümen suyuna girmekte, düşmanın zokasını yutmakta, fakat düşmanın silahını anlamaktan bile uzak kalmaktadır. Kaldı ki, düşmanın silahı eğer ‘nifak’sa, -ki öyledir-, bu söz, “münafıkın nifak silahıyla silah(nifak)lanmak” anlamına geleceği için, müslümanın münafıklaşması gibi bir anlam doğmaktadır.
Rabbimiz Allah, münafıkları baş aşağı ettiğini haber vermekte, onlar hakkında kayırmacı bir tutum içine girmememizi, Allah’ın saptırdığı kimseleri hidayette imişler gibi aklamamızın anlamsız bir çaba olduğunu bize bildirmektedir (4/Nisâ, 88). Bununla da kalmıyor, Allah, münafıkların cenaze namazlarını kılmamamızı, kabirleri başına gitmememizi emrediyor (9/Tevbe, 84). Allah’ın, Rasulullah (a.s) veya bizlerin, bilip tanımamız mümkün olmayan münafıkların cenazesinden veya kabrinden bizi men etmesinin ne anlamı olabilirdi ki? Allah’ın, cehennemin en alt tabakasında yer ayırdığı münafıkları, onurlandırıcı parlak sözlerle yüceltmek, kişiyi olsa olsa onların derekesine indirir.

Şunu da belirtmeliyiz ki, Kur’an kafirlere ve münafıklara itaat etmememizi (33/Ahzap, 1, 48) ve hatta kafirlerle ve münafıklarla cihad yapmamızı, onlara karşı sert davranmamızı emretmektedir (9/Tevbe, 73; 66/9). Peki, Rasulullah’ın, bilmediği, tanımadığı münafıklarla savaşması, onlara sert davranması nasıl istenebilir? Bu ondan nasıl beklenir? Biz de onun ümmeti olarak, bilmediğimiz münafıklarla mücadele edemeyiz ve onlara sert davranamayız. Demek ki Rasulullah münafıkları biliyordu ve biz de bilebiliriz.

Rasulullah (a.s). vahye uyarak, münafıkları isim isim saymamıştır. Onların mescide gelmelerine, müslümanların arasına karışmalarına, cenaze namazlarına iştirak etmelerine ses çıkartmamış, kovmamıştır. Hatta daha da ileri giderek, Rasulullah’ın münafıkları neden öldürtmediği, birçok kimse tarafından gündeme getirilmiştir. Rasulullah bunları yapmadı çünkü bu, münafıkların yeni bir nifak çıkartmaları için, onlara fırsat tanınması anlamına gelecekti. Muhammed’in, insanları din, mezhep, inanç, vicdan, siyasi kanaat bakımından sınıflara ayırdığı, bölücülük yaptığı yaygarasına maruz kalacaktı. Nihayetinde de, Peygamber’in “ben de mü’minim” diyen masum(!) insanları öldürttüğü propaganda edilecekti. Münafıkların bazı akrabaları, müslüman olmalarına rağmen, beşeri za’fları nedeniyle kayırmacı bir tutum içine girebilirlerdi. Nitekim Kur’an, böyle bir baskıya maruz kalmadıkları halde, müslümanların münafıklar hakkında ikiye bölündüklerini, bazı mü’minlerin onları kayırdıklarını eleştirel bir dille açıklamaktadır (4/Nisâ, 88).

Somut bir suç işleyinceye kadar Rasulullah’ın onları bu sessizce geriden izleme siyaseti devam etmiştir. Bugün bizler de belki isim isim münafıkları saymakla mükellef değiliz. Ama bizler de nifak hareketlerini mutlaka deşifre etmeli, onların planlarını boşa çıkartmada öncü roller oynamalıyız. Çünkü nifak eşyanın tabiatına aykırıdır. Normal olanı anormal yapmak, ahlak ve İslam toplumunu ifsad etmek; pişmiş aşa su katmaktır. Oluşmuş tevhîdî yapıyı dinamitlemektir. Nifak tefrikadır, iftiradır, yalandır, sahtekarlıktır, yalan-dolan, hile, aldatma, düzenbazlık, dolandırıcılık, ikiyüzlülüktür. Nifak iki kere ikinin dört ettiği hususunda, insanları kuşkuya düşürmektir.

Her şeye rağmen, bilinmelidir ki nifak ve münafıklar oldukça zayıf, güçsüz ve köksüzdürler. Nifak bir göz boyamadır. Kur’an, münafıkların bu köksüzlüğünü tanımlamak için ‘ateş meseli’ni boş yere irad etmemiştir. Karanlıklar ortasında, etrafını görebilmek için bir ateş yakan, ancak etrafı aydınlanınca Allah’ın nurunu giderdiği ve karanlıklar içinde bıraktığı, dolayısıyla etrafını göremeyen kimse (2/Bakara, 17) teşbihi, münafıkların nifak oyunlarının kesinlikle korkutmaması gerektiğini, zira köksüz, dipsiz ve yüzeysel olduğunu anlatmak istemektedir. Yahut da münafıklar, zifiri karanlık bir gecede gök gürültüsü ve yıldırımlar eşliğinde gökten inen sağanak yağmurun altında, ölüm korkusuyla tir tir titreyen kimsenin durumuna benzerler. Bunlar ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkamışlardır (2/Bakara, 19). Gözlerini kör edecekmiş gibi çakan şimşek onlara birazcık aydınlık verince birkaç adım atıyorlar. Karanlık çökünce ise yeniden çakılıp kalıyorlar (2/Bakara, 20). Bunlar sağır, dilsiz ve kördürler (2/Bakara, 18). Bu münafıklar, her türlü sesi hemencecik kendi aleyhlerine sanan, düzenlerinin ellerinden çıkmak üzere olduğu telaşına kapılıp, o sesleri derhal boğmaya çalışan inançsızlar topluluğudur.

Bunların ağızlarında sakız yaptıkları söylemleri, birkaç parlak sözden ibarettir. Bu sözleri söyleme cesaretini de mutlaka, taparcasına bağlı oldukları, hayatlarını borçlu hissettikleri güç merkezlerinden almaktadırlar. Hakkı söyleyen bir çift söz karşısında ‘ışıkları’ sönüvermekte, karanlıklar içinde kalakalmaktadırlar. Sahip oldukları ve cahilliklerinden dolayı, kendilerini hep koruyacağını zannettikleri makam ve mevkileri, medya destekleri, etkin ve yetkin kurumların arka çıkmaları kesildiğinde bunlar da sağanak yağmura tutulmuş ölümü bekleyen kişiye benzemektedirler.

Münafıklar güçlerini, bir türlü mü’min basireti ile bakamayan ‘müslümanlar’dan almaktadırlar. Halbuki münafıkların hile ve desiseleri örümcek evi kadar dayanıksız ve çürüktür. O halde, örümcek evi kadar çürük olan nifak hareketlerine karşı, kopması söz konusu olmayan sapa sağlam bir tutamakla (el-Urvetül Vüsqâ), yani Kur’an’la mücadele etmelidir.