1 Ağustos 2012 Çarşamba

KURAN Yazıları -3-


Kur’an’ı Başka Kaynaklara Göre Anlamaya Çalışmak

Kur’an’ı, Kur’an’dan başka kaynakları esas alarak anlamaya çalışmak o kaynaklardan yararlanma düşüncesiyle değil de onları esas alma koşuluna bağlıysa, o zaman onlardaki yanlışları Kuranın anlamına taşımış oluruz. Bu da netice olarak Kuranı (söz olarak değil anlam olarak) tahrif etmek gibi büyük bir yanlışı içermektedir.

Her şeye Ölçü saydığımız Kitab’ı, başka ölçüleri esas alarak açıklamak, ölçülerin yerini ve işlevini değiştirmek demektir, Hiç bir kaynak Kur an gibi veya Kur’an’a denk olamaz;

“De ki: “Andolsun, insanlar ve cinler, bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak üzere bir araya gelseler birbirine yardımcı da olsalar, benzeri ni ortaya koyamazlar” (îsra-89)

Kur’an’ı anlamada başka kaynakları temel ölçü olarak almak ve Kur’an’ı bu kaynaklarla açık lamaya çalışmak, temelde Kur’an’ı o şeylere uydurmayıda beraberinde getirir. Böylesi bir yanlış da kişiyi Kur’an’ı anlama adına, Kurandan sapmaya götürür.

Kur’an’ı anlamada referans olarak alınan kaynaklara baktığımızda, başta esbab-ı nüzul (ayetlerin indirilmesine neden olan olay) olmak üzere; hadis, kelam ilmi, alimlerin görüşü, geleneksel kültür, mürşitler, tasavvuf odaklı din kültürü ve mezheplerin gelmekte olduğunu görmekteyiz. Bu kaynakların bir kısmını dışlamanın veya onları yok saymanın, kültürü ve bilgiyi yoksaymakla eş anlama geldiğini biz de bilmekteyiz.

Ancak sorun, onları yoksayarak veya varsaymak sorunu değildir. İşin yanlışı, onları temel ve genel geçer doğrular düzeyinde görerek, Kuran’dan anlaşılması gerekeni onların belirlediği şekilde anlamayı esas almaktır.
Oysa ki onlardan yararlanmayı ve fakat bu yararlanmayı da Kur’an’ın üzerinde ve önünde tutarak değil, bilgimize bilgi, görüşümüze zenginlik, bakış açımız a genişlik, düşüncemize olgunluk ve seviye kazandırıcı olarak görmek gerekir. Kuranı, bu kaynaklardan beslenen anlayışa kenetlemek, o kaynaklardan yararlanmak demek değil, o kaynaklarla Kur’an’ın vahy olma özelliğini zedelemektir. Doğruyu bulmada ölçü olarak Kur’an’ı değil, onları almaktır.

Kur’an’dan sapmanın temel nedenlerinden birisi de bu anlayıştır. Bu anlayışı onaylamak, insanın sözünü Allah’ın sözünün önüne geçirmek, insani bilgiyi, ilahi olandan üstün tutmak demektir.

Kur’an en üstün olandır, en doğru olandır, ana kaynaktır, korunmuştur, Allah sözüdür ve kendisine uyanlan kurtuluşa götürecek yegane rehberdir. Rehberden yararlanmak için ona uymak işin şartıdır. Rehberin yaptığı adres tarifini yanlış anlayanlar asla doğru adrese gidemezler.

Referans olarak aldığımız kaynaklarla Kur’an’ı kıyasladığımız da, yapacağımız seçimle hangisinin hangisine uyması gerektiğine, neyin ölçü ve esas olduğuna da karar vermiş olacağız. Diğer kaynaklar diyenler mi, Kur’an diyenler mi doğru demiş olacaklar?


Kuran diyenler doğru demiş olacaklarsa o halde Kur’an’ı anlamada diğer ölçüleri nasıl esas alabilir ve onları işin esası sayabiliriz? Onları, işin esası saydığımızda kendisinde hiçbir eksiklik ve çelişki bulunmayan, dosdoğru olan Kitab’a onlardaki çelişki, yanlışlık ve eksikliği bulaştırmış olmayacak mıyız? 

Bu nasıl akletmektir? Sahibi Allah tarafından korunmaya alınan ve kıyamete kadar korunacağı vaad edilmiş Kitab’ı; zamana, insana ve başka şartlara karşı korumaya alınmamış kaynakları referans olarak alıp açıklamaya çalışmak yanlış bir yöntemdir.


“Doğrusu Zikri biz indirdik, O’nun koruyucusu elbette Biziz” (Hicr -9).

Burada haklı bir itiraz yapılabilir. Denilebilir ki; Kur’an’ı peygamberden daha doğru anlayan ve uygulayan kim olabilir? Onun için Peygamber (sav) nasıl anlamış ve yaşamışsa bizim de O nün gibi anlamamız ve yaşamamız gerekmez mi?

Yani, Kur’anı hadis ve sünnete (Burada söz konusu edilen “sünnet” kavramı geleneksel anlayışda yer etmiş şekli ile alınmıştır.) göre açıklamalıyız diyenler, bu düşüncelerinde ilk bakışta haklı sayılabilirler.

Hadis ve sünnetten yararlanmayı biz de gerekli görmekteyiz. Hadis ve sünnetten ‘yararlanmak‘ ayrı şey, hadis ve sünnete ‘göre’ tefsir yapmak ayrı şey. -Bu ayırıma dikkat ediniz- Ancak- şu gerçek gözardı edilmemelidir. Şayet Kur’an başka kaynaklara ‘göre’ açıklanmaya muhtaç bir kitap olsaydı, kendisi gibi açıklaması da korunma altına alınması gerekmez miydi? Kaldı ki Kur’an apaçık ve anlaşılır bir kitaptır:

“Mücrimlerin (suçluların) yolu apaçık belli olsun diye ayetleri uzun uzadıya açıklıyoruz” (En’am 55),
“İşte Rabbinin dosdoğru yolu budur. Öğüt alan kimseler için ayetleri iyice açıkladık” (En’am 126).

Allah’a ait olduğu ve korunduğu kesin olan vahyi, peygambere ait olduğu varsayılan ve öyle olduğu konusunda kesinlik bulunmayan sözlere göre yapılan açıklamaları, kesin doğrularmış gibi kabul edersek yapılacak yanlışlarla Kitab’ı (söz olarak değil? anlam olarak) tahrif etmiş olmayacak mıyız?

Eğer, ayeti kendisine göre açıkladığımız söz (hadis), Peygambere aitse ayeti doğru anlamış oluruz, ya o söz (hadis) Peygambere ait değilse, peygamber sözüdür diye, hadis böyle açıklıyor diye, o zaman gerçekte Allah’ın sözüne değil, ona verilen yanlış anlama iman etmiş olmaz mıyız? Ayetler apaçık ve anlaşılır olduğundan, Allah’ın elçisi onları insanlara bildirmekle yetinmiştir.

Yoksa hiç bir zaman, “bu ayet, bu da onun açıklamasıdır” diyerek iki ayrı şey söylememiştir.

Eğer öyle olsaydı, kendisi korunmuş olan vahyin açıklaması da korunmuş olurdu. Ancak Kur’an’ın pratize edilmesi gereken hükümlerini bildiren âyetler peygamberlik görevi gereği peygamberimiz (sav) tarafından pratiğe geçirilmiş (sünnet) olup ve bu pratiğe geçirilen hükümler kesintisiz bir şekilde yaşanarak “amel-i tevatürle” en sağlıklı şekilde bize ulaşmıştır.

Kur’an’da kendimiz için gerekli olup ta anlamını bilemeyeceğimiz hiçbir ayet yoktur. Ben bu ayeti anlamıyorum diyenlerin, onu anlamak için başvurduğu kaynaklardaki bilgiler daha çok uydurulmuş bilgiler olduğundan, ayeti, doğru anlama adına yanlışa kurban etmektedirler. Bir ayet anlaşılmıyorsa, ya üzerinde gereğince akledilmedigindedir ya da onun bilgisine ulaşmada bir takım engeller söz konusudur veya bizi doğrudan bağlayıcı bir fonksiyonu / özelliği olmadığındandır.


Alimlerin Görüş ve Düşüncelerini Ölçü Almak


Hadis için söylenenler, alimler için de geçerlidir. Elbette hilenle bilmeyenin bir olmadığını; “her bilenin üstünde bir bilenin.” olduğunu kabul etmekteyiz. Ancak bir şey daha biliyoruz ki, o da hiç kimsenin herşeyî bilemeyeceğidir.

Çünkü herşeyı bilmek, sadece Allah’a ait bir özelliktir. Hiçbir varlık, bu özelliği Allah’la paylaşamaz. Bu gerçekten hareketle diyoruz ki, kimileri, her şeyi doğru bilenler olarak gördükleri kimselere göre, islam’ı anlamak gerektiği inancındadırlar. Bu da İslam’ı Kur’an’a göre değil, onların anladığına göre anlamayı doğurmaktadır.

Onların Kur’an’dan anladıklarını, Kur’an’ın yerine geçirmektedirler. Böylece, alimlerin kimi yanılgıları Kur’an’a mal edilmekte, inancımızda ve hayatımızda belirleyici bir fonksiyona dönüşerek, Kur’an adına, o yanılgıları yaşamamıza neden olmaktadır,


Alimlerin görüşünü ölçü almak ve Kur’an’ı onlar nasıl anlamışsa (onların her dediğini doğru varsayarak) öyle anlamaya çalışmak, Kur’an’ı onların anlayışlarında dondurmak ve sınırlamaktır. Oysa ki? onların görüş ve düşüncelerini, görüş ve düşüncemize katkı sağlaması bakımından değerlendirmek büyük bir yarar sağlayacaktır.

Kaldı ki alimlerin görüş ve düşünceleri de bağlılarınca zaman içinde öylesine bir deformasyona uğramıştır ki başlangıçta çoğunlukla Kur’an merkezli olan bu görüş ve düşünceler, giderek büyük bir oranda îslamî olma özelliğim yitirmiştir, îslamla sapıklık yer değiştirmiş, bidat ve hurafeler islamın yerini almıştır.

Buna paralel olarak, hidayetle sapıklık yer değiştirmiş; sapıklığa düşenler, hidayet üzerinde olanları sapıklıkla suçlar hale gelmişlerdir. Ve bu konuda yapılan uyanlara da ‘siz alimlerden daha iyi mi biliyorsunuz?’ anlayışı ile kulaklarım gerçeğe karşı tıkamışlardır.

Kendilerini izledikleri kişilere endekslediklerinden, onların kafaları ile düşünmekte ve böylece akıllarını devre dışı bırakarak, vahy gerçeğine kapalı hale gelmektedirler.

Doğru yolu, Kitap’ta değil, bir takım kimselerin izinde arayanlar; onların açıklamalarım Allah’ın hükümleri gibi görerek din adına her dediklerine uymayı, Allah’a uyma saymaktadırlar:

“İnsanlara, Allah’a giden yolda Kur’an’a uyun, doğru yol ancak O’na uymaktır” diyeceklerine,
“doğru ancak bizim düşündüğümüz ve bildiğimiz gibidir; bizim dediklerimize uyarsanız doğru yolda olursunuz”
demektedirler.

Allahü taala şöyle buyurur:
وَإِنَّ مِنْهُمْ لَفَرِيقًا يَلْوُونَ أَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنْ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنْ الْكِتَابِ وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَيَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ (78)
“Orılar’dan bir takımı, Kitap’ta olmadığı halde, Kitap ‘tan zannedesîniz diye dillerini eğip bükerler. O, Allah katından olmadığı halde: ‘Allah katındandır’ derler, bile bile Allah’a karşı yalan söylerler” (3 Ali-îmran 78).

Kendi anlayışını din haline getirip, insanları aldatmak için, ‘bu da İslamdandır’ diyerek, Allah’a karşı yalan uyduranlar, Allah’ın lanetine uğrayacak olanlardır:
اِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَاۤ اَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ اُولَۤئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللَّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللاَّعِنُونَ (159)
”Gerçekten indirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu Kitap’ta insanlara açıkladıktan sonra gizleyen kimseler var ya, onlara hem Allah lanet eder, hum lanetliler lanet eder”
(2 Bakara -159).

Gerekçesi ne olursa olsun, ister iyi niyetle, ister insanları doğru yola iletmek, ve insanları uyarmak düşüncesiyle, ister islam’a hizmet amacıyla olsun hiç kimsenin kendi yanından dine bir şey ilave etmeye hakkı yoktur.
Doğru olan, din ne diyorsa, dediği kadarı ile kabul etmektir:
فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَذٰا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ لِيَشْتَرُوا بِهِ ثَمَنًا قَلِيلاً فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْدِيهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ (79)
“Vay, Kitab’ı elleriyle yazıp, sonra da onu az bir değere satmak için, -Bu Allah katındandır- diyenlere! Vay ellerinin yazdıklarına! Vay kazandıklarına!” (2 Bakara – 79)

Alim olarak nitelendirilenler, bu özelliklerinden dolayı etraflarında yığınla insan toplananlar, insanların kendilerine değil de Kur’an’a gitmelerini şart koşsalardı, kurtuluşun kendilerinde değil, Kur an’da olduğunu söyleselerdi, vahdet bozulmaz ve alimlerin görüşleri dinin yerini almazdı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder