23 Ağustos 2012 Perşembe

Maskeli Nefisler

Ne kadar çok şey bilirsen, başın o kadar çok belaya girer. Yanlışların düzeltilmesi çok tehlikeli bir iştir.

Hayat normal seyrinde akıp gidiyor iken, olaylar da normal seyrinde cereyan eder ve insanlararası ilişkilerde ortaya çıkan hasılalar da düzgün ve sevindirici sonuçlar verir. Her şey yolunda ve de düzgün gider iken, insanlar da iyi ve güzeldirler. Bu durumda davranışlar gayet medeni, ilişkiler düzenli, karşılıklı saygı ve sevgi seviyesi de en üst düzeydedir. Hal ve gidiş böyle iken problem yok, kötü adam da yoktur. Her şey hep böyle ve belli seviyede sürüp gitmez tabii ki. İşler biraz ters gitmeye görsün, bunun neticesi olarak da her şey çatallaşmaya başlar. Maskeler düşer, gerçek kişilikler beliriverir. Kriz anı da diyebileceğimiz, gerçekliklerin ancak belireceği, iyi ile kötünün ancak ortaya çıkacağı anlar bu anlardır. İnsanoğlunun zaaflarının, hırslarının, küçük menfaat karşılığı olarak güzelim ilişkilere nasıl yansıdığını, bir anda nasıl uçurumlar oluştuğunu fark eder, kırılan gönüllere, yıkılan umutlara tanıklık ederiz. Çoğumuzun sinir katsayısının yükseldiği, feveran ediverdiğimiz, bir türlü kabullenemediğimiz anlardır bu anlar. Gerçekte hayatın bir parçasıdır ve de sıklıkla gerçekleşen akıştır. Asıl olarak değerlendirilecek ve yargıda bulunulacak anlardır kriz anları. İnsanın gerçek değerini bu anlar ortaya koyar…Aslında biraz rahat değerlendirildiğinde çok ta anormal bir şeyin olmadığını ve iki tür insan davranışını ve yapısını görürüz.

Birinci türde, Rabbimizin insan fıtratına yüklediği ve onda var olan olumlu ve olumsuz özelliklerini, Kur’an’ın öğretisi doğrultusunda sergileyen, hem kendi huzur bulan hem de etrafına huzur ve sükun dağıtan insan tipi. Bu Müslüman tipin yaşamasında, hem kendi çevresi ve giderek dünya aleminde var olan her şey, kendinden fayda bulacaktır. Kur’an’ın tavsiyelerine uygun hayat tarzını benimseyip İbrahim ve beraberindekilerin  örnekliğinde günlük hayatını tanzim eden Müslüman fert, böylelikle erbabları terk edip tek Rabbani öğretiye uygun davranacak, kendi ve kendi dışında herkes ve her şey ile de ilişkilerini dengeli, seviyeli, sevecen olarak sürdürecektir. Olaylara ve insanlara bakarken, Dinin sahibinin öğütleriyle baktığından, çoğu kez küçücük menfaatlere karşılık seviyesizleşen ve aşağılık hale düşenler gibi olmayacaktır.

Hayatını sürdürürken hem kendi haz duyacak hem de etrafına denge ve huzur dağıtacaktır. Çünkü, Müslüman kişi, iman ederken Rabbine teslimiyeti seçmiş, her şeye bakışta huzur ve dengeyi yakalamış, kendinde var olan bu huzur ve dengeyi de etrafına doğal olarak yansıtmış olacaktır. Dolayısıyla onun bulunduğu ortamda, huzur, sükun, güven tesis edilmiş olacaktır. Her sözünde, her davranışında, Rabbinin kendisini nasıl karşılayacağını bildiği için, başkalarına nice önemli gelen şeyler mümin için basit gelebilecek, o her zaman merhametli, kanaatkar, hoşgörülü, yardımsever, saygı ve sevgiye dikkat eden birisi olarak anılacaktır. Çünkü, insanlara verilen ve onlarda var olan nice nimetler onun için Rabbinin hediyesi olup, kıskanmak yerine, sahip olduğuna şükredici olacaktır…

Bununla birlikte, genel anlamda insanların çoğunun öyle güzel insanlardan oluşmadığını, ikinci türde insan olduğunu bilmeliyiz. Bu türlerin, fıtratında var olan olumsuz özelliklerini öne çıkartıp hevasına göre davrandığını görmekteyiz. Bu insan, Rabbinin öğütlerine kulak asmayan, azgın, şaşkın, nankör, çıkarcı velhasıl çekilmez birisidir. Onun olduğu yerde ma’siyet, şaşkınlık, güvensizlik, çıkar ve güç hesabı dışında başka bir şey bulunmaz. Kendisi şaşkın olduğu için dengeli bir hayatı olamayacak, saldırgan, sınır tanımaz, hep telaşlı bir hayatı sevdiğinden etrafına da aynı şeyleri yansıtacaktır.

Onun rahat bulduğu anlar kendisi gibi olanlarla olduğu anlardır. Kendi aralarındaki ilişki tamamen çıkara veya dünyevi hesaba dayandığından birbirlerine “kurtluk” yapmaları kadar olağan bir şey yoktur. Onların tırstığı, saygı duyduğu tek şey yalnızca kendinden daha güçlü olanlardır. “Kışın kışlığını yapması” nasıl sünnetullah ise, onların değer yargılarının böyle olması da aynı türden bir sünnetullahtır. Öylesi tiplerin en büyük kaygıları güç sandığı şeylerin elinden alınması ya da gitmesidir. Varlık sebebi yargılarıdır. Kendileri kul olmaktan çıkmışlar, küçük Rabbler/erbab ve İlahlar olmuşlardır. Nasılsa sahip oldukları iktidar alanları, maddi birikimleri, onların ihtiyaçlarını gidermekte, sıkıntılarını halletmektedir. İnsan insanın kurdudur o dünyada, düşen de hapı yutmuştur…

Kur’an’da insanların çoğunun şirk koşmadan iman etmeyecekleri bildirilmektedir. Bu hükmün, Rabbani buyruğun anlamı için tarihe bakmak kafidir. Kur’an kıssaları nasıl da aydınlatıyor önümüzü. Her zaman ve her yerde çoğunluğun münkir ve sapkın olduklarını nasıl da görüyoruz. Nebilerin biraz telaşa kapıldıklarında, kavimlerinin imana gelmeleri konusunda biraz yumuşamaya başladıklarında, Rabbimiz kulluk ve imtihan amacı için yaratılışı var ettiğini, dilerse yeryüzünde mutmain olan melekler var edeceğini beyan buyurarak onları uyarmıyor mu? Hükmün gelmesine kadar kendilerine verilen sürenin sonunun beklendiği, ihmal değil imhal edildikleri açıklanmıyor mu? Nebilerini telaşa kapılmaması konusunda uyaran Rabbimizin buyruğu bizler için de geçerli değil mi? Bu gerçeği böyle belleyince, kendisini yaratan, rızıklandıran, sıkıntılı hallerde yardımını esirgemeyen velhasıl her şeyini borçlu olduğu Rabbine nankörlük eden, Rabbinin dediklerine değil de, Şeytan’ın dediklerine kapılan, Allah’ı emekliye ayırıp Şeytan’a uyan  insanoğlu, kendisinden hiçbir ücret istemeden Rabbinin risaletini yapan nebilerine bile yüz çeviren hatta öldüren aynı insanoğlu, işte bu kafadakiler elbetteki güzel insan olmayacaktır.

Bu türdeki insan, Mekkeliler gibi namaz kılıp oruç tutabilecek, kurban kesip hacc edebilecektir. İsimleri bile sahiplendikleri dine uygun olacak, bir takım gelenek ve uygulamaları form olarak dini andıracaktır. İster Yahudi, ister Hıristiyan ve isterse Müslüman olsun, çıkarları için dinlerini kullanan insanoğlu, hain, alçak, nankör ve aşağıların aşağısıdır. Bu adamların, kendilerine uygun din adamları olduğu için, kitabın ayetlerini saptıracaklar, keyiflerine göre de hüküm uydurabileceklerdir. Bunlar için gerçek kişilik yüksek karakter, erdemli davranışlar olmaz, olamaz. Zira uzun süreli ve devamlı bir davranış kalıbı sıkar onları. Onları yaşam biçimleri buna müsait değildir.

Çıkarlar, ilişkileri belirleyen esas olduğu için sabitler, ilkeler olmaz. Değişmez değerlere sahiplenemezler, o nedenle güven duyulmaz onlara. Öyle gözükseler de, öyle gösterseler de, kriz anlarında, maskeler düştüğü anda yahut Rabbani ilkelerle bakarak ferasetli değerlendirmelerde de anlaşılırlar. Hemen herkesin kendi hayatında sıkla rastladığı, bizzat tecrübe ettiği yalın gerçekliklerdir.

Bu bir sabitedir. Mademki fıtratta var olan temel özellikler, olumlu ve olumsuz olmak üzere çeşitlendirilmiştir, serbestçe de kullanım özerkliği tanınmış, öyleyse bu tiplerin değişmesi de beklenmemelidir. Yaratıcı Rabbimizin, insanın yaratışılında koyduğu kurallara bakıldığında, insanın zayıf, nankör, aceleci, peşinci ve çıkarcı olduğunu gördüğümüz gibi, gücün ve çıkarın karşısında eğilip büküldüğüne, değerlerini çok ucuza sattığına da şahitlik ediyoruz. Onun bu özelliklerini tanıyınca, karşılaşılan problemli ilişkilerdeki kötü yanlarını anlamak, onun bu halini gerçek olarak kabullenip, sızlanmadan öte Rabbe havale edip gereğini yapmaktır. Ancak, kişilikli, oturmuş ve yüksek karaktere sahip birisi için bu söylenenler çok da fazla bir şey ifade etmezler. Etmezler çünkü, o tipler normal şartlarda nasıl davranıyorlarsa, kriz şartlarında, aleyhlerine de olsa aynen öyle davranacaklardır. Bu halini koruyan kişi, elbette ki, öncelikle Müslüman olan ve sürekli Rabbi ile irtibat kuran kişidir. Onun için doğru davranış, olayların seyrine göre değil, belli sabitlere göre ayarlıdır.

Sözgelimi, iyi halde de kötü halde de, sağlıklı halde de hastalıklı halde de, zengin halde de fakir halde de, zayıf halde de, güçlü halde de, azınlık halde de iktidar halinde de vs. aynı tutum ve davranışı sergileyen, istikrarlı halini ve her şart ve durumda koruyan, doğru insan, erdemli insan ve hatta insan gibi insan, adam gibi adamdır. Değişen şartlarda değişmeyen bu tür adamlık her babayiğidin harcı değildir. Böylesi bir adam olmak da ancak, Rabbine güçlü bir iman bağı ile bağlanmakla mümkündür. İman edenleri yeniden imana çağıran Allah, yeryüzüne imtihan için gönderdiği kullarına değişik haller yaşatmakta, her hal ve şartta da aynı tutumunu sürdürmesini istemektedir. Şeytan’ın iğvasına kapılmamamızı hatırlatıp, Rabbani yol üzerinde kavi durmamızı isteyerek değişen şartlarda değişmememizi öğütlemektedir…

Rızkın ve ecelin takdirinin Rabbine ait olduğunu bilen, bu işleri bir şeylere ya da birilerine vesile kıldığına da inanır ve Rabbi ile rabıtasını sıkı tutup, şartlara ve insanlara tapınmak yerine şartları ve insanları imtihan için belirleyen Rabbine tapınır. O kişi için şartların veya olayların ne olup olmadığı bir önem arz etmez. O değişen şartlara göre değil, değişmeyen ilkelere göre hareket eden ve bu nedenle de güvenilir olan kişidir. Bu ilkeleri de şartlarla oluşturmayıp Rabbinin buyruklarına göre tesbit edendir. Allah’ı kendi hizmetine koşan (!) modern insan değil, Allah’ın dinine hizmet etme şerefini yakalayan insandır. İman etmek budur, Müslüman olmak budur. Mekke’de, sıkıntılı ve zor şartlarda Müslüman olmak ne ise, Medine’de, rahat ve bolluk döneminde de odur.

Sulh zamanında ne tutum sergileniyorsa, harp zamanında da aynı tutum sergilenir. Yalnız ve kimsesiz iken neye rağbet ediliyor ise, kalabalıklara kavuşulduğunda ve muktedir olduklarında da aynı şeylere rağbet edilir. Naçar ve bitik halde iken sığınıp yardım umduğu Rabbine, rahata erip düzlüğe çıktığında da aynı şekilde sığınıp şükreder. Mekke’de bütün kavmi ve inananları ile uzun dönem boykota uğradıklarında, aç, susuz ve ziyaretçisiz kaldıklarında, konuşmama cezasına çarptırılıp, çocukların açlık çığlıklarının ayyuka çıktığında, uğradıkları işkence ve eziyetlerin dayanılmaz olduğu dönemlerde, Resule gelip: “bizim Rabbimiz hak değil mi, bizim dinimiz hak din değil mi, neden bize yardım etmiyor?” “sen hak elçi değil misin?” dediklerinde… evet bu benzeri hallerinde de sabredip Rabbani değerlere nasıl sığındılar ve geriye dönmedilerse, elçileri aralarında olmak üzere sığındıkları ve yardımını umdukları yüce İlahları ve Rabbleri onları zor şartlardan kurtarınca, imtihanı unutmayıp yine aynı değerlere sığındılar ve hamd ettiler. Rabbleri, onları muzaffer kıldıklarında da, güç ve devlet onların ellerine geçtiğinde de, evet yine aynı ilahlarına sığınıp aynı değerlere itibar edip şükrettiler. Dini ilkeler için mücadele verirken uğranabilecek sıkıntılara Rabbi için göğüs geren, yine adil ve güvenilir olan mümin, eline iktidar geçtiğinde de aynı kişiliğe sahip çıkar. Dün kendilerine dünyayı yaşanmaz kılan, fırsatını bulsa isimlerini yeryüzünden silecek düşmanlarına, bugün galip geldiklerinde, düşmanları aşağılık ve zelil hale dönüşüp mağlup olunca, onlara adaletle ve merhametle muamele edenler yine onlardı. Çünkü onların Allah’ı aynı Allah, ilahları aynı ilahtı.

Kuranın inzal olduğu  zamanlar ile günümüzde bir fark yoktur. Farklı olan sadece kavramlar olup, fonksiyonlar ve ilişkiler aynı idi. Müslümanlık gerek inanç olarak, gerekse o inancın gereği yapılması gereken salih amel, tutum olarak belli sabitleri ve istikrarı olan öğretidir. Öylesine bir disiplin, öylesine total öğretidir ki, başka öğreti ve disiplinlere ihtiyaç duymadığı gibi, zaman ve mekan olarak da sınırlanamaz. Şartlar onu değil, o şartları belirleyicidir. Çünkü o, Rabbanidir, ilahidir. Rabbani oluşu, risaleti de vazgeçilmez kılar. Rabb Allah, insanlara elçiler göndermiş, onlar da nasıl inanılması ve yaşanılması gerektiğini göstermek için kitaplar getirmiş, kendileri de usvetül hasene olarak kuran içerisinde örnek olmuşlardır. Böylelikle, insanlık yaratılalı beri süregelen, orijinaline, bidat, hadisler ve hurafe karıştırılmış dini hayatı yeniden ihya ettiler. İnançları sahih, davranışları salih olmak üzere yeniden öğrettiler.

Rabbin razı geleceği kulluğu yeniden gösterdiler. İnsanlar ise, ya elçilerden yana tavır aldılar ya da gelenekleri bahane ederek karşı tutum sergilediler. Bu bir serbest tercih idi ve zorlama yoktu. İmtihan için bu serbesti gerekli görülmüştü. Ancak bir kez seçimi yapan insan da, seçtiği öğretisine uygun, hayat tarzı ve yaşam biçimi oluşturdu. Yaşadığı her halde, karşılaştığı her durumda, öğretisinden vazgeçmedi. Her zaman öğretisinin ne önerdiğine bakarak yaşamaya çalıştı. Seçmek bu idi, taraf olmak bu idi. Her kul ne seçti, ne tercih etti ise, onunla yaşayacak, onunla ölecek, onunla da haşr olunacaktır. Kimden yana tavır aldı ise, ondan yana saf tutacaktır. İlkeleri Rabbani olanlar ile olmayanlar arasındaki bir farklılıktır. Dileyen dilediği tarafı tutar. Allahın risaletine uyan, Rabbani öğretiye kulak verip başka değerlere itibar etmeyenlere selam olsun. Selam olsun, geçici hayatı seçmeyenlere, Şeytan’ın karşı duran sistemlere kulluk eden, onlardan yardım ve medet umanlara. Rızkın ve ecelin tağutların elinde olduğuna vehmedenlere. İlkelerini hevalarından ve zaman ve şartların dayatmalarından üstün tutanlara…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder